1 Kasım 2026, Pazar · 14:33 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Ömrümüzün en kötü zamanlarını mı yaşıyoruz?

Bir siyasetçi hakkında taciz iddiası ortaya çıkıyor. Kimileri hemen hesap sorulmasını istiyor, kimileri önce suçlanan kişinin hangi siyasi tarafta olduğuna bakıyor. Birkaç gün sonra başka bir skandal patlıyor. Öncekini u…

Türkiye'de siyasetçiler hakkında gündeme gelen taciz ve yolsuzluk iddiaları, dünyanın başka yerlerinde ortaya çıkan istismar dosyaları, savaşlar, cinayetler… İnsan bütün bunları takip ettikçe ister istemez düşünüyor: Ömrümüzün en kötü zamanlarını mı yaşıyoruz?

Beni olayların kendisi kadar, insanların bunlar karşısındaki davranışları da düşündürüyor.

Bir siyasetçinin adı ciddi bir suçlamaya karıştığında önce iddianın ne olduğunu değil, kişinin hangi partiden olduğunu merak ediyoruz. Bizim desteklediğimiz taraftansa masumiyet karinesini hatırlıyoruz. Karşı taraftansa mahkeme kararını beklemeye pek gerek duymuyoruz.

Oysa suçlamanın ağırlığı, kişinin siyasi kimliğine göre değişmez. İddianın araştırılması da suçlanan kişinin haklarının korunması da aynı derecede önemli.

İşin garip tarafı, bu ayrımı hep başkalarının yaptığını düşünüyoruz.

Kendimize geldiğinde ise çoğumuzun bir mazereti hazır.

Bu tutum yalnızca siyasete özgü değil. İş dünyasında, kamu kurumlarında, ailelerde, dinî topluluklarda da karşılığı var. Bazen bir kurumun itibarı, haksızlığa uğradığını söyleyen insanın yaşadıklarından daha önemli hâle geliyor. Güçlü birinin sözüne kolayca inanılırken sıradan bir insan kendisini anlatabilmek için yıllarca uğraşabiliyor.

Jeffrey Epstein dosyası bunun dünyadaki en ağır örneklerinden biri.

Çocukların ve genç kadınların istismar edildiği bu olayda yalnızca işlenen suçlar değil, Epstein'ın serveti, çevresi ve ilişkileri de yıllardır tartışılıyor. ABD Adalet Bakanlığının 2026'da yayımladığı milyonlarca sayfalık belgeyle tartışmalar yeniden büyüdü.

Belgelerde adı geçen herkesin suçlu olduğunu söylemek mümkün değil. Bir insanla tanışmış olmak, onun işlediği suçlara ortak olmak anlamına gelmez. Beni asıl ilgilendiren, istismarların uzun yıllar devam edebilmiş olması.

Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinde, bunca hukuk kurumu ve denetim mekanizması varken mağdurlar neden zamanında korunamadı?

Bu sorunun cevabını yalnızca Amerika'da aramıyorum.

Bizim memlekette de ahlakın sözü çok edilir. Kul hakkından, merhametten, dürüstlükten, adaletten uzun uzun bahsederiz. Konuşmaya gelince herkes haklının yanında, haksızlığın karşısındadır.

Gündelik hayat biraz daha karışık.

Bir tanıdığımızın işini kolaylaştırmak için başkasının sırasını görmezden gelebiliyoruz. Yakınımızın yaptığı yanlışı açıklamaya çalışırken sevmediğimiz birinin aynı davranışına tahammül edemiyoruz.

Kul hakkına ilişkin hassasiyetimiz, bazen hak sahibinin kim olduğuna göre değişiyor.

Oysa insanın dürüstlüğünü anlamak için ne kadar ahlak anlattığına değil, kendisine avantaj sağlayacak bir haksızlıkla karşılaştığında ne yaptığına bakmak yeterli.

Bu düşünceler arasında aklıma sık sık geçmiş geliyor. Yaşlı kuşaklardan da duyuyoruz: Eskiden insanlar daha dürüsttü, komşuluk başkaydı, kimse kimsenin hakkını yemezdi.

Hafızamız geçmişe pek cömert davranıyor.

Hangi geçmişten söz ediyoruz?

İnsanların köle olarak alınıp satıldığı, çocukların madenlerde çalıştırıldığı, kadınların birçok ülkede oy kullanamadığı geçmişten mi?

Tarih kitaplarını biraz karıştırınca eski dünyanın da pek temiz olmadığı anlaşılıyor. Güçlülerin ayrıcalıkları, savaşlar, sürgünler, katliamlar, yoksulluk ve hastalıklar insanlığın uzun geçmişinin bir parçası.

İki dünya savaşında milyonlarca insan öldü. Toplama kampları kuruldu. Şehirler yıkıldı. Atom bombaları kullanıldı.

Bugün insanlık suçu kabul edilen kölelik, geçmişte birçok devletin hukuk düzeninde yer alıyordu.

İnsanlık bazı konularda gerçekten ilerledi. Çocukların, kadınların ve çalışanların hakları genişledi. Hastalıkların tedavisinde büyük gelişmeler yaşandı. İnsan ömrü uzadı.

Geçmişi bütünüyle güzel hatırlamak, o dönemde acı çeken insanları unutmak anlamına da gelebiliyor.

Bunları düşününce bugünün tarihin en kötü dönemi olduğundan emin olamıyorum.

Yine de geçmişin acılarını bugünün felaketlerine teselli olarak sunmak bana anlamsız geliyor. Gazze'de çocuğunu kaybeden bir anneye 2. Dünya Savaşı'nda daha fazla insanın öldüğünü söylemenin ne faydası var?

Önemli olan, geçmişten bugüne ne kadar yol aldığımız kadar, öğrendiklerimizle ne yaptığımız.

İnsanlık artık uzaya araç gönderebiliyor. Birçok hastalığın nedenini araştırıyor. Dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde konuşuyor. Yapay zekâ, çalışma hayatını ve bilgiye ulaşma biçimimizi değiştiriyor.

Aynı dünyada milyonlarca insan yiyecek, temiz su ve güvenli barınma imkânından mahrum.

Devletler büyük bilimsel projelere kaynak ayırırken silahlanmaya da trilyonlarca dolar harcıyor.

II. Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Birleşmiş Milletler, hazırlanan insan hakları sözleşmeleri, uluslararası mahkemeler… Hepsinin arkasında yaşanan felaketlerin tekrarlanmasını önleme düşüncesi vardı.

Aradan 80 yılı aşkın zaman geçti. Gazze, Ukrayna, Sudan ve başka yerlerde savaşların bedelini yine sıradan insanlar ödüyor.

Devletlerin güvenlik kaygıları, sınır anlaşmazlıkları, tarihsel hesapları var. Bunların hepsi diplomasi masalarında tartışılıyor. O masalarda temsil edilmeyen milyonlarca insan ise alınan kararların sonuçlarıyla yaşıyor.

Bir savaşın mağdurlarına gösterilen ilginin, o ülkenin siyasi önemine veya hangi devletle ittifak yaptığına göre değişmesi de ayrı bir sorun.

Bir çocuğun öldürülmesine karşı çıkmak için o çocuğun hangi milletten olduğunu bilmeye ihtiyacımız olmamalı.

Küresel siyasette eleştirdiğim bu tutarsızlığın küçük örnekleriyle Türkiye'de de karşılaşıyorum.

Bir kamu kurumunda işi olan vatandaşı düşünelim. Yapması gereken ilk şeyin dilekçe vermek değil, içeride bir tanıdık bulmak olduğuna inanıyorsa ortada yalnızca bürokratik bir mesele yok.

Bir genç, iyi eğitim almanın ve çok çalışmanın yetmeyeceğini, bir yerlere gelebilmek için çevre edinmesi gerektiğini düşünüyorsa bunun ülkenin geleceğiyle doğrudan ilgisi var.

İnsanlar kuralların herkese eşit uygulanmadığına inandıklarında kendi işlerini de kişisel ilişkilerle çözmeye yöneliyor. Sonra aynı düzenin bozukluğundan şikâyet ediyorlar.

Burada hepimizin biraz payı olabilir.

Elbette Türkiye, yalnızca yanlış yapan insanlardan oluşmuyor. Hakkı olmayan bir şeyi istemeyen, işini düzgün yapan, çevresindeki baskılara rağmen dürüst kalmaya çalışan çok sayıda insan tanıyoruz.

Asıl merak ettiğim, böyle insanların neden bazen işlerini doğru yaptıkları için daha fazla zorlandığı.

Türkiye'nin geleceğini konuşurken büyüme rakamları, savunma sanayii, dış politika ve teknoloji yatırımları önemli. Bunların yanına insanların birbirine ve kurumlara duyduğu güveni de koymak gerekiyor.

Bir vatandaş mahkemeye gittiğinde hakkını alacağına inanıyor mu? Bir genç, emeğinin karşılığını bulacağına güveniyor mu? Bir insan, düşüncesini açıkladığında başına ne geleceğini hesaplamak zorunda hissediyor mu?

Bunlar da bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlatır.

Bir başka meselemiz ise suskunluk.

Bir skandal ortaya çıkıyor. Günlerce konuşuluyor. Televizyonlarda tartışılıyor, sosyal medyada herkes fikrini söylüyor. Ardından başka bir haber geliyor.

Önceki olayın ne olduğunu çoğu zaman öğrenemiyoruz.

Soruşturma tamamlandı mı?
İddialar doğrulandı mı?
Suçlanan kişi aklandı mı?
Mağdur hakkını alabildi mi?

İlk günkü öfkemizle bu soruların peşine düşme isteğimiz aynı olmuyor.

Belki de mesele biraz burada.

Hesap sormakla öfkelenmeyi birbirine karıştırıyoruz.

İnsanların suskunluğunu yalnızca duyarsızlıkla açıklayamam. Geçim derdi olan, işini kaybetmekten korkan, ailesini düşünmek zorunda kalan insanlar var. Bir kısmı da yıllardır aynı olayları yaşamaktan yorulmuş olabilir.

Fakat hak aramanın sonuç vermeyeceğine inanılan bir ülkede yanlışların ortaya çıkarılması da zorlaşır.

Herkesten kahramanlık beklemek yerine, insanların güven içinde hakkını arayabileceği kurumlara ihtiyaç var.

Peki, bütün bunlar eskisinden daha mı fazla yaşanıyor?

Bu sorunun cevabı sandığımız kadar kolay değil.

Eskiden başka bir ülkede işlenen cinayeti, yaşanan istismarı veya patlak veren siyasi skandalı hiç öğrenmeyebilirdik. Bugün birkaç dakika içinde görüntülerine ulaşabiliyoruz.

Telefonu açıyoruz. Bir savaş görüntüsü, ardından cinayet, yolsuzluk, taciz iddiası, ekonomik kriz…

Sosyal medya, ilgilendiğimiz haberlerin benzerlerini göstermeye devam ediyor. Bir süre sonra dünyanın yalnızca bunlardan ibaret olduğu hissine kapılmak şaşırtıcı değil.

Bu görünürlük önemli bir imkân da sağlıyor. Eskiden sesini duyuramayan mağdurlar bugün milyonlarca insana ulaşabiliyor. Gizli kalabilecek olaylar ortaya çıkıyor.

Diğer tarafta doğruluğu araştırılmamış iddialar, sahte görüntüler ve mahkeme kararı olmadan yapılan suçlamalar bulunuyor. Yapay zekâ bu ayrımı daha da zorlaştırıyor.

Haberlerin sayısı arttı diye kötülüklerin de aynı oranda arttığını söyleyemem. Bunu anlamak için güvenilir verilere ve uzun dönemli karşılaştırmalara ihtiyaç var.

Bir de dünyanın yalnızca felaketlerden oluşmadığını hatırlatan insanlar var.

Deprem bölgesine yardım götüren gönüllüler, gece nöbetinde hastasının başından ayrılmayan sağlık çalışanları, çocukların eğitimi için uğraşan öğretmenler, hiç tanımadığı bir insana yardım eden sıradan vatandaşlar…

Onlar da bu çağda yaşıyor.

İnsanlığın sağlıkta, eğitimde, temel haklarda elde ettiği kazanımları yok sayamam. Aynı şekilde savaşları, istismarları, yolsuzlukları ve eşitsizlikleri de geçmişte daha kötüsü yaşandı diye hafife alamam.

Ben dünyanın tarih boyunca hiç olmadığı kadar kötü bir yer hâline geldiğine ikna olmuş değilim.

Daha fazla bilgiye ve teknolojiye sahip olmamızın bizi kendiliğinden daha dürüst, daha adil insanlar yaptığına da inanmıyorum.

Geçmişte birçok kötülükten haberimiz olmayabiliyordu. Bugün bir olayın görüntüsüne, mağdurların anlatımlarına, resmî açıklamalara ve soruşturma belgelerine ulaşabiliyoruz.

Bütün bu bilgilerin arasında gerçeği ayırt etmek de sorumluluğumuzun bir parçası.

Ömrümüzün en kötü zamanlarını yaşadığımızdan emin değilim. Geçmişin de pek temiz olmadığı ortada.

Eskiden bilmiyorduk diyebiliyorduk.

Şimdi biliyoruz. Peki, ne yapıyoruz?

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

Hakkında daha ayrıntılı: ADALETVİCDANTOPLUMİnsan Haklarıbayram ali akyüz

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak Türk dünyasının yeni jeopolitiği: Ankara Zirvesi ve ortak çıkarların sınavı

TÜRKİYE'DEN SESLER

Hasan Köse Türkiye'de matematik eğitiminin yapısal sorunları: Aritmetik merkezli müfredatın sonuçları (9)

TÜRKİYE'DEN SESLER

Dr. Elif Dikmen Diriöz Bitki ressamlığı: Doğanın bilimle buluştuğu sanat

TÜRKİYE'DEN SESLER

Selçuk Ramazanoğlu Rejans'ta cumhuriyet ve bir tabak etsiz kuru fasulye pilav

İlgili Haberler
Borsa BENZİN VE MOTORİNE ZAM MI GELDİ? Akaryakıt fiyatları ne kadar oldu? 1 Kasım 2026 güncel benzin, motorin ve LPG fiyatları kaç TL? CNN Türk Para · az önce Makroekonomi İstanbul’da enflasyon Ekim’de yüzde 2,47 arttı! İşte zam şampiyonu Paratic · 7 dk önce Borsa İstanbul'da ekimin zam şampiyonu giyim oldu Finans Gündem (ing) · 22 dk önce Borsa Ocak zammı için 3 tahmin: Emekliye yüzde 10, memura yüzde 8 zam beklentisi Dünya Gazetesi · 1 saat önce Makroekonomi İstanbul'da ekimde fiyatlar ne kadar arttı? İşte en çok zamlanan harcama grubu CNBC-e · 1 saat önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.