Antalya’da düzenlenecek COP31’e sayılı günler kaldı. İklim diplomasisinin gündeminde yeni hedeflerden çok, bugüne kadar verilen sözlerin nasıl hayata geçirileceği var. Çünkü dünya artık iklim hedefi açıklamakta güçlük çekmiyor. Asıl sorun, bu hedefleri yatırımlara, üretim süreçlerine ve ekonomik politikalara dönüştürmekte. Londra İklim Haftası’ndan New York’a uzanan hazırlık sürecinde de bu arayış öne çıktı. Türkiye’nin COP31 başkanlığı kapsamında şekillenen eylem gündemi, müzakerelerle iş dünyasının uygulama kapasitesi arasında köprü kurmayı hedefliyor. EY Türkiye Şirket Ortağı ve Sürdürülebilirlik Hizmetleri Lideri Ece Sevin, yaklaşık 20 yıllık sürdürülebilirlik deneyimiyle bu süreci yakından izliyor. Sevin’e göre Antalya’nın başarısı, zirve sonunda yayımlanacak karar metninin ne kadar iddialı olduğundan çok, bu kararların uygulama gündemiyle ne ölçüde örtüştüğüne bağlı.
“Benim için mesele stratejiyi açıklamak ya da hedef koymak değil. Sözle eylem arasındaki köprünün ne kadar güçlü kurulduğunu görmek. COP31’in sonunda müzakerelerden çıkan kararlarla eylem gündeminin çıktıları birbirini destekliyorsa başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz. Aralarında bir uçurum varsa, bunu başarı olarak değerlendiremeyiz” diyor Sevin.
Elektrifikasyon doğru hedef, ancak kömür meselesi masada
COP31’in öne çıkan başlıklarından biri elektrifikasyon. Sevin, bu tercihi doğru bulmakla birlikte hedefin içinin doldurulması gerektiğini vurguluyor: “Elektrifikasyon önemli ve yerinde bir hedef. Ancak temiz enerji üretimi, gelişmiş şebeke altyapısı ve depolama sistemleriyle desteklenmesi gerekiyor. Bunlar olmadan elektrifikasyonun tek başına yeterli olacağını söyleyemeyiz.” Sevin’e göre zirvenin eksik kalabilecek başlıklarından biri kömürden çıkış politikası. Uluslararası müzakerelerde bu konuda net bir karar alınmasının kolay olmadığını belirtiyor. Buna karşılık temiz enerjiyle desteklenen elektrifikasyonun kömür bağımlılığını azaltabilecek önemli bir adım olduğuna dikkat çekiyor. Bir diğer kritik konu ise ölçülebilirlik. Ece Sevin’in yorumları şöyle: “Elektrifikasyon için sayısal bir hedef belirlediğinizde ilerlemeyi takip edebilirsiniz. Ancak iklim eğilimlerini geliştirmek gibi bir hedef koyduğunuzda neyi, nasıl ölçeceğinizi de açıklamanız gerekiyor. Her taahhüdün sorumlusu, takvimi ve ölçüm yöntemi belli olmalı.”
Önemli olan, iklim taahhütlerinin yatırım ve üretime yansıması
Sevin’in özel sektöre yönelik uyarısı oldukça net. Şirketlerin zirvede görünür olmasının, iklim dönüşümüne katkı sundukları anlamına gelmediğini düşünüyor: “Yeşil alanda çok sayıda şirketin gösterişli stantlarını, büyük logolarını göreceğiz. Ama burası bir ticaret fuarı değil. Şirketler iklim hedefleriyle uyumlu stratejiler ve taahhütler açıklamıyorsa, bunları uygulamaya taşımıyorsa stantların büyüklüğünün hiçbir anlamı yok.” Sevin, özel sektörün COP31 hazırlıklarına aktif biçimde katıldığını, ancak bu katılımın gerçek değerinin zirve sonrasında anlaşılacağını söylüyor ve ekliyor: “Önemli olan şirketlerin müzakere kararlarını kendi yatırım ve üretim planlarına ne kadar yansıtabildiği"
KOBİ’leri dönüştürmeden ekonomiyi dönüştüremeyiz”
Sevin’in üzerinde özellikle durduğu konu, küçük ve orta ölçekli işletmelerin dönüşüm sürecindeki yeri. Büyük şirketlerin finansal kaynaklara, uzman insan gücüne ve veriye erişim açısından avantajlı olduğunu hatırlatan Sevin, KOBİ’lerin ise çok farklı koşullarda mücadele ettiğini anlatıyor: “Türkiye’deki işletmelerin yaklaşık yüzde 99’u KOBİ. Onları dikkate almadan bir dönüşümden söz edemeyiz. Büyük şirketler kendi operasyonlarını dönüştürmek için önemli adımlar attı. Ancak bugün çevresel etkilerin önemli bölümü tedarik zincirinde ortaya çıkıyor. KOBİ’ler de bu zincirin parçası.” KOBİ’lerin kısa vadeli nakit akışı ve ayakta kalma mücadelesi nedeniyle sürdürülebilirliği ek bir maliyet olarak görebildiğini belirten Sevin, asıl meselenin farklı olduğunu söylüyor: “Bir işletmenin faaliyet gösterdiği bölgede suya erişimi tehlikeye giriyorsa, belki birkaç yıl sonra orada üretim yapamayacak. Bugünden teknolojisini değiştirmeyi, tesisini taşımayı veya iş yeniden düşünmeyi değerlendirmesi gerekiyor. Benim sürdürülebilirlikten anladığım, o şirketin hayatta kalma planı.”
Sevin'e göre bu nedenle KOBİ'lerin öncelikle kendi risklerini tanıması gerekiyor. Enerji ve su tüketimini ölçmek, üretim süreçlerindeki kayıpları belirlemek, faaliyet gösterilen bölgenin iklim risklerini değerlendirmek, dönüşümün ilk adımları olabilir.
"Bazen gerçekten bir Excel tablosuyla başlanabilir. Ne kadar enerji, ne kadar su tükettiğinizi bilmek bile önemli. Ölçmediğiniz kaybın farkına varamazsınız. Oysa verimlilik potansiyelini gördüklerinde şirketler çoğu zaman kendileri de şaşırıyor" diyor Sevin.
"Finansman var, mesele kimin erişebildiği"
İklim finansmanı tartışmalarında Sevin'in dikkat çektiği önemli bir ayrım var: Sermayenin bulunması ile sermayeye erişebilmek aynı şey değil: "Finansmana erişim dediğimizde mesele her zaman kaynak bulunamaması değil. Sermaye var. Önemli olan bu sermayeden kimin, nasıl yararlanabileceği. Yatırımcı güven duymak istiyor. Önüne gelen projenin uygulanabilir, ölçülebilir ve takip edilebilir olduğunu görmek istiyor."
Sevin küçük ölçekli projelerin bir araya getirilerek yatırım yapılabilir büyüklüğe ulaştırılmasını, teknik danışmanlık ve kapasite geliştirme çalışmalarını önemli buluyor. Ancak şirketlerin sürekli dışarıdan danışmanlık alarak ilerlemesini de kalıcı bir çözüm olarak görmüyor. KOBİ’lerin zaman içinde kendi veri toplama, risk değerlendirme ve proje geliştirme kapasitelerini oluşturması gerektiğini vurguluyor. Finans kuruluşlarının dönüşümdeki rolünü ise “sopa ve havuç” benzetmesiyle anlatıyor: “Finans sektörü bazen şirketlerden zorunlu iyileştirmeler bekliyor, bazen de ilerleme sağlayanlara daha avantajlı finansman koşulları sunuyor. Bu nedenle dönüşümün en önemli itici güçlerinden biri.”
“Yavaşlama lüksümüz yok”
Jeopolitik gerilimler, ekonomik belirsizlikler, güvenlik ve teknoloji riskleri, iş dünyasının önceliklerini değiştiriyor. Sevin, sürdürülebilirlikte son yıllarda yakalanan ivmenin küresel ölçekte yavaşladığını gözlemliyor. Ancak bunun kalıcı bir geri dönüş anlamına gelmediğini düşünüyor. “İş dünyasında sürdürülebilirlik gündeminin hızında bir yavaşlama görüyorum. Ama bunu bir duruş olarak değerlendirmiyorum. Artık geriye dönüş olacağını sanmıyorum. Sorun şu ki doğanın getirdiği riskler çok hızlı büyüyor. Bizim aslında yavaşlama lüksümüz yok.”
COP31’in bu açıdan önemli bir fırsat olduğunu belirten Sevin, Antalya’dan çıkacak sonuçlara ilişkin beklentisini ise tek bir noktada topluyor: Uygulama.
Sürdürülebilirlik artık CFO’nun masasında
Sevin’in 20 yıllık meslek hayatında gözlemlediği en önemli değişimlerden biri, sürdürülebilirliğin şirketlerdeki muhataplarının değişmesi: “Eskiden daha çok kurumsal iletişim ekipleriyle konuşurduk. Sürdürülebilirlik raporunun tasarımı, yönetim kurulu başkanının fidan dikerken çekilen fotoğrafı gündemdeydi. Bugün ise yönetim kurullarıyla ve CFO’larla konuşuyoruz. Bence asıl ilerleme burada.” Sevin, 2050 için net sıfır hedefi açıklayan bir şirketin bu hedefe ulaşmak için 2030’da yapması gereken teknolojik yatırımı finansal planına yansıtmamasını ciddi bir sorun olarak görüyor: “Bir şirket karbon emisyonunu açıklayabilir. Ama yönetim kurulu için o rakamın tek başına ne ifade ettiği belirsiz olabilir. Karbon maliyetini, yatırım ihtiyacını, finansal tabloya etkisini ortaya koyduğunuzda mesele değişiyor. Finansal olmayan veriyi finansal veriye dönüştürmek gerekiyor.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.