Bu kadar çok üretiyoruz da neden bu kadar azını hatırlıyoruz?
Belki de çağımızın temel sorunu üretim eksikliği değil, hafıza kaybıdır.
Bir eser kendisine gerçek bir muhatap bulamadan yenisi geliyor. Bir kitabın kapağı henüz görünür olmuşken diğerinin duyurusu başlıyor; sergi fotoğrafları sosyal medyada akıp giderken yerini bir sonraki etkinliğin kareleri alıyor. Kültür büyük bir hızla üretilip tüketilirken geriye çok az şey kalıyor.
Hatırlamak emek ister
Bir zamanlar kültürel bir eserle karşılaşmanın kendine özgü bir vakti ve ağırlığı vardı. Bir kitap yalnızca okunmaz, üzerine düşünülür; dostlarla tartışılır, kimi cümlelerinin altı çizilir, yıllar sonra yeniden raftan indirilirdi. Bir konser yalnızca dinlenmez, zihinde taşınırdı. Sergi, salondan çıkınca bitmez; bıraktığı duyguyla içimizde yaşamaya devam ederdi.
Kültür, karşılaşma anında değil, o karşılaşmanın sonrasında demlenirdi.
Bugün ise yaşadığımızı sindirmeye fırsat bulamadan bir sonrakine geçiyoruz. Okuduğumuz kitapların adlarını, izlediğimiz filmlerin sahnelerini, gezdiğimiz sergilerin bizde bıraktığı duyguyu kısa sürede unutuyoruz. Bunun nedeni eserlerin değersizliği değil; onlara zihnimizde yerleşebilecekleri bir zaman tanımayışımız.
Hafıza kendiliğinden oluşmaz; dikkat, tekrar ve emek ister. Dijital akış içinde kültürel eserler de gündelik haberler gibi tüketiliyor: Birkaç saniye görülüyor, beğeniliyor ve ekranın aşağısında kayboluyor. Artık kültürün ömrünü eserin niteliği kadar, ekranda kalabildiği süre de belirliyor.
Kaydetmek hatırlamak değildir
Dijital çağın hafızayı güçlendirdiği düşünülebilir; ne de olsa hemen her şey kayıt altında. Sunucularda biriken fotoğraflar, videolar ve söyleşiler geçmişin kaybolmasını engelliyor gibi görünüyor. Dijital arşivler doğru yönetildiğinde geçmişe erişmek için eşsiz imkânlar sunuyor; yıllar önce yapılmış bir söyleşinin tam metnine saniyeler içinde ulaşabiliyoruz.
Fakat bir şeyi kaydetmekle onu hatırlamak aynı şey değildir.
Telefonlarımızdaki binlerce fotoğrafa kaç kez dönüp bakıyoruz? Çevrim içi ortamlara yüklenen söyleşilerin ne kadarı sınıflandırılmış, işlenmiş ve yarınlara aktarılabilecek bir arşive dönüşmüş durumda?
Bazen fazlalık da kaybın başka bir biçimidir. Bağlamından kopmuş bir kayıt, varlığını sürdürse bile hafızanın parçası olamaz. Arşiv; yığmak değil, seçmek, tanımlamak, ilişkilendirmek ve erişilebilir kılmaktır. Dijital depolarımız dolup taşarken ortak belleğimiz daralabiliyor.
1980’lerde bir edebiyat dergisinde yayımlanmış söyleşiyi yıllar sonra kütüphanede eski sayıları karıştırarak bulabiliyorduk. Bugün benzer bir söyleşi dijital ortamda varlığını sürdürüyor olabilir; fakat arama motorlarında kaybolmuş, yanlış etiketlenmiş veya erişilemez hâle gelmiş de olabilir. Dijital kayıt da sanıldığı kadar güvende değildir; formatlar değişir, sunucular kapanır, bağlantılar kopar. Korunmayan dijital belge de fiziksel belge kadar kolay kaybolabilir.
Kaydetmek, hatırlamanın yalnızca ilk adımıdır. Asıl mesele, kaydı yaşayan ve erişilebilen bir hafızaya dönüştürmektir.
Unutmanın da bir anlamı var
Elbette unutmak, zihinsel hayatın ve yaratıcılığın doğal bir parçasıdır. Her şeyi aynı ağırlıkla hatırlasaydık zihnimiz bir süre sonra tıkanırdı. Kültürel hafıza da seçicidir; her eser geleceğe aynı biçimde taşınmaz. Buradaki asıl soru, neyin hatırlanıp neyin unutulacağına kimin karar verdiğidir.
Bugün bu seçimi çoğu zaman algoritmalara, anlık ilgi dalgalarına ve pazarlama bütçelerine bırakıyoruz. Oysa hafıza, yalnızca kendiliğinden geride kalanlardan oluşmamalı; neyi değerli bulduğumuza ilişkin bilinçli tercihlerimizi de taşımalıdır. Eleştirilmesi gereken unutmanın kendisi değil, kontrolsüz bir akış içinde değerli olanın da ayrım gözetmeksizin kaybolmasıdır.
Etkinlik var, iz bırakıyor mu?
1976’dan beri içinde yer aldığım kültür-sanat hayatında ve 35 yıldır kurucu yayın yönetmenliğini sürdürdüğüm KİTAP Dergisi’nde sayısız kitabın yayımlanışına, derginin okurla buluşmasına, sanatçıların ve ustaların birikimlerini paylaşmasına tanıklık ettim.
Bazı buluşmaların üzerinden onlarca yıl geçtiği hâlde salonda söylenen tek bir cümle hâlâ aklımda. Bir etkinliği kalıcı kılan, çevresinde oluşan sahici sohbet, kayıt, belge ve sürekliliktir. Etkinlik sayısının artması kuşkusuz sevindirici; fakat bugün çoğu zaman içerikten çok açılışlar, davetli listeleri ve sosyal medyadaki anlık yankı konuşuluyor.
Bir serginin hangi düşünceden doğduğu yerine açılışına kimlerin katıldığı, bir kitabın ne söylediği yerine tanıtımının ne kadar ilgi gördüğü öne çıkabiliyor. Etkinlik, düşüncenin taşıyıcısı olmaktan çıkıp bir gösteriye dönüştüğünde, ışıklar söndükten sonra geriye çok az şey kalıyor.
Oysa yıllar önceki bir şiir gecesinde söylenen dize, eski bir dergi sayfasında yaşamayı sürdürebilir ve bugün hiç tanımadığı bir okura ilham verebilir. Kalıcılık, o gece kaç kişinin salonda bulunduğundan çok, söylenen sözün nasıl korunduğuyla ilgilidir.
Görünürlük, kalıcılık değildir
Çağımız, görünür olmayı kalıcı olmakla karıştırıyor. Bir eserin binlerce kez paylaşılması veya bir lansmanın kalabalık geçmesi, onun geleceğe kalacağını kanıtlamaz. Görünürlük anlıktır; hafıza ise derinlik ve süreklilik ister.
Bugün neyi hatırlayacağımızı giderek daha fazla algoritmalar ve anlık ilgi dalgaları belirliyor. Yeni ve çok paylaşılan sürekli öne çıkarılırken, geçmişte üretilmiş değerli eserler dijital karanlığa çekiliyor. Böylece kültürel hafıza, uzun süreli değerlendirmeden çok görünürlüğün kısa ömrüne teslim oluyor.
Her kurum sürekli yeni bir şey duyurmak, her sanatçı görünürlüğünü korumak, her yayınevi yeni kitaplarını hızla dolaşıma sokmak zorunda hissediyor. Durmak, düşünmek ve geriye bakmak, sanki geride kalmak anlamına geliyor.
Bu hız üretimi artırıyor olabilir; fakat üretilenin kültüre dönüşmesini zorlaştırıyor.
Çünkü her üretim kendiliğinden kültür olmaz. Kültür; üretilenin toplum tarafından benimsenmesi, tartışılması, aktarılması ve yeniden anlamlandırılmasıyla oluşur. Bunun için de tanıtım takvimlerinden daha uzun bir zamana ihtiyaç vardır.
Tanımak başka, hatırlamak başka
Hafızanın kuşaktan kuşağa aktarılmasında eğitimin de belirleyici bir sorumluluğu var. Bir şairin adını bilmek, onun şiiriyle bağ kurmak anlamına gelmiyor. Bir ressamın hangi dönemde yaşadığını ezberlemek de eserini anlamaya yetmiyor.
Eserler yalnızca sınav sorularına dönüştüğünde tanınıyor ama yaşanmıyor. Oysa kültürel hafıza ezberle değil; karşılaşma, tartışma ve yeniden yorumlamayla oluşuyor. Bir şiiri sesli okumak, bir tablo karşısında düşünmek, bir müzik eserini yeniden dinlemek, geçmişi bugünün deneyimine katıyor.
Hatırlamak, bilgiyi zihinde saklamaktan ibaret değildir. Onunla bir ilişki kurmaktır.
Kurumların hafıza sorumluluğu
Kültürel hafıza yalnızca bireylerin zihnine bırakılamaz. Yayınevlerinin, gazetelerin, dergilerin, müzelerin, festivallerin, belediyelerin ve sanat kurumlarının da geçmişlerini koruma sorumluluğu vardır.
Bir kurumun değeri yalnızca bugün düzenlediği etkinliklerle ölçülmez; dün ürettiklerini yarına nasıl aktardığıyla da ölçülür.
Geçmiş düzenli biçimde belgelenmediğinde her yeni dönemde tekerlek yeniden icat edilir, aynı tartışmalar en baştan başlatılır. Kurumsal hafıza kişilere bağımlı kaldığında ise o kişiler ayrılınca bilgi de onlarla birlikte gider.
Arşiv bir kurumun deposu değil, düşünsel omurgasıdır.
Gastronomiden mimariye yaşayan hafıza
Hafıza kaybı yalnızca edebiyat ve sanatla sınırlı değil; gastronomi, mimari ve zanaat gibi hayatın içine işleyen alanlarda da yaşanıyor. Yeni mekânlar, şefler ve menüler her gün “benzersiz” ve “ilk” sözcükleriyle sunuluyor. Oysa yeni diye pazarlanan pek çok malzemenin ve tekniğin köklü bir geçmişi var.
Yemeğin hafızası yalnızca reçetelerde durmaz; ustanın elinde, mevsim bilgisinde, kullanılan araçlarda ve sofra kültüründe yaşar. Bu birikim yazıya dökülmediğinde, kaydedilmediğinde ve yeni kuşaklara aktarılmadığında ustayla birlikte yitip gider.
Bir ustayı kaybettiğimizde yalnızca bir insanı değil; bir tekniği, bir kokuyu, bir kelimeyi ve bir dönemin sofra adabını da kaybederiz. Aynı durum taş işçiliği, dokuma, ahşap oymacılığı ve daha nice zanaat için geçerlidir.
Kültürel bellek soyut bir mesele değildir. Kaybolan her bilgiyle gündelik hayatımızdan somut bir parça eksilir. Sonra bir gün başkası aynı bilgiyi yeni bir ambalajla karşımıza çıkarır ve biz onu ilk kez görüyormuş gibi alkışlarız.
Gelecek, hatırladıklarımızla kurulur
Kültürün sessiz krizi, üretim yokluğu değil; dünün birikimiyle bağ kuramadan akışın içinde savrulmaktır. Bir toplumun kültürel yoksulluğu, söyleyecek yeni sözünün kalmamasıyla başlamaz; daha önce söylenmiş değerli sözleri hatırlayacak hafızasını yitirmesiyle başlar.
Gelecek, yalnızca bugün ürettiklerimizle değil, unutulmasına razı olmadıklarımızla da kurulur.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.