İstanbul her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor benden. Bildik mekânlar, adımladığımız yollar, manzarasını bildiğimiz teraslar, merdivenler o tanıdık balkonlar kentin hafızasından sessizce siliniyor. Bu yüzden geçmişten kalan küçücük bir ize rastladığımda, kaybetme korkusuyla ona daha sıkı sarılıyor, daha bir sahipleniyorum.
Ebru Köktürk Koralı21 Ağustos 2026 00:00
Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!Bizim kuşağın iş hayatındaki ilk refleksi, mesai biter bitmez şehre karışmaktı. Nerede çalışıyor olursak olalım, gün batarken kentin kalbine doğru akardık. Taksim’in arka sokaklarına, Beyoğlu’na, Beşiktaş’a ya da Nişantaşı’nın köşebaşı mekânlarına doluşur; geceyi çok uzatmadan, günün yorgunluğunu iki çift lafla savuşturup öyle dönerdik eve.
Sonra hayatın ritmi hızla değişti. Şehir sıkıştı, trafik düğümlendi, mekânlar el değiştirdi, sorumluluklar katlandı. Bizden sonra belki bir nesil daha bu spontane tempo ile yaşayabildi.
Ardından o gündelik sosyalliğin sığınakları birer birer çekildi hayatımızdan. Mahalle barları kapandı, bildik meyhaneler kayboldu. Dostlarla plansızca buluşulan o sıradan akşamlar, yerini yalnızca "özel günler" için gidilen mesafeli ve steril mekânlara bıraktı.
Müdavimlik dediğimiz o aidiyet hissi artık yok. Girdiğimizde tanıdık bir yüze rastlamak mucizeye dönüştü, öyle ki her gidişimizde bizi karşılayan garson bile değişmiş oluyor. Şehir büyürken, kurduğumuz o kadim bağlar hızla eksiliyor.
Sosyal medyada dönen "200TL’ye kahve mi olur, kahveciler köşeyi dönüyor" tartışması, sadece basit bir fiyat itirazı değil; çok daha derin bir sosyoekonomik dönüşümün göstergesi. Modern zaman kıraathanelerinde mesele tek başına kahve çekirdeğinin maliyetini gençlerin ve kentin gündelik sosyalleşme kültürünün ödemesi.
Küresel şehirlerin ortak kaderi
Maalesef elimizde kalan tek şey karton bardakta kahve içerek sosyalleşmek. Küresel şehirlerin ortak kaderi olan yüksek kira, artan enerji giderleri ve operasyonel maliyetler işletmeciyi yüksek fiyatlara zorlarken; masanın diğer tarafında oturan genç çalışan, öğrenci ya da kentli için kahve artık bir "mola" değil, hesaplanan bir "lüks" haline geldi. Lüks restorandan orta segment restorana kayan, oradan da yeni nesil kahveciye doğru kayan büyük kitle son olarak ya evden termosa koyduğu ya da benzinciden aldığı kahvesi elinde kamusal alanlarda sosyalleşiyor.
40 yıl öncesi Bağdat Caddesinde tektük kafeler, pastaneler varken oturduğumuz bahçe duvarları üzerinde buluşurduk. Herkesin poposunu dayadığı duvarı aşağı yukarı belliydi. Hatta bazılarının önünden geçmez, karşı kaldırıma zigzag yapardık. Çok sade, çok kolay bir hayatımız vardı ve saate bakmadan eve döneceğimiz zamanı bilirdik.
Yıllarca AKM’nin önünde buluştuk. Birbirimizi beklerdik, çünkü mutlaka gelirdik. Geçmişe duyduğum özlemle nostalji batağına saplanmadan bitireyim. Bir daha hiç geri gelmeyecek bir şeye, yere ya da kişiye duyulan tatlı-hüzünlü, derin özlem Portekizce sözcük “Saudade” geçtiğimiz günlerde en güzel sözcükler listesinde gözüme çarptı. Bir de şarkısı var Cesária Évora'nın en güzel şarkılarından biri olan "Sodade". Hadi bu haftanın hatta hızla geçip giden bu yazın anısına dinleyin.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.