8 Kasım 2026, Pazar · 00:34 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Hayalet İplik: Bir erkek neden sevgilisinden annelik bekler?

Hayatını hep kendi ihtiyaçlarına göre kurmuş, yıllardır alıştığı düzenin değişmesini istemeyen bir erkekle, sevdiği adamın hayatında kendine yer açmaya çalışan bir kadın birbirine âşık oluyor. Peki, sevginin karşılık bul…

Peki, sevginin karşılık bulmakta zorlandığı bir ilişkide, insanın o yeri elde etmek için ne kadar ileri gidebileceğini hayal edebilir misiniz?

Hayalet İplik, Alma’nın seçimleriyle birlikte bizi sevgi adına nelerin göze alınabileceğini sorgulamaya götürüyor.

Paul Thomas Anderson’ın Hayalet İplik (Phantom Thread, 2017) filminde Reynolds Woodcock, çocukluğundan beri diktiği giysilerin astarlarına küçük şeyler saklıyor. Bozuk paralar, sözcükler, mesajlar, sırlar… Yalnızca kendisinin bildiği şeyler. Annesinin saçından bir tutamı da ceketinde, kalbine yakın bir yerde taşıyor. Başkalarının göremediği, sınırlarını kendisinin belirlediği korunaklı bir dünya bu.

Reynolds’ın dışarıdan görünen hayatı ise son derece görkemli. Londra’nın seçkin kadınları onun elbiselerini giyiyor, mesleğinde büyük saygı görüyor. Ne istediğini, neye tahammül edemediğini çok iyi bilen, alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmeyen bir adam. Kız kardeşi Cyril onun gündelik hayatını düzenliyor, ihtiyaçları daha kendisi dile getirmeden karşılanıyor.

Reynolds’ın hayatında kadınlar hep var. Annesi hatıralarında, Cyril gündelik hayatının merkezinde, diğer kadınlar ise tasarladığı elbiselerin ve kurduğu düzenin içinde.

Annenin görünmeyen varlığı

Reynolds, mesleğini annesinden öğrendiğini söylüyor. 16 yaşındayken annesinin ikinci evliliği için gelinliğini dikmiş. Aylar boyunca tek başına çalışmış; kamburu çıkana kadar eğilerek, terleyerek dikiş dikmiş. Sonunda kız kardeşi Cyril yardımına yetişmiş.

Bir oğul, annesinin başka bir erkekle kuracağı hayatın en önemli gününde giyeceği elbiseyi hazırlıyor. Henüz 16 yaşında, annesinin hayatındaki büyük bir değişime bütün emeğini vererek katılıyor.

Bu sahnede dikkatimi çeken, Reynolds’ın annesi için yaptığı işin büyüklüğü kadar o işi yaparken kendisini ne ölçüde tükettiği. Yıllar sonra da aynı şekilde çalışacağını düşündüğümüzde, çocukluğuyla yetişkinliği arasında önemli bir süreklilik görüyoruz.

Annesinin yeni evliliğine nasıl tepki verdiğini ya da bu çabasının annesi tarafından nasıl karşılandığını bilmiyoruz. Ancak yaptığı işin, annesiyle kurduğu bağın merkezinde yer aldığını biliyoruz. Reynolds’ın mesleğinde kusursuz olma çabasının arkasında annesi tarafından beğenilme ve sevilme arzusu olabilir.

İnsan sevdiği birini kaybettiğinde, onunla kurduğu bağ bir eşyada, bir kokuda, hatırlanan bir seste ya da yıllar önce söylenmiş bir sözde yaşamaya devam eder. Reynolds’ın hayatında annesinin hatırasıyla birlikte, ihtiyaçlarının önceden sezildiği, kendisinin gözetilip kollandığı bir düzen de var. Bu düzenin sürmesinde kız kardeşi Cyril’in önemli bir payı bulunuyor. Cyril kardeşinin çalışma hayatını koruyor, gündelik sorunlarını çözüyor, isteklerini çoğu zaman dile getirmesine fırsat kalmadan karşılıyor. Johanna’yla ilişkisinde de bunu görüyoruz. Reynolds artık ilişkiyi sürdürmek istemediğinde son noktayı Cyril koyuyor. Reynolds’ın başıyla onay vermesi yeterli oluyor.

Bir kadından ayrılmanın bile duygusal yükünü başka birine bırakabilen bir erkek, bir kadınla hayatı paylaşmanın getirdiği sorumlulukları nasıl karşılayacak?


Cyril’in sağladığı düzen Reynolds’ı korurken kendi kararlarının sonuçlarıyla yüzleşmesini de erteliyor.

Freud’un çocuklukta kurulan ilk sevgi bağlarına ilişkin düşünceleri burada zemin buluyor. İnsan, yetişkinlikte sevdiği kişilerde çocukluğundan tanıdığı yakınlığın izlerini arayabilir. Jung’a göre erkek, sevdiği kadında annesinin koruyuculuğunu ararken farkında olmadan ona kendi üzerinde büyük bir güç de verebilir. Reynolds’ın Alma’yla ilişkisinde bu durum dikkat çekicidir. Hayatının kontrolünü kimseye bırakmak istemeyen Reynolds, hastalandığında Alma’nın bakımına teslim olur. Böylece şefkat, aralarındaki güç ilişkisinin de bir parçasına dönüşür.


İşiyle evli bir adam

Bazı erkekler işleriyle evlidir. Günlerinin en verimli saatlerini, dikkatlerini, tutkularını işlerine verirler. Mesleklerinde başarılı, üretken ve başkalarının hayatına güzellik katabilen insanlardır. Sevdikleri insanla hayatı paylaşmaya geldiğinde ise aynı cömertliği göstermezler.

Reynolds da hayatını büyük ölçüde işinin etrafında kurmuş. Yoğun bir çalışma döneminin ardından yorulduğunu fark eden kız kardeşi, ona kır evine gidip biraz dinlenmesini öneriyor.

Reynolds’ın çalışma biçimine baktığımızda, annesi için gelinlik diken 16 yaşındaki çocukla mesleğinin zirvesindeki yetişkin arasında şaşırtıcı bir benzerlik görüyoruz. İkisinde de kendisini yaptığı işe bütünüyle verme, yorulsa bile gücünü tükenene kadar sürdürme eğilimi var.

İnsanın yaptığı işle kendisini ortaya koyması, üretmekten haz alması son derece anlaşılabilir. Ancak Reynolds’ın hikâyesinde çalışma, bütün hayatını kaplayan bir uğraşa dönüşmüş durumda. Bir zamanlar annesinin gözünde değerli olmak için kendisini işe adayan çocuk, yetişkinliğinde de değerini yaptığı iş üzerinden kurmaya devam ediyor.

Reynolds’ın gücü tükendiğinde yatağa uzanıp dizlerini karnına çekmesi ve bakıma ihtiyaç duyan bir çocuğa dönüşmesi, psikanalizde regresyon olarak tanımlanan, kişinin daha erken dönemlerdeki korunma ve şefkat arayışına geri dönüşünü düşündürüyor.

Kendisini işiyle sevdirmeye çalışan çocuk, gücü tükendiğinde annesinin şefkatini arayan çocuğa dönüşüyor. İlginç olan, Reynolds’ın yetişkin bir erkek olarak ihtiyaçlarını açıkça dile getirmekte zorlanması. İşinde ne yapılacağını herkesten iyi biliyor; fakat kendi yorgunluğuyla ne yapacağını çoğu zaman Cyril belirliyor. Yorgun düştüğünde bakım görmeye ihtiyaç duyuyor, güçlendiğinde ise yeniden kimseye ihtiyaç duymuyormuş gibi davranıyor. Bu 2 hâl arasındaki geçiş, Alma’yla kuracağı ilişkinin de önemli bir parçası olacak.

Reynolds, Alma’yla kır evine yaptığı yolculuk sırasında küçük bir lokantada karşılaşıyor. Uzun bir kahvaltı siparişi veriyor. Aralarında oyunbaz bir yakınlık başlıyor. Alma daha sonra ona bıraktığı notta kendisini şöyle tanıtıyor:

For the hungry boy, my name is Alma.

(Aç çocuk için, benim adım Alma.)


Alma’nın Reynolds’a daha ilk karşılaşmada “aç çocuk” diye seslenmesi, onun karşılanmayı bekleyen ihtiyaçlarını anlatır nitelikte. Bu adamın açlığı yalnızca karnını doyurmakla giderilecek türden değil. Bunca başarının, çalışmanın ve kusursuzluk arayışının ardında hâlâ ilgiye, şefkate ve korunmaya ihtiyaç duyan bir çocuk var.

İlk buluşmalarında Reynolds, Alma’nın kırmızı renkteki rujunu siliyor. Konuştuğu kişiyi görmek istediğini söylüyor. Ardından onu kır evine götürüp çalışma dünyasını gösteriyor, ölçülerini alıyor, annesinden ve çocukluğundan söz ediyor.

Kır evinde şömine başında otururlarken Alma, Reynolds’a neden evlenmediğini soruyor:

Elbise dikiyorum.


Alma şaşırıyor: Elbise diken biri evlenemez mi?

Reynolds, müzmin bir bekâr olduğunu söylüyor. Ardından daha da ilginç bir şey ekliyor:

Evlilik beni hilekâr yapar. Bunu istemem.


Alma onun güçlü görünmeye çalıştığını söylediğinde ise Reynolds hemen karşı çıkıyor. Alma’nın cevabı kısa:

Kime karşı? Umarım bana karşı değildir.


Reynolds’ın evlilikle hilekârlık arasında kurduğu bağ üzerinde durmaya değer. Hayatındaki bütün öncelikleri işiyle ilgili olan bir adam, bir kadına ortak bir hayat vaat edebilir mi?

Alma, Reynolds’la tanışmadan önce bedenini hiç beğenmediğini anlatıyor. Omuzlarını geniş, boynunu ince, göğüslerini küçük, kalçalarını büyük, kollarını fazla güçlü buluyor.

Reynolds’ın elbiselerinin içinde ise kendisini ilk kez kusursuz, tam da olması gerektiği gibi hissediyor. Reynolds, Alma’nın kendisinde kusur olarak gördüğü şeyleri güzelliğe dönüştürüyor.

Bir başkasının düzeninde kendine yer açmak

Alma başlangıçta Reynolds’ın alışkanlıklarına uyum sağlıyor. Ancak zamanla onun hayatında kendisine ayrılan yerin darlığını fark ediyor. Kahvaltı masasında çıkardığı sesler bile Reynolds’ı rahatsız ediyor. Alma ise onunla yemek yemek, dışarı çıkmak, baş başa kalmak, arzulanmak ve hayatı paylaşmak istiyor.

Bir akşam Reynolds’la baş başa vakit geçirmek için özel bir yemek hazırlıyor. Cyril, kardeşinin böyle sürprizlerden hoşlanmadığını söylüyor. Cyril’in uyarılarına rağmen Alma kararlı. Reynolds’ı kendi bildiği şekilde tanımak ve sevmek istiyor. Reynolds eve döndüğünde ilk işi Cyril’i sormak oluyor.

Ardından hazırlanan yemeğe, kuşkonmazın pişirilme biçimine itiraz ediyor. Alma’nın yakınlaşmak için hazırladığı sofra, Reynolds’ın gözünde bir savaş alanına dönüşüyor.

Tartışma büyüdüğünde Reynolds kendisini düşman hattının gerisinde kalmış gibi hissediyor. Bir kadına hayatında yer açmak, Reynolds için kendi hayatından bir parça kaybetmek gibi.

Reynolds’ın korktuğu şey, alıştığı hayatın artık yalnızca kendisine ait olmaması. Cyril kardeşini iyi tanıyor. Bu yüzden Reynolds’a, Alma’yı bir hayalete dönüştürecekse onu bekletmemesini söylüyor. Kardeşinin sevilmeye ihtiyaç duyduğunu, fakat o sevginin getirdiği sorumlulukları üstlenmekte zorlandığını görüyor.

Ölen annesini hayatında canlı tutan Reynolds, yaşayan Alma’nın kendi istekleriyle o hayatın içinde var olmasına izin vermiyor.

Alma, Reynolds’ın yoğun çalışmanın ardından yorgun düştüğünde nasıl değiştiğini fark ediyor. Her şeyi kontrol eden adam yumuşuyor, daha kırılgan ve yakınlığa açık hâle geliyor. Alma onu böyle zamanlarda “şımarık bir bebeğe” benzetiyor.

Hangi koşullarda sevdiği adama yakınlaşabildiğini öğrenmeye başlıyor. Reynolds güçlü olduğunda onun hayatına girmekte zorlanırken, güçsüz düştüğünde bakım veren kişi olarak yanında bulunabiliyor. Bu fark, ilişkilerinde tehlikeli bir değişimin başlangıcı oluyor.

## Sevgilisinden annelik beklemek

Alma, ormandan topladığı mantarlarla Reynolds’ı zehirliyor. Reynolds kendisine verilen şeyden habersiz. Güçsüz düşüyor, çalışamaz hâle geliyor. Alma ise başucundan ayrılmıyor.

Prenses Mona’nın gelinliğine “Never Cursed” sözlerini gizleyen, kusursuzluğundan ödün vermeyen Reynolds artık işinin başında duramaz hâlde. İşinin ve katı alışkanlıklarının etrafında kurduğu hayatın merkezine bu kez hastalık yerleşiyor.

Reynolds, hasta yatağında, yıllar önce diktiği gelinliği giyen annesinin hayaletiyle konuşmaya çalışıyor. Alma odaya girdiğinde annesinin görüntüsü hemen kaybolmuyor; iki kadın kısa bir süre aynı karede bulunuyor.

Bu görüntü, iki kadının Reynolds’ın iç dünyasında aynı anda bulunabilmesini düşündürüyor. Annesinin hatırası hâlâ güçlü; Alma da artık onun yanında yer alabiliyor. Bu karşılaşma, annenin Alma’yı manevi olarak kabul etmesinin bir simgesi olarak da okunabilir.

Ancak Alma’nın Reynolds’ın hayatında nasıl bir yer edinebildiğine baktığımızda ilişkinin başka bir yönü ortaya çıkıyor. Bir insanın hastalandığında korunmak istemesi, sevdiğinin yanında güçsüz kalabilmesi yakınlığın doğal bir parçası. Reynolds ise sağlıklı olduğu zamanlarda Alma’nın ihtiyaçlarına aynı açıklıkla karşılık veremiyor.

Alma, Reynolds’ın içinde korunmaya ihtiyaç duyan çocuğu keşfediyor. Fakat o çocuğa ulaşabilmek için yetişkin Reynolds’ı güçsüz bırakması gerektiğini öğreniyor.

Burada üzerinde durmamız gereken, Alma’nın Reynolds’ın hastalanmasında bizzat kendisinin rol alması.


Hastalandırmak ve vazgeçilmez olmak

Alma’nın Reynolds’ı kasıtlı olarak hastalandırıp ardından bakımını üstlenmesi, psikiyatri literatüründe başkasına yüklenen yapay bozukluk (Factitious Disorder Imposed on Another – FDIA) olarak bilinen klinik örüntüyü akla getiriyor. Eskiden Munchausen by proxy adıyla tanımlanan bu durumda kişi, bakımını üstlendiği bir başkasında hastalık belirtileri oluşturabiliyor ya da var olmayan belirtileri gerçekmiş gibi sunabiliyor. Burton ve arkadaşlarının (2015) derlemesi, bu durumun yetişkinlerde de görülebildiğini ve hastalandırmanın sıklıkla zehirleme yoluyla gerçekleştiğini gösteriyor.

Peki, bir insan neden bakımını üstlendiği kişiyi bilerek hastalandırır? Bu davranışın her vakayı açıklayan tek bir nedeni bulunmuyor. Araştırmacılar, bakım veren kişi olarak ilgi görmek, takdir edilmek, kendisini önemli ve ihtiyaç duyulan biri olarak hissetmek gibi psikolojik kazanımları tartışıyor. Bazı vakalarda karşısındaki insan üzerinde kontrol kurma ve bakım veren rolü aracılığıyla ilişkiyi sürdürme ihtimali de değerlendiriliyor. Buradaki çelişki oldukça çarpıcı. Kişi, başkasının iyiliğini gözeten biri olarak görülmek isterken aynı zamanda onun sağlığını tehlikeye atan kişi olabiliyor.

Alma’nın davranışını bu çerçevede düşündüğümüzde, Reynolds’ın hastalığının ilişkilerinde nasıl bir değişiklik yarattığını görüyoruz. Sağlıklıyken kendi kurallarından vazgeçmeyen, Alma’nın yakınlaşma girişimlerini hayatına müdahale sayan Reynolds, güçsüz düştüğünde onun bakımını kabul ediyor. Alma da ancak böyle zamanlarda sevdiği adamın hayatında istediği yere ulaşabiliyor.

Hastalık onları birbirine yaklaştırmıştı. Peki, Reynolds iyileştiğinde bu yakınlık sürebilecek miydi?


Şefkat ve arzunun birbirine karıştığı yer

Reynolds iyileştiğinde Alma’ya evlenme teklif ediyor. Daha önce evliliğin kendisini hilekâr yapacağını söyleyen adam, şimdi onunla bir hayat kurmak istiyor.

Ancak evlilik, Reynolds’ın alışkanlıklarını değiştirmiyor. Yeniden işine kapanıyor, Alma’nın isteklerinden rahatsız oluyor. Hastalık sırasında birbirlerine yaklaşabilen 2 insan, gündelik hayatın içinde yeniden uzaklaşıyor.

Freud, 1912 yılında yayımladığı *Aşk Yaşamında Genel Bir Değersizleştirme Eğilimi Üzerine* başlıklı çalışmasında sevginin 2 akımından söz eder. İlki çocuklukta bakım veren kişilerle kurulan ilişkilerden beslenen şefkat, diğeri yetişkinlikteki cinsel arzu. Bu 2 akımın aynı kişiye yöneltilebilmesi, şefkatle şehvetin yetişkin aşkında birleşebilmesi açısından önemlidir.

Psikiyatr Erdoğan Çalak da aşkın başlangıcında hem kadının hem erkeğin içindeki bebeğin uyandığını ve bunun dürtüsel canlılığı artırdığını anlatır. Ancak çocuklukta yeterince karşılanmamış bakım ihtiyaçları, yetişkinlikte sevgiliyi anne konumuna yerleştirme tehlikesi taşır. Bu durumda cinsel arzu geri çekilmeye başlayabilir. Çalak’a göre insan ya bağlanamayacağı kişileri seçer ya da ilişki, 2 tarafın birbirini yenmeye çalıştığı bir oyuna dönüşür.

Bu tespit, filmin içinden gelen bir sözle daha da anlam kazanıyor. Alma, Reynolds’la tartışırken onun kurduğu hayatın kurallarından, duvarlarından, kapılarından yakınarak her şeyin bir oyuna dönüştüğünü söylüyor.

Sevgiye duyulan ihtiyaç sürerken, sevilen insan giderek üzerinde üstünlük sağlanmaya çalışılan birine dönüşüyor.

Reynolds kendi düzenini korumakta ısrar ettikçe Alma onun için daha fazla şeyden vazgeçiyor. Alma vazgeçtikçe Reynolds’ın ihtiyaçları ilişkinin merkezinde daha fazla yer kaplıyor. Sonunda Alma da sevilmenin güvencesini Reynolds’ın kendisine muhtaç kalmasında aramaya başlıyor.

Burada narsistik ihtiyaçların öne çıktığı biriyle bağımlılığa yatkın birinin birbirini nasıl besleyebileceğini görüyoruz. Bir taraf kendi ihtiyaçlarının öncelikli olmasını beklerken diğer taraf o ihtiyaçları karşılayarak ilişkideki yerini güvenceye almaya çalışıyor. Bu örüntü sürdükçe iki insanın da kendi sorunlarıyla yüzleşmesi zorlaşıyor.

Reynolds’ın trajedisi, güçlü olduğu hâliyle de sevilebileceğine güvenememesi; Alma’nınki ise onun sevgisine ancak güçsüzlüğü üzerinden ulaşabileceğini öğrenmesidir.

Peki, bu ilişki başka türlü kurulabilir miydi?

Reynolds yorulduğunu kabul edebilir, bakım istediğini söyleyebilir, Alma’nın hazırladığı sofrayı hayatına müdahale olarak görmek yerine onunla yakınlaşma isteğini anlayabilirdi. Alma ise sevildiğinden emin olmak için vazgeçilmez olmaya çalışmak yerine, karşılanmayan ihtiyaçları karşısında kendi sınırlarını koruyabilirdi.

Sağlıklı bir ilişkide insan başkasıyla birlikteyken kendi iç kaynaklarından beslenir. İki insan çatışabilir, anlaşamayabilir, fakat birbirleri için esneyebilir ve zaman içinde birlikte değişebilir. Bütün bunları yaparken kendi kimliklerini de koruyabilirler.

Ancak ilişkinin giderek bu tehlikeli hâli almasında Alma’nın yaptıkları kadar, Reynolds’ın buna neden izin verdiği de önemli.


İnsan neden kendisini durduracak birini arar?

Cyril’in, Reynolds’ın yoğun çalışma dönemlerinden sonra ona dinlenmesini önerdiğini hatırlayalım.

Çalışmak Reynolds’ın tutkusu, yeteneğini ortaya koyduğu alan, başarısının kaynağı. Ancak aynı zamanda duygularını düzenlediği ve kendisine başka bir şey düşünmek için fazla zaman bırakmadığı bir uğraş. İşinin bütün ayrıntılarını kontrol edebilen bu adam, kendi yorgunluğunun sınırını tanımakta zorlanıyor.

Cyril onu dinlenmeye gönderebiliyor. Alma ise Reynolds’ı durdurmanın çok daha tehlikeli bir yolunu buluyor. Filmin sonunda yeniden mantarlı bir yemek hazırlıyor. Bu defa Reynolds ne yaptığını görüyor. Alma onu sırtüstü yatıracak kadar güçsüz görmek istediğini söylüyor. Yalnızca kendisinin yardım edebileceği bir durumda kalmasını, ardından yeniden iyileşmesini ve güçlenmesini istiyor. Reynolds onu dinliyor. Ve mantarlı omleti bilerek yiyor. İlk hastalıkta Reynolds’ın bilgisi dışında gerçekleşen şey, şimdi ikisinin de katıldığı tehlikeli bir oyuna dönüşüyor.

Reynolds, Alma’nın kendisini durdurmasını mı istiyor, yoksa durmaktan duyduğu korkunun sorumluluğunu Alma’ya mı bırakıyor?


Reynolds mantarı bilerek yediğinde teslim olmayı kendisi seçiyor. Ama durma işini yine bir başkasına bırakmış oluyor.

İşte psikanalitik açıdan en ilginç tarafı bu. Kendi sınırını tanımakta zorlanan insan, o sınırı kendisine dışarıdan koyacak birini arzulayabilir. Reynolds’ın Alma’yla kurduğu tehlikeli ilişki, böyle bir arayış olarak da okunabilir.

Kontrolü bırakmayı kendisi seçiyor. Ancak bunu yorulduğunu kabul ederek, ihtiyaçlarını açıkça dile getirerek ya da bakım istediğini söyleyerek yapmıyor. Kendisini durduracak gücü Alma’ya veriyor.

İnsan, sanıldığı kadar rasyonel bir varlık değildir. Kendisine neyin zarar vereceğini bilmesi, her zaman ondan uzak duracağı anlamına gelmez. İnsan bazen kaybetmekten korktuğu bir ilişkiyi sürdürmek, sevilmek, korunmak ya da kendi başına karşılayamadığı bir ihtiyacını gidermek için bile isteye kendisine zarar verecek seçimlerde bulunabilir. Bir davranışın irrasyonel olması, onun psikolojik bir işlevi bulunmadığı anlamına gelmez. Ancak bir ihtiyacı karşılıyor olması, o davranışı sağlıklı kılmaz.

Reynolds’ın mantarlı omleti bilerek yemesi de bu açıdan değerlendirilebilir. Güçsüz düşeceğini bildiği hâlde bunu seçiyor. Çünkü hastalık, sağlıklıyken açıkça isteyemediği şefkati ve bakımı alabileceği bir alan açıyor. Çalışmayı bırakabiliyor, kontrolü devredebiliyor ve Alma’nın bakımını kabul edebiliyor. Kendisine zarar vereceğini bildiği bir davranış, ihtiyaç duyduğu şefkate ulaşmanın yolu hâline geliyor. Oysa sağlıklı bir içgörü, Reynolds’ın neden ancak güçsüz düştüğünde bakım kabul edebildiğini anlamasını ve bu ihtiyacını kendisine zarar vermeden ifade edebilmesini gerektirirdi. Alma’nın da sevildiğinden emin olmak için karşısındaki insanı kendisine bağımlı kılma ihtiyacını sorgulaması gerekirdi. Alma’nın şefkatinin Reynolds’ın sağlığına verdiği zararla iç içe geçmesi, bu ilişkinin yaşamla kurduğu bağı da sorgulamamıza neden oluyor.


Yaşamın ve ölümün birbirine karıştığı yer

Erich Fromm’un biyofili ve nekrofili ayrımı, Reynolds ile Alma’nın ilişkisine başka bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Fromm biyofiliyi yaşama, büyümeye ve değişmeye duyulan sevgiyle; nekrofiliyi cansız, değişmez ve denetlenebilir olana yönelimle ilişkilendirir.

Kumaşlara hayat veren Reynolds, kendi hayatının canlılığına yer açmakta zorlanıyor.

Hastalığından sonra Alma’ya evlenme teklif ederken değişmeyen bir evin ölü bir ev olduğunu söylemesi bu yüzden anlamlı. Reynolds değişimin gerekli olduğunu fark ediyor. Ancak gündelik hayatına döndüğünde alışkanlıklarından vazgeçmesi yine aynı ölçüde zorlaşıyor.

Alma ise onun dünyasına neşesiyle, kendiliğindenliğiyle, hayatın önceden hesaplanamayan yanlarına duyduğu açıklıkla giriyor. Başlangıçta Reynolds’ın katı düzeni karşısında kendi isteklerinden vazgeçmek istemiyor. Ancak zamanla Reynolds’ın dayattığı yaşamın içinde Alma’nın neşesi soluyor. Onun yaşama sevincini kaybedişi, bir kelebeğin kanatlarındaki o ince, renkli tozların yavaş yavaş silinmesi gibi.

Alma, sevdiği adamın hayatına canlılık getirmek isterken kendi canlılığını kaybetme tehlikesiyle karşılaşıyor. Reynolds’ın dünyasında kendi istekleriyle yer bulamadığında ise oyunu onun kurallarına göre oynamaya başlıyor.

Filmin en çarpıcı paradokslarından biri burada. Yaşamı temsil eden Alma, sevdiği erkeğe ulaşabilmek için ölüm ihtimalinin sınırlarını zorluyor.

Bazı insanlar sevgiyi ancak bir sorun ortaya çıktığında yaşayabiliyor. Sorun çözüldüğünde yakınlık da kayboluyorsa, zamanla sorunun kendisi ilişkiyi ayakta tutan şeye dönüşebiliyor.


Sevginin bedeli

Reynolds, henüz 16 yaşındayken annesinin 2. evliliği için diktiği gelinliğin nerede olduğunu bilmediğini, belki de çoktan küle dönüştüğünü söylüyor. Filmin sonunda ise Alma, onun elbiselerini tozdan, hayaletlerden ve zamandan koruyacağını vaat ediyor. Alma, Reynolds’ın emeğini, geçmişini ve onun için değerli olan her şeyi korumak istiyor.

Alma, birlikte geçirecekleri yılları hayal ederken yaşlandığında hayata farklı bakacağını ve Reynolds’ı sonunda anlayacağını söylüyor. Bu söz üzerinde durmaya değer. Çünkü uzun ilişkilerde insanlar zamanla birbirlerinin geçmişini, korkularını, ihtiyaçlarını daha iyi tanıyabilirler. Birlikte yaşananların, geçirilen yılların insanı değiştirme gücü vardır. Fakat yılların geçmesi tek başına bir ilişkiyi olgunlaştırmaya yetmez. İnsan, sevdiği kişiyi anlamayı öğrenirken onun kendisinden ayrı bir hayatı, arzuları ve ihtiyaçları olduğunu da kabul edebilmelidir.

Kaynaklar:

- Anderson, Paul Thomas. Hayalet İplik (Phantom Thread). Film, 2017.
- Freud, Sigmund. Aşkın Psikolojisi. Çev. A. Can İdemen. Cem Yayınevi, 2019.
- Jung, Carl Gustav. Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme. “Anima ve Animus”, Carl Gustav Jung’un Toplu Eserleri, Cilt 7.
- Freud, Anna. Ben ve Savunma Mekanizmaları. Çev. Yeşim Erim. Metis Yayınları, 2004.
- Fromm, Erich. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı: İyinin ve Kötünün Arasında İnsan Kalbi. Çev. Yavuz Alogan. Say Yayınları, 2023.
- Çalak, Erdoğan. “Erdoğan Çalak, Küresel Sistemde İnsan Kalmak Adlı Kitabını Anlattı.” Habertürk, 2017. Aşk, anneleştirme ve bakım ihtiyaçları üzerine söyleşi.
- Özdemir, Dilşad Foto, Burak Karakök ve Songül Yalçın. “Kanlı Kusma ile Ortaya Çıkan Yapay Bozukluk / Bakım Verenin Yapay Bozukluğu: Olgu Sunumu.” Türk Psikiyatri Dergisi, 31(2), 2020, s. 137–142.
- Burton, M. Caroline, Mark B. Warren, Maria I. Lapid ve J. Michael Bostwick. “Munchausen Syndrome by Adult Proxy: A Review of the Literature.” Journal of Hospital Medicine, 10(1), 2015, s. 32–35. DOI: 10.1002/jhm.2268. (Yetişkin mağdurlara ilişkin 13 olguluk derlemenin özgün kaynağı.)

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

Hakkında daha ayrıntılı: Hayalet İplikfilmpsikolojiHatice Keltek

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Celalettin Can Ekolojik kriz üzerine (1)

TÜRKİYE'DEN SESLER

Özgür Uyanık Paraguay'da banka krizi: Devlet başkanı tutuklandı

TÜRKİYE'DEN SESLER

Vahap Uluç Yapay zekâ ve hayatın anlamı

TÜRKİYE'DEN SESLER

Dr. Osman Gazi Kandemir Din, yeni jeopolitik rekabetin araçlarından biri hâline geldi

İlgili Haberler
Makroekonomi Tarihi mahallede mesleğini 54 yıldır yaşatıyor: Benden sonra kim yapacak? Yeni Şafak Ekonomi · 11 dk önce Makroekonomi Kısa haberler Independent Türkçe · 31 dk önce Makroekonomi CoreWeave, Teksas Valisi seçilen Hinojosa ile anlaşma arıyor Investing Ekonomi · 34 dk önce Makroekonomi AK Partili İnan’dan Özgür Özel’e rüşvet suçlaması: İzmir’den uzak dur Independent Türkçe · 1 saat önce Makroekonomi Bakan Şimşek'ten Orta Doğu mesajı: "Bölge artık eskisi gibi olmayacak" CNN Türk Ekonomi · 1 saat önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.