Ben eğitime uzun yıllardır yalnızca sınıf, müfredat ve sınav perspektifinden bakmıyorum. Eğitim sosyolojisi bize eğitimin, toplumun aynası olduğunu gösteriyor. Toplum değiştikçe okul değişiyor; aile değiştikçe öğretmenin rolü değişiyor; teknoloji değiştikçe öğrencinin öğrenme biçimi değişiyor. Bugün ise bu dönüşümün merkezinde yalnızca dijitalleşme değil, yapay zekâ bulunuyor.
Bu nedenle 2026-2027 eğitim öğretim yılını, Türkiye’nin eğitim tarihinde önemli bir geçiş dönemi olarak görüyorum.
Eğitim artık sadece bilgi aktarma işi değil
Geçmişte okulun temel görevi bilgiye erişimi sağlamaktı. Bugün ise bilgiye erişim sorunu büyük ölçüde ortadan kalktı. Bir öğrenci birkaç saniye içerisinde dünyanın en büyük bilgi kaynaklarına ulaşabiliyor. Yapay zekâ ise bu bilgiyi özetleyebiliyor, analiz edebiliyor, farklılaştırabiliyor ve öğrencinin seviyesine göre yeniden üretebiliyor.
Dolayısıyla artık eğitim sisteminin temel sorusu "Çocuğa ne öğreteceğiz?" sorusundan ibaret değildir.
Asıl soru şudur:
Çocuğa bilgiyi nasıl kullanacağını, doğru ile yanlışı nasıl ayıracağını, teknolojiyi nasıl yöneteceğini ve insan kalmayı nasıl öğreteceğiz?
Tam da burada benim uzun zamandır üzerinde durduğum eğitim sosyolojisi ile yapay zekâ sosyolojisinin kesiştiği alan ortaya çıkıyor.
Yapay zekâyı yalnızca teknolojik bir araç olarak değerlendirmek büyük bir eksiklik olur. Yapay zekâ; öğretmen-öğrenci ilişkisini, otoriteyi, bilgi üretimini, sınav sistemini, meslekleri, aileyi ve hatta çocukların kendilerini algılama biçimlerini değiştirecek toplumsal bir dönüşüm yaratıyor.
Bu nedenle geleceğin okulunu tasarlarken yalnızca teknoloji satın almak yetmez. Teknolojinin toplumsal sonuçlarını da anlamak zorundayız.
SODİMER’in yıllardır sahadan getirdiği uyarı
Bu konuyu söylerken yalnızca teorik bir akademik değerlendirme yapmıyorum. Yıllardır sahada öğretmenlerle, öğrencilerle ve ailelerle birlikte çalışıyoruz.
SODİMER olarak dijital güvenlik, sosyal medya, dijital eğitim, medya okuryazarlığı, siber zorbalık ve çocukların çevrim içi risklerden korunması konusunda Türkiye’nin farklı bölgelerinde eğitimler gerçekleştirdik. Binlerce öğretmen, öğrenci ve veliyle buluşarak dijital dünyanın fırsatlarını olduğu kadar risklerini de anlatmaya çalıştık.
Çünkü bizim için dijital dönüşüm hiçbir zaman yalnızca "daha fazla teknoloji" anlamına gelmedi.
Çocuğun güvenliği yoksa teknoloji başarı değildir.
Bir öğrencinin yapay zekâ kullanabilmesi kadar, yapay zekânın ürettiği bilgiyi sorgulayabilmesi; sosyal medyada hesabının olması kadar dijital mahremiyetini koruyabilmesi; internete erişebilmesi kadar karşılaştığı tehdidi fark edebilmesi önemlidir.
SODİMER’in yıllardır savunduğu dijital güvenlik yaklaşımının temelinde de tam olarak bu anlayış bulunuyor: Teknoloji insanın hayatını kolaylaştırmalı, insan teknolojinin nesnesi hâline gelmemelidir.
Geleceğin öğretmeni teknolojiyle yarışmayacak
2026-2027 eğitim öğretim yılında öğretmenlik mesleğinin de yeniden düşünülmesi gerekiyor.
Yapay zekâ bazı bilgileri öğretmenden daha hızlı aktarabilir. Bir metni saniyeler içerisinde analiz edebilir, soru hazırlayabilir, öğrencinin seviyesine göre içerik oluşturabilir.
Ama bir çocuğun gözündeki korkuyu, heyecanı, yalnızlığı veya umudu aynı şekilde okuyamaz.
İşte bu nedenle geleceğin öğretmeni teknolojiyle yarışan öğretmen olmayacaktır. Teknolojiyi kullanan ama insan ilişkisini kaybetmeyen öğretmen olacaktır.
Benim açımdan eğitimde yapay zekânın en önemli sınavı da budur.
Yapay zekâ öğretmenin yerini almak için değil, öğretmenin çocuğa daha fazla zaman ayırmasını sağlamak için kullanılmalıdır.
Geleceğin okulunda aile yeniden merkeze gelmeli
Eğitimin yalnızca okul binasında gerçekleştiğini düşünmek artık mümkün değil.
Çocuğun okulda geçirdiği zaman kadar evde geçirdiği zaman, sosyal medyada karşılaştığı içerikler, arkadaş çevresi ve dijital dünyadaki deneyimleri de eğitim sürecinin parçasıdır.
Bu nedenle okul-aile ilişkisini klasik veli toplantılarının ötesine taşımamız gerekiyor.
Aile, çocuğun dijital hayatını bilmeli. Öğretmen, çocuğun sosyal çevresini anlamalı. Okul yönetimi, öğrencinin yalnızca akademik performansına değil, sosyal ve duygusal gelişimine de bakmalı.
Eğitimde artık "çocuk + okul + öğretmen" üçgeni yeterli değildir.
Buna aileyi, dijital dünyayı ve toplumu da eklemek zorundayız.
Bilgi çağından anlam çağına
Bugünün çocukları çok fazla bilgiye sahip olabilir. Ancak bilgi ile bilgelik aynı şey değildir.
Bence önümüzdeki dönemin en büyük eğitim meselesi burada ortaya çıkıyor.
Çocuklarımızı yalnızca başarılı öğrenciler olarak değil; vicdan sahibi, merhametli, sorumluluk sahibi, adalet duygusu gelişmiş, farklılıklara saygılı ve topluma karşı sorumluluk hisseden insanlar olarak yetiştirmek zorundayız.
Çünkü yapay zekânın giderek daha fazla işi yaptığı bir dünyada insanı değerli kılan şey yalnızca bildikleri olmayacaktır.
Benim yıllardır derslerimde anlattığım ve "MAVİ" olarak kodladığım dört temel değer var: Merhamet, vicdan, ahlak ve iyilik.
Yapay zekânın giderek daha fazla işi üstlendiği bir dünyada insanı farklı ve değerli kılacak temel unsurların bunlara ek olarak yaratıcılık, empati ve sorumluluk duygusu olduğuna inanıyorum.
Benim eğitim anlayışımın merkezinde teknoloji değil, insan var. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, eğitimin nihai amacı daha çok bilen değil; daha iyi düşünen, daha iyi hisseden, daha sorumlu ve daha iyi bir insan yetiştirmek olmalıdır.
Teknolojinin baş döndürücü biçimde geliştiği bir dönemde eğitim sisteminin en önemli görevi, teknolojiyi büyütmek değil; insanı küçültmemektir.
2026-2027’nin temel gündemi: Güvenli, nitelikli ve insan merkezli okul
Önümüzdeki eğitim öğretim yılında birkaç başlığın özellikle öne çıkacağını düşünüyorum:
Öğretmenlerin yeni eğitim yaklaşımına uyumu, beceri temelli eğitim, yapay zekânın sınıflarda kullanımı, dijital güvenlik, aile eğitimleri, rehberlik hizmetleri, mesleki eğitim, özel eğitim, okul güvenliği ve öğrencilerin sosyal-duygusal gelişimi…
Bunların hepsi önemli.
Ancak bütün bu başlıkların üzerinde bir şemsiye kavrama ihtiyacımız var:
İnsan merkezli eğitim.
Çünkü eğitim sisteminin nihai amacı sınavda yüksek puan alan çocuklar yetiştirmek değildir. Sınav başarısı elbette önemlidir. Fakat eğitim sisteminin asıl başarısı; kendi ayakları üzerinde durabilen, düşünebilen, üretebilen, sorgulayabilen, teknolojiyle sağlıklı ilişki kurabilen ve topluma katkı sağlayabilen bireyler yetiştirmektir.
Türkiye’nin eğitim rotasında güçlü bir liderlik ihtiyacı
Bu dönüşümün sağlıklı biçimde yürütülmesinde eğitim politikalarını yöneten kadroların vizyonu da büyük önem taşıyor. Bu noktada Millî Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Yusuf Tekin’in eğitimi yalnızca akademik başarı üzerinden değil; aile, toplum, değerler, öğretmen niteliği ve öğrencinin çok yönlü gelişimiyle birlikte ele alan yaklaşımını değerli buluyorum.
Özellikle Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile eğitim sürecinin yalnızca bilgi ve sınav başarısından ibaret görülmemesi; öğrencinin becerilerini, değerlerini ve sosyal gelişimini birlikte ele alan bir anlayışın öne çıkarılması, Türkiye’nin geleceği açısından önemli bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
81 ilin millî eğitim müdürlerinin bir araya gelerek 2026-2027 eğitim öğretim yılı hazırlıklarını, okul-aile iş birliğini ve eğitim politikalarının sahadaki uygulamalarını değerlendirmesi de bu açıdan önemlidir. Eğitimde merkezi politikaların başarısı, ancak sahadaki uygulama gücüyle anlam kazanacaktır.
Geleceğin okulunu bugünden tasarlamak
Türkiye’nin eğitimde yeni rotasını belirlerken geçmişin sorunlarını çözmek kadar geleceğin sorunlarını öngörmek zorundayız.
Çünkü çocuklarımızın yaşayacağı dünya, bizim çocukluğumuzdaki dünyadan çok farklı olacak.
Meslekler değişecek. Yapay zekâ iş yapma biçimlerini dönüştürecek. Dijital kimlikler önem kazanacak. Bilgiye ulaşmak kolaylaşırken doğru bilgiye ulaşmak zorlaşacak. Sosyal ilişkiler yeni biçimler alacak.
Bu nedenle geleceğin okulunu bugünden tasarlamak zorundayız.
Benim için bu okul; teknolojiyi bilen ama teknolojiye teslim olmayan, yapay zekâyı kullanan ama insan aklını ve vicdanını merkeze alan, akademik başarıyı önemseyen ama çocuğun ruhunu da gören, aileyi eğitim sürecinin dışında bırakmayan güvenli bir okul olmalıdır.
Türkiye’nin yeni eğitim rotası da bence tam burada başlıyor.
2026-2027 eğitim öğretim yılı yalnızca yeni bir akademik takvimin başlangıcı değil; nasıl bir gelecek ve nasıl bir insan yetiştirmek istediğimiz konusunda yeni bir düşünme döneminin başlangıcı olmalıdır.
Çünkü geleceğin okulunu kurmak, yalnızca eğitim politikası üretmek değil; geleceğin insanını, toplumunu ve Türkiye’sini bugünden düşünmektir.
Ve benim gözümde Türkiye’nin yeni eğitim rotasının pusulasında tek bir kelime mutlaka bulunmalıdır:
İnsan.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: EğitiminsançocuklargelecekProf. Dr. Levent Eraslan
DAHA FAZLA HABER OKU
Dr. Osman Gazi Kandemir Dünyayı kirpi veya tilki gözünden okumak
Gürbüz Evren Ukrayna anlaşma önerdi Rusya reddetti, yeni bir tahıl krizi gelebilir
Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak Gazze'den Ceuta'ya: Akdeniz'de yeni jeopolitik fay hattı
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.