Bazı hayat hikâyeleri vardır, bir insanı anlatırken bir ülkenin tarihini de anlatır. Meriç Sümen’in hikâyesi bunlardan biri. Bolşoy Tiyatrosu’nda Giselle’in başrolünü üstlenen ilk yabancı prima balerin olmak, dünya sahnelerinde bir Türk kadını olarak iz bırakmak, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü olarak sanatın yönetiminde sorumluluk üstlenmek... Bunların her biri başlı başına büyük bir başarı. Meriç Sümen’in hikâyesini bugün yeniden anlatmaya değer kılan başka bir şey daha var: Bütün bu başarıların ardından, yıllar sonra yeniden sahneye çıkma heyecanını koruyabilmesi. Çünkü hayatın belli bir döneminden sonra insanlardan, özellikle de kadınlardan, yavaşlamaları, geri çekilmeleri, yerlerini başkalarına bırakmaları bekleniyor. Oysa üretmenin, yaratmanın, deneyimlerini paylaşmanın bir yaşı yok. Yönetmen Deniz Gürgen Atalay’ın 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan “Prima Ballerina Meriç” belgeseli de bir sanatçının geçmişte neler başardığından hareket ederek, bugün hâlâ neler yapabildiğini anlatıyor. Deniz Gürgen Atalay ile Meriç Sümen’in hayatını, belgeselin ortaya çıkışını, Türkiye’nin sanat hafızasını ve kadınların yaş aldıkça görünmezleşmesine karşı sanatın sunduğu güçlü cevabı konuştuk.
Bir dönüşün hikâyesi
Belgeselin çıkış noktası, Meriç Sümen’in yıllar sonra Kuğu Gölü balesinde Kraliçe rolüyle yeniden sahneye çıkacak olması. Deniz Gürgen Atalay için Meriç Sümen, kamera karşısında tanıştığı bir sanatçı değil. Uzun yıllardır tanıdığı, aile dostu olarak hayatında yer alan, sanatına ve çalışma disiplinine hayranlık duyduğu bir isim. Bu yakınlık, belgeselin anlatım dilini de belirlemiş. Gürgen Atalay, “Onun olağanüstü sanat yolculuğunu, bugün devam eden bir sahne hazırlığının içinden anlatma fikri beni çok heyecanlandırdı” diyor. Ortaya çıkan film, geçmişin büyük başarılarını sıralayan klasik bir sanatçı portresinin ötesine geçiyor. Bir insanın sanatla kurduğu ilişkinin yıllar içinde nasıl değiştiğini, ama neden hiç sona ermediğini anlamaya çalışıyor: Gençliğinde bedenine kusursuz biçimde hâkim olan bir balerinin, yıllar sonra aynı sahneye farklı bir bedenle, ancak çok daha zengin bir deneyimle dönmesi... Gürgen Atalay bu değişimi şöyle anlatıyor: “Gençliğinde dans ettiği rolleri bugün aynı biçimde gerçekleştiremeyeceğini biliyor. Ancak bir karakteri duruşuyla, bakışıyla, beden diliyle ve yılların kazandırdığı yorum gücüyle yaşatmaya devam ediyor.” Gürgen Atalay, gençliğin fiziksel olanakları azalırken deneyimin, birikimin ve yorum gücünün kazandırdıklarının neden yeterince konuşulmadığını sorgularken, Meriç Sümen’in sahneye dönüşü, bu soruya güçlü bir cevap veriyor.
Zarafetin görünmeyen bedeli
Deniz Gürgen Atalay, Meriç Sümen’in hayatını yakından izledikçe, görünmeyen emeğin önemini daha iyi kavradığını anlatıyor: “Seyirci çoğu zaman tamamlanmış bir performansla karşılaşıyor; oysa o performansın arkasında her gün yeniden başlayan çalışmalar, bedensel sınırlarla mücadele, göz ardı edilemeyecek bir yorgunluk, sakatlıklar ve yaşamın bütününü sanatın gerektirdiklerine göre düzenlemek var.” Aslında bu, kadınların başarı hikâyelerinde sık karşılaştığımız bir eksiklik. Sonuca odaklanıyoruz. Ödülleri, unvanları, ulaşılan makamları konuşuyoruz. Oysa oraya gelene kadar yapılan seçimler, vazgeçilenler, verilen mücadeleler çoğu zaman anlatının dışında kalıyor. Meriç Sümen’in hikâyesi, başarının ardındaki gündelik emeği hatırlatıyor. Gürgen Atalay’ın özellikle vurguladığı gibi, sanata adanmış bir hayatın zorlukları kadar insana verdiği güç ve yaşama sevinci de var.
Cumhuriyet’in sanat hafızası bir insanın bedeninde yaşıyor
Belgeselin önemli bir başka boyutu, Meriç Sümen’in kişisel hikâyesi üzerinden Türkiye’nin bale tarihine bakması. Bir Türk kadınının dünyanın en önemli bale sahnelerinden birinde başrol üstlenmesi, ardından ülkesinde sanatın yönetimine kadar yükselmesi, Türkiye’nin sanat tarihinde kadınların açtığı yolları da gösteriyor. Deniz Gürgen Atalay, tarih ve sinema ilişkisini akademik olarak da çalışan bir yönetmen. Bu nedenle belgeseli, bir sanatçının yaşamını kayıt altına almanın ötesinde, sinemanın tarih yazımına nasıl katkıda bulunabileceği üzerinden değerlendiriyor. Gürgen Atalay’ın çekimler sırasında en çok etkilendiği konulardan biri de Meriç Sümen’in genç dansçılarla kurduğu ilişki olmuş. Bir kuşaktan diğerine aktarılanın teknik bilgiyle sınırlı olmadığını, çalışma disiplini, sahneye duyulan saygının da bu aktarımın parçası olduğunu söyleyen Gürgen Atalay, bu noktada önemli bir eksikliğe dikkat çekiyor: “Bu aktarımın kişisel çabalarla sınırlı kalmaması; kurumsal hafıza, arşiv çalışmaları ve sanatçıların deneyimlerini paylaşabilecekleri sürekli imkânlarla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.” Bu cümle, belgeselin belki de en önemli toplumsal mesajlarından birini taşıyor: Bir ülkenin sanat birikimi, o birikimi yaratan insanların kişisel çabalarına bırakılamayacak kadar değerli.
Bir hayatın bıraktığı iz
Deniz Gürgen Atalay daha önce çocuk işçiliği, göç ve güvencesizlik gibi toplumsal meseleleri belgesellerine taşımış bir yönetmen. İlk bakışta bir balerinin hayatını anlatmak, bu konulardan farklı bir tercih gibi görünebilir. Oysa Gürgen için ortak nokta, gerçek insanların hikâyeleri üzerinden yaşadığımız dünyayı anlamak.
Meriç Sümen’in hayatı da sanat, kadınların toplumsal konumu, Cumhuriyet tarihi, emek, yaş alma ve kuşaklar arası dayanışma gibi birçok konuyu bir araya getiriyor.
Gürgen Atalay, belgeselin izleyicide bırakmasını istediği duyguyu anlatırken özellikle genç kuşaklara işaret ediyor. Bir Türk kadınının uluslararası sahnelerde büyük başarılar kazanmasının, kendi hayallerine inanmaya çalışan gençler için güçlü bir örnek olduğunu düşünüyor.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.