Türkiye’deki gibi Amerikan seçmeni de öncelikle cebine bakıyor
Ahmet Nazif Zorlu’nun ilk işi tekstildi. İşini bugün kursa en büyük derdi çalıştıracak eleman bulmak olacaktı. Oysa şimdilerde Zorlu Center’da güvenlik görevlisi olabilmek için torpil aranıyor.
Çarşamba öğlen Ahmet Nazif Zorlu’yu ebedi istirahatgâhına yolcu ettik. Rahmetli, Türk iş dünyasının duayenlerindendi. Emeklilik yaşı geldiğinde TOGG'un kurucularından biri oldu. Daha önce yazdığım gibi TOGG, Türkiye tarihindeki en önemli sanayi politikası projelerinden biridir. Ahmet Bey aynı zamanda Zorlu Center'ı İstanbul’un ortasına bir abide olarak yaptırdı. Bir zamanlar bu inşaatı eleştirip burası keşke orman olsaydı diyenler, şimdilerde Zorlu Performans Sanatları Merkezi’ne gidip bale izliyor. Bence karar sadece Ahmet Bey’in kendisine kalsaydı, Zorlu Center yerine bir büyük Vestel fabrikası daha yapardı. Ama iş insanları kararlarını duygusallıkla değil, piyasadaki gerçeklere göre vermek zorundadır.
Bazen semboller önemli olabiliyor
Bu yazdıklarımın bir kısmını pazartesi akşamı sosyal medyada da yazmıştım. Tabii halkımız üşenmemiş, rahmetli ile ilgili birçok hikâye paylaşmış. Birinde diyorlar ki telefonu Vestel marka olmadığı için Ahmet Bey tarafından kovulmuş. Bunu okuyunca aklıma bir anım geldi: Bir akşam Ankara'da Kore büyükelçisinin evinde yemekteydik. iPhone'umu şarj etmek için çalışanlara şarj aleti sordum. Kötü kötü bakıp yok dediler. Sonra başka bir misafirden şarj aleti bulup salondaki bir prize taktım. Bir süre sonra bir görevli gelip "Telefonunuzu vestiyere takar mısınız? Burada iPhone görünmesin" dedi. Yani bazen semboller önemli olabiliyor.
Sosyal medyadaki başka bir yorumda da bir işçiyi elini yıkarken suyu çok akıttığı için kovduğunu söylüyorlar. 90’lı yıllarda geçtiği iddia edilen bir olay. Aynı yıllarda -benim de bir dönem çalıştığım- GE’de, zamanının dünyanın en önemli iş yöneticilerinden biri olarak kabul edilen şirketin CEO’su Jack Welch fabrika ziyaretlerine baskülle gider, zorla tartıya çıkardığı işçilerden çok kilolu olanları kovarmış. Dermiş ki boğazına sahip olamayan adam benim fabrikamda da verimli çalışamaz. Bunlar eski zaman hikâyeleri. Bugün böyle bir olayın yaşanması mümkün değil. Kırk sene önceki olayları bugünün referanslarıyla değerlendirince tuhaf çıkarımlar yapmak kaçınılmaz oluyor.
Ahmet Nazif Zorlu’nun ilk işi tekstildi. İşini bugün kursa en büyük derdi çalıştıracak eleman bulmak olacaktı. Oysa şimdilerde Zorlu Center’da güvenlik görevlisi olabilmek için torpil aranıyor. Geçenlerde Ankara’da yemek yediğim bir grup sanayici, işçilerini Nepal’den getirdiklerini anlatıyordu. Hatta Çalışma Bakanlığı’nın koyduğu sınırlar olmasa neredeyse tüm çalışanlarını Nepal’den getirebileceklerini söylüyorlardı.
Bundan birkaç ay önce Ermenistan’dan benimle aynı yaşlarda bir dostumla yemek yiyorduk. “Bizde artık gençler düzenli bir işte çalışmak yerine kurye olmayı tercih ediyor,” dedi. Ermenistan’da kişi başına düşen gelir Türkiye’nin dörtte biri nispetinde ve nüfusu azalan bir toplum. Koşullar farklı ama işgücü eğilimleri aynı. Çok konuştuğumuz sanayisizleşme olgusunu sadece Çin’in aşırı rekabetinin değil, toplumsal trendlerin kaçınılmaz bir sonucu olarak da okumak lazım. Sanayi toplumunun insanlara sunduğu düzenli iş ve öngörülebilir hayat vaadi, giderek daha az karşılık buluyor.
OECD’nin dünyada okuma alışkanlıklarını takip eden çalışmaları var. ABD’de lise son sınıf öğrencileri arasında, zorunlu tutulmadan her gün kitap veya gazete okuyanların oranı 1979’da %60’ken, 2004’te %39’a, bugün %14’e düşmüş. Makul bir uzunluktaki metni okumak yerine kısa videolar izleyen bir kişinin herhangi bir konuyu tam manasıyla anlayabilmesi mümkün değil.
Modern demokrasiyi ayakta tutan orta sınıfın üzerine kurulduğu iki kaide vardı: Birincisi, düzenli çalışılabilecek, sık sık değiştirilmeyen ve haftanın her çalışma günü olan bir iş sahibi olmak; ikincisi, çevrenizde olup bitenle ilgili şöyle böyle de olsa bilgi sahibi olabilecek kadar okuma alışkanlığı edinmek. Gördüğünüz gibi ikisi de küresel ölçekte ortadan kalkıyor.
Türkiye’deki gibi Amerikan seçmeni de öncelikle cebine bakıyor
Son iki haftadır dünyanın birçok yerinden gelen seçim sonuçlarının liberal düşünceyi savunan kesimleri sevince gark ettiğini gözlemliyorum. Oysa Brezilya’da seçimi kazanan Lula’nın 81 yaşında dördüncü kez devlet başkanı olarak and içtikten sonra yaptığı ilk iş, seçimdeki rakibi hakkında yakalama emri çıkarmak oldu. Alın size demokrasi! Sırbistan’da seçimi kazanan “öğrenci listesi”nin, eski devlet başkanı Aleksandr Vucic’e muhalif olmak dışında hiçbir özelliği olmadığı gibi iktidarda ne yapacaklarına dair bir fikri de yok. Bu hafta Trump’ın başında olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre seçimlerinde uğradığı hezimetin esas müsebbibi ise ABD’de artan mazot fiyatları. Aynı Türkiye’deki gibi Amerikan seçmeni de öncelikle cebine bakıyor. Demokrasi, yolsuzlukla mücadele, küresel istikrar gibi konular orta sınıfın kaybolmaya yüz tuttuğu toplumlar için lüks.
Cenaze çok kalabalıktı. Yağan rahmetin etkisiyle çadırlara sıkıştık. Rastladığım birçok tanıdık artık yurt dışına yerleşmiş ya da Londra’dan “gelip gidiyor.” Oralarda aradıklarını buluyorlar mı? Sanmıyorum. Belki de geçenlerde aramızdan ayrılan modacı Karl Lagerfeld’in 2008’de söylediği şu söze kulak vermek lazım: “İçinde yaşadığın zamanı eleştirmeye başladığında, zamanın geçmiş demektir!”
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.