19 Ağustos 2026, Çarşamba · 10:59 Piyasalar Açık
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Madenimiz var; peki çevre dostu madencilik için aklımız?

Madenimiz var; peki çevre dostu madencilik için aklımız?

Oysa kalkınma, bu iki uçtan birini tercih etmek değildir. Asıl mesele, doğal kaynağı ekonomik değere dönüştürürken çevresel ve toplumsal bedeli yönetebilecek bir aklı kurabilmektir.

Çünkü bir ülkenin zenginliği yalnızca yer altında ne olduğuyla değil, yer altındakini yer üstündeki bilgiyle neye dönüştürebildiğiyle ölçülür.

Türkiye'nin sanayileşmeye, üretmeye, ihracata ve yüksek katma değer yaratmaya ihtiyacı var. Bunların hiçbirini madencilikten bağımsız düşünemeyiz. Enerji dönüşümünden savunma sanayisine, otomotivden elektroniğe kadar geleceğin ekonomisi de madenlere ihtiyaç duyuyor.

Dolayısıyla “madencilik yapmayalım” demek gerçekçi değildir.

Ama her maden üretimini kalkınma olarak görmek de aynı ölçüde yanlıştır.

Bir doğal kaynağı düşük katma değerle üretip çevresel maliyetini topluma bırakıyorsak, ortaya çıkan ekonomik tabloyu yalnızca üretim miktarı üzerinden değerlendiremeyiz.

Madeni çıkarmak üretimdir; onu yüksek katma değere, teknolojiye, istihdama ve toplumsal refaha dönüştürmek kalkınmadır.

Çevreyi korumak da bu kalkınma denkleminin dışında değil, tam merkezindedir.

Çok rapor, her zaman iyi yönetim demek değil

Madencilik yatırımlarında ÇED, YTK ve benzeri mekanizmalar tam da bu nedenle vardır. Amaç yatırımın önünü kesmek değil; yatırım yapılırken ortaya çıkabilecek bedelleri önceden görmek ve yönetmektir.

Ancak burada önemli bir sorunla karşılaşıyoruz.

Sistem zaman zaman iyi mühendislik üretmek yerine iyi dosya hazırlamayı ödüllendirebiliyor.

Birbirine benzeyen raporlar, standart ifadeler, başka projelerden taşınmış bölümler ve mevzuatın istediği kutucukların eksiksiz doldurulması...

Dosya tamamdır. Peki, risk gerçekten yönetilmiş midir?

Soruyu burada yalnızca ÇED veya YTK kuruluşlarına yöneltmek haksızlık olur. Eğer mevzuat ve kılavuzlar özgün düşünceyi değil standart metni, sonucu değil prosedürü teşvik ediyorsa sistemin ürettiği davranış da buna göre şekillenir.

Bu nedenle ÇED'in sayfa sayısından çok niteliğini konuşmalıyız.

Türkiye'nin daha fazla rapora değil, daha iyi değerlendirmeye ihtiyacı var.

Ucuz hizmet gerçekten ucuz mudur?

Özel sektörün de kendisine sorması gereken bir soru var.

Mühendislik, çevre, güvenlik ve uzman danışmanlık hizmetlerini yalnızca “izin almak için katlanılması gereken gider” olarak gördüğünüz anda, doğal olarak en nitelikli hizmeti değil en düşük maliyetli olanı aramaya başlarsınız.

Fakat ekonomide fiyat ile maliyet aynı şey değildir.

Bilgiye ve deneyime bugün ödemekten kaçındığınız bedel; yarın üretim kaybı, çevresel zarar, iş kazası, dava, yatırım gecikmesi veya toplumsal tepki olarak çok daha büyük bir maliyetle karşınıza çıkabilir.

Bunun tersine iyi mühendislik yalnızca çevreyi korumaz. Kaynak kullanımını iyileştirir, enerji tüketimini azaltır, üretim verimliliğini yükseltir ve yatırım riskini düşürür.

Bu nedenle çevre dostu üretimi ekonominin karşısına koymak büyük bir yanılgıdır.

İyi çevre yönetimi çoğu zaman iyi ekonomidir.

Devletin görevi yalnızca izin vermek değildir.

Kamunun rolünü de yeniden düşünmek gerekiyor.

İyi devlet, yatırımcıya yalnızca “evet” veya “hayır” diyen devlet değildir. Doğru yatırımla yanlış yatırımı, nitelikli projeyle yetersiz projeyi birbirinden ayırabilecek kurumsal kapasiteye sahip devlettir.

Bunun için de mevzuat kadar insan niteliği önemlidir.

Bugün teknolojinin birkaç yılda değiştiği bir dünyada, dört yıllık lisans eğitiminin bir kamu teknik personeline otuz-kırk yıllık meslek hayatı boyunca yeterli olacağını düşünemeyiz.

Liyakat yalnızca göreve atanırken sahip olunması gereken bir özellik değildir. Liyakat, sürekli güncellenmesi gereken bir mesleki kapasitedir.

Projeyi değerlendiren, izin veren ve denetleyen kamu personelinin sürekli eğitim içinde olması; üniversite, sektör ve meslek kuruluşlarıyla bilgi alışverişini sürdürebilmesi gerekir.

Aksi halde çok ilginç bir durum ortaya çıkar: Teknoloji ilerler, işletme değişir, dünya değişir; denetim anlayışı aynı kalır.

Sonra çözümü yeni bir yönetmelikte ararız.

Oysa bazen ihtiyacımız olan şey yeni mevzuat değil, mevcut mevzuatı akılla uygulayabilecek kurumsal kapasitedir.

Üniversite ve meslek örgütleri hangi tarafta?

Üniversitelerin ve meslek örgütlerinin de kendilerini bu tartışmanın dışında görmemesi gerekiyor.

Üniversite yalnızca diploma veren, meslek odası yalnızca kendi disiplininin sınırlarını koruyan kurum haline gelirse ortak akıl üretmek zorlaşır.

Çevre ile madenciliği birbirine düşman iki alan gibi görmek de bunun sonuçlarından biridir.

Oysa artık maden mühendisinin çevreyi, çevre mühendisinin üretimi, ekonomistin doğal kaynakları, kamu yöneticisinin teknolojiyi anlamaya çalıştığı disiplinler arası bir kültüre ihtiyacımız var.

Meslek örgütlerinin görevi de “maden mi, çevre mi?” tartışmasında cephe seçmek değil, bilimin ve kamu yararının tarafında çözüm üretmek olmalıdır.

Daha çok mevzuat mı, daha iyi yönetim mi?

Türkiye'de bir problem ortaya çıktığında ilk refleksimiz çoğu zaman yeni bir düzenleme yapmak oluyor.

Yeni yönetmelik, yeni genelge, yeni kılavuz...

Elbette kurallar gereklidir. Fakat kural sayısının artması yönetim kalitesinin de arttığı anlamına gelmez.

Bazen aşırı ayrıntılı mevzuat sorumluluğu artırmak yerine dağıtır. Herkes prosedürde kendi üzerine düşeni yapar; fakat sonuç başarısız olduğunda kimsenin bütünü sahiplenmediği bir yapı ortaya çıkar.

Yüzyıl kamu yönetiminin sorusu “Kurala uyuldu mu?” kadar “Sonuç ne oldu?” olmalıdır.

Çevresel performans ölçülebilmeli, işletmeler izlenebilmeli, koşullar değiştikçe değerlendirmeler güncellenebilmelidir.

Böyle bir yaklaşım yatırımcı için de avantajdır. Öngörülebilir, bilimsel ve nitelikli bir izin sistemi yatırımın önünde engel değil, yatırım güvenliğinin teminatıdır.

Yeni bir kalkınma aklı gerekir.

Türkiye'nin madencilikte ihtiyacı ne koşulsuz üretim ne de koşulsuz yasaklamadır.

İhtiyacımız; üretimi, çevreyi, ekonomiyi ve toplumsal yararı aynı denklem içinde düşünebilen yeni bir kalkınma aklıdır.

Özel sektör uzmanlığı en ucuz maliyet kalemi olarak görmekten vazgeçmeli.

ÇED ve YTK kuruluşları rapor üretmekten çok çözüm üretmeli.

Kamu, evrak denetiminden nitelik ve sonuç denetimine yönelmeli.

Kamu teknik personeli sürekli eğitimle güncel tutulmalı.

Üniversiteler mezun vermenin ötesinde yaşam boyu bilgi üretmeli.

Meslek örgütleri ise kutuplaşmayı büyütmek yerine ortak aklın zemini olmalı.

Bunları yapabilirsek çevre dostu madencilik yalnızca çevrecilerin talebi olmaktan çıkar; Türkiye'nin sanayileşme, rekabet gücü ve kalkınma politikasının bir parçasına dönüşür.

Çünkü mesele yalnızca toprağın altında ne kadar madenimiz olduğu değildir.

Asıl mesele, yerin altındaki zenginliği yerin üstündeki akılla yönetip yönetemediğimizdir.

Ve belki de Türkiye'nin doğal kaynak politikasının temel sorusu tam olarak budur:

Madenimiz var. Peki, onu gerçek zenginliğe dönüştürecek madencilik aklımız var mı?

İlgili Haberler
Makroekonomi Emekli yaşını beklemeden kıdem tazminatı alınabilir mi? İşte formülü... CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Kanal İstanbul'un kalbinde dev operasyon! Türkiye'de ilk kez uygulandı Star Ekonomi · 30 dk önce Makroekonomi Tüketiciyi aldatanlara milyonluk fatura! Yanıltıcı reklamlara geçit yok Star Ekonomi · 31 dk önce Makroekonomi TÜİK açıkladı! İşsizlikte düşüş sürüyor Star Ekonomi · 32 dk önce Makroekonomi Emekli promosyonlarında rekabet kızıştı: İşte en yüksek ödeme yapan bankaların listesi Cumhuriyet Ekonomi · 33 dk önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.