Değişmez gibi görünen bir siyasi sınıf Demokrasi, görmezden gelemeyeceğimiz sorunlarla karşı karşıya kalıyor Demokrasinin aşınmasına karşı iki önlem
Siyasete giren kişi veya partiler, girişimleri kendilerine seçimi kaybettirecekse bu tür girişimlerde bulunmaktan uzak duruyorlar. Tüm hayatlarını meslek olarak siyasete verenler, görevlerini korumak için demokrasinin kurallarının kendilerini kollayacak şekilde aşındırılmasına itiraz etmeyebilirler.
Siyasette merkez yok olmaya doğru ilerliyor. Fransa’da gelecek yıl yapılacak seçimden aşırı sağdan Marine Le Pen’in galip çıkması bekleniyor. Başkanlık yanında, partinin parlamentoda çoğunluğu kazanması da pek şaşırtıcı olmayacak. Le Pen ile rekabette öne çıkan isim ise aşırı sol siyaset alanında adını duyuran Jean-Luc Mélenchon. Almanya’da ise Alternative für Deutschland hareketinin ulusal seçimlerden de galip çıkması olanak dışı değil. Nazi döneminin Almanya’da yaptığı kötülüğü iyi bilen Alman devlet yetkilileri Nazilere karşı çıkmayan aşırı sağ siyasal hareketlere karşı ihtiyatlı davranmak istiyorlar. Dolayısıyla zaman zaman andığımız partiyi kapatmaktan dahi söz etmelerine rağmen, henüz bu kadar sert bir adım atmış değiller. İtalya’da aşırı sağ temsilcisi olarak göreve gelen Giorgia Meloni’nin merkez siyasete dönük gözüken bir program benimsemesi nedeniyle eleştirildiği ifade edilmekle kalmıyor, bir sonraki seçimi kaybedebileceğinden dahi söz ediliyor. Amerika’ya bakacak olursanız, olay daha da ciddileşiyor. Donald Trump hemen her kuralı zorlayarak otoriter bir yönetim kurmaya çalışıyor. İşin ilginç tarafı, demokrasi aşığı olduğunu iddia eden Amerikalıların önemli bir kesimi başkanı destekliyor. Her iyi gördüğünü başkana atfederken, göçü ve her türlüsünü komünizmle bir tuttuğu sol düşünceyi suçlamaktan çekinmiyor.
Değişmez gibi görünen bir siyasi sınıf
Ne dersiniz? Acaba siyasette geçici bir olgu ile mi karşılaşıyoruz yoksa siyasetin niteliği mi değişiyor? Muhtemelen her iki olgu bir arada yürüyor. Macaristan’da Orbán’ın seçimleri kaybetmesi, Vučić’in benzer bir kader yaşaması, Trump’ın desteğine rağmen Bolsonaro’nun seçimde yenilmesi olayın geçici olduğunu düşündürtüyor ama birçok ülkede de aşırılığı temsil eden siyasi akımların yükseldiğini, bilhassa aşırı sağın ciddi mesafeler katettiğini görünce, siyasette köklü bir değişiklik yaşandığını söylemek yerinde bir teşhismiş gibi görünüyor. Galiba olgulardan her birinin bir oranda geçerli olduğuna hükmetmek daha doğru bir yaklaşım.
Eski dönemlerde insanlar bir süre siyaset yaptıktan sonra kaybedip çekiliyorlar ve başka işlerle meşgul oluyorlardı. Günümüzde ise toplumları yöneten ve değişmez gibi görünen bir siyasi sınıftan dahi söz etmek mümkün. Bu siyasi sınıf, kendilerinin yerini çocuklarının (ve bazı durumlarda eşlerinin) almasını istiyor, iş adamlarıyla gayet yakın ilişki kuruyor ve böylece seçimde kaybederlerse, tekrar siyasete dönmeden önce iyi gelir getiren bir işin kendilerini beklemesini istiyor. Zaten yüksek gelir düzeyine oldukça alışkınlar, onun devamını istiyorlar. Her toplumda yaygın olmadığı muhakkak ama çoğu zaman bu zümrenin yozlaşmış olduğu da düşünülüyor.
Demokrasi, görmezden gelemeyeceğimiz sorunlarla karşı karşıya kalıyor
Siyasete hâkim olduğunu iddia ettiğimiz ve muhtelif zaaflar sergilediğini ileri sürdüğümüz siyasi sınıf bir yana, demokrasinin görmezden gelemeyeceğimiz bazı sorunlarla karşılaştığını da itiraf etmemiz sanıyorum zorunlu. Söylemeye gerek bile yok, demokratik siyasette kişinin veya partinin başarılı olması için seçim kazanması gerekiyor. Seçimi kazanmak için kazanacak sayıya ulaşan bir seçmen koalisyonu oluşturmak gerekiyor ki bu da ancak çıkarları birbiriyle pek uyuşmayan tarafların desteğini alarak mümkün olabiliyor. Bir kişiyi veya partiyi destekleyen her seçmen grubu kısa vadede kendisinin bazı isteklerinin karşılanacağını, yani kendisinin memnun edileceğini düşünüyor. Bu durumda her kişiye veya partiye düşen görev, herkesi bir derece memnun edecek bir siyaset izlemektir.
Dikkatli bir okuyucu karşımızda aşılması güç bir demokrasi sorunu olduğunu hemen idrak edecektir. Seçim kazanmak isteyen kişi veya kadro, seçmenin hiçbir kesiminin onaylamadığı bir siyaseti savunamaz. Bu noktada somut bir örnekten ilerlemek yararlı olabilir. Bütün Avrupa ülkelerinde ve Birleşik Amerika’da son yıllarda yaşanan refahı mümkün kılan olguların başında bu ülkelere yönelen göç olduğunu söylemek yanlış olmaz. Göç bir yandan ucuz iş gücü sağlayarak, diğer yandan başkaları tarafından iyi yetiştirilen elemanlara el koymak suretiyle refah artışına önemli katkı sağlamıştır. Buna karşılık, şu sıralarda göreve seçilerek gelenler göç olgusu lehine konuşmamayı şiar edinmiş gözüküyorlar. Bilindiği gibi, göçmenler emek sağlamaktan öteye göç ettikleri ülkelerde kendi kültürel varlıklarını da sürdürmek istemekte ve tamamen yerlileşmeyi kabul etmemektedirler. Bu durum karşısında, göç yandaşı olan siyasetçilerin bile hâlihazırdaki göçmenleri korumaktan öteye bir şey yapmadıkları dikkati çekmektedir. Hemen hepsi, ülkelerine göç etmeyi zorlaştıran adımlar atılmasını destekliyorlar. Göreve seçimle gelenlerden hiçbiri kitlelerin karşısına çıkıp da refahı göçmenlere borçlu olduklarını söyleyecek kudreti kendinde bulamamakta, ülkelerine göçü kolaylaştıracak adımlar atmaktan ısrarla kaçınmaktadır.
Böylece demokrasinin temel bir zaafını da tanımlamış bulunuyoruz: Siyasete giren kişi veya partiler eğer girişimleri kendilerine seçimi kaybettirecekse, bu tür girişimlerde bulunmaktan uzak duruyorlar. Özellikle siyaset bir mesleğe dönüştüğü ve seçilen kişilerin görevde kalmaya fazlasıyla değer verdiği ortamlarda başka türlüsü zaten düşünülemez. Bu temayül demokrasinin aşınmasına başka türlü bir katkıda da bulunuyor. Tüm hayatlarını meslek olarak siyasete verenler görevlerini korumak için demokrasinin kurallarının da kendilerini kollayacak şekilde değiştirilmesine, daha doğrusu aşındırılmasına itiraz etmeyebilirler. Bir örnek aranacak olursa, en kolay örnek Amerika’da Trump’ın yaptıklarına bakmaktır. İlginçtir ki demokrasinin kalitesini daha da ileriye götürdüğü gerekçesini kullanan Trump, gerek kendisinin gerek haleflerinin gücü sınırsız kullanmaları için geleneksel Amerikan demokrasisinin koyduğu sınırları aşmaya çalışmakta, bazen de yol bulmaktadır. Amerika çok uzak, bize benzemez diyenler kendi ülkelerine daha yakından bakarak oldukça inandırıcı örnekler bulabilirler.
Demokrasinin aşınmasına karşı iki önlem
Geleneksel demokrasinin aşınmasını inceleyen bu tahlildeki gelişmeleri önleyecek yollar bulunabilir mi? Her türlü tedavinin sınırları olduğunu hatırlamakla birlikte, iki yöntem akla geliyor. Bunlardan ilki günümüzde birçok toplumda da tartışılan hizmet süresinin kısıtlanmasıdır. Hizmet süresinin kısıtlanması siyasi seçkinlerin dolaşımını hızlandıracağı gibi, bir siyasi sınıfın oluşmasını da bir ölçüde denetim altında tutabilir, hatta engelleyebilir. İkinci önlem, yerel yönetimlerin karar alanlarını genişletmek, onları daha güçlü kılmaktır. Çoğu zaman toplumlar çok büyümekte ve kendi içlerinde birbirinden farklı yapıları ve çıkarları barındıran bir görünüm kazanmaktadırlar. Böyle bir durumda, merkezî hükümetlerin herkesi bir ölçüde memnun edecek siyasi çözümler üretmeleri güçleşmektedir. Gücün daha alt birimlere aktarılması, her birimin daha az sayıda güçle ve dolayısıyla çatışma ile uğraşmasını sağlayacaktır. Hemen belirtelim ki, önerilen her çözümün eksik veya aksayan yönleri olacaktır. Örneğin, hizmet süresini kısıtladığınız zaman, birikim veya tecrübe türünden değerleri de ihmal etmiş olabilirsiniz ama bu değerlerden yararlanmayı öngören yöntemler bulunabilir. Fakat her zaman geçerli olan husus, önerilen her çözümün diğer bazı problemleri de beraberinde getireceğidir.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.