Davetiyede kıyafet kodu "Cumhuriyet şıklığı" olarak belirtilmişti.
Rejans’ın geçmişine yabancı değildim. Yine de o akşamdan sonra eski yazıları, hatıraları yeniden karıştırmaya başladım. Bildiğimi sandığım hikâyelerin arasından yeni ayrıntılar çıktı.
Bir lokantanın geçmişini araştırırken kendimi Rus Devrimi’nden cumhuriyetin ilk yıllarına, oradan Yahya Kemal’e, Muhsin Ertuğrul’a, İbrahim Çallı’ya uzanan bir yolculuğun içinde buldum.
Ev sahiplerimiz Tamar Taşçıoğlu ile Muteber Yılmazcan’dı. Tamar Hanım uzun yıllar turizm dünyasında çalışmış, Muteber Hanım ise yazarlığının yanı sıra kültürel diplomasiyle de ilgileniyor. Birlikte kurdukları Mevzu Çok ile farklı kültürlerin mutfaklarını ve hikâyelerini buluşturuyorlar.
Yüzlerce etkinlik düzenlemiş biri olarak söyleyebilirim ki böyle gecelerin hazırlığı kolay değildir. Programın akması, konukların kendilerini rahat hissetmesi, yemeğin, müziğin ve sohbetin birbirinin önüne geçmemesi gerekir. Tamar Hanım ile Muteber Hanım bunu gayet iyi başarmıştı. Üstelik hiçbir şey fazla düzenlenmiş hissi vermiyordu.
Rehber ve tarih sevdalısı Engin Aymete, Cumhuriyet sofralarını anlattı. Menüde Atatürk’ün sevdiği yemeklerle Rejans’ın yıllardır tanınan lezzetleri bir araya gelmişti. Gecenin müziğini ise Edward Aris üstlenmişti.
Fakat önce Rejans’ın hikâyesine dönelim.
Beyoğlu’nun Rus misafirleri
1917’de Rusya’da devrim oldu. Ardından iç savaş başladı. Ülkelerini terk etmek zorunda kalan çok sayıda insanın yolu İstanbul’a düştü.
Kimler yoktu ki aralarında?
Subaylar, aristokratlar, sanatçılar, müzisyenler, öğretmenler… Alıştıkları hayat geride kalmıştı. İstanbul’da geçinmek zorundaydılar. Kimi lokantalarda işe girdi, kimi geçimini müzikle sağladı, kimi mutfağa geçti. Beyoğlu’nun gündelik hayatına yeni yemekler, yeni sesler, yeni alışkanlıklar karıştı.
Bu insanların çoğu için İstanbul başlangıçta geçici bir duraktı. Avrupa’ya ya da daha uzak ülkelere gitmenin yolunu arıyorlardı.
Ama beklemek de bir hayat biçimi sonuçta.
Günler uzadı, aylar geçti. Bir kısmı burada çalışmaya, yaşamaya başladı. Yanlarında yalnızca bavullarını getirmemişlerdi. Bildikleri yemekleri pişirdiler, bildikleri müzikleri çaldılar. Kaybettikleri hayatın hiç değilse bazı alışkanlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
Rejans’ın öncülü Turkuvaz Lokantası 1924’te açıldı. Rejans adı ise 1932’de kullanılmaya başlandı. Rus mutfağı, lokantanın kimliğinin önemli bir parçası oldu.
O akşam yemeğe borş çorbasıyla başladık. Ukrayna mutfağında köklü bir geçmişi olan, Rusya ve Doğu Avrupa’nın başka ülkelerinde de farklı biçimlerde pişirilen bu çorbanın Rejans’ın menüsünde yer alması, lokantanın göçlerle şekillenen geçmişini hatırlatıyordu.
Rejans’ı Rejans yapan biraz da müdavimleriydi. Aynı masaya yıllarca oturanlar, orada kurulan dostluklar, edilen sohbetler…
Yahya Kemal, Muhsin Ertuğrul, İbrahim Çallı…
Rejans’ın eski müdavimleri arasında Yahya Kemal Beyatlı, Muhsin Ertuğrul ve İbrahim Çallı’nın adları geçiyor.
Yahya Kemal’i düşününce aklıma önce İstanbul gelir. Şiirlerindeki şehir yalnızca sokaklardan, semtlerden, manzaralardan ibaret değildir. Geçmişiyle, sesiyle, hatıralarıyla yaşayan bir İstanbul’dur.
Şiirleri dergilerde yayımlanıyor, dost meclislerinde okunuyor, edebiyat çevrelerinde konuşuluyordu. Ama kitap bir türlü çıkmıyordu. Yaşarken böylesine tanınan bir şairin şiirleri ancak ölümünden sonra kitaplaştırıldı.
Yahya Kemal’in yaşadığı yıllarda edebiyat yalnızca kitaplarda ve dergilerde değildi. Kahvehanelerde, lokantalarda, otel salonlarında da yaşıyordu. Şairler, yazarlar, ressamlar, tiyatrocular bir araya geliyor; konuşuyor, tartışıyor, birbirlerinin fikirlerini dinliyordu. Yahya Kemal’in Rejans’a uğrayan isimler arasında olması bu yüzden şaşırtıcı değil. Şiirlerinde anlattığı İstanbul’un gündelik hayatının da içindeydi.
Muhsin Ertuğrul’un adı geçince tiyatro geliyor akla. Türkiye’de tiyatronun kurumsallaşması için verdiği uzun mücadele, sahneye ve oyunculuğa getirdiği disiplin… İbrahim Çallı ise başka bir âlem. Resimleri kadar nükteleriyle, renkli kişiliğiyle de tanınan bir ressam. Onun bulunduğu bir sofrada sohbetin ne yöne gideceğini kestirmek herhâlde kolay değildi.
Bu üç ismin aynı akşam aynı masada buluştuğunu bilmiyoruz. Belki farklı yıllarda, farklı insanlarla geldiler. Yine de aynı lokantanın müdavimleri arasında anılmaları, dönemin Beyoğlu’su hakkında çok şey söylüyor.
Bir masada tiyatro, öbüründe resim, biraz ileride şiir konuşulmuş olabilir. Belki de herkes yalnızca yemeğini yemiştir. Sanatçıların da bazen sessizce yemek yemeye hakkı var.
İki numaralı masa
Rejans’tan söz edip Atatürk’ün iki numaralı masasını anmadan geçmek olmaz.
Lokantanın yıllardır yaşattığı hatıralardan biri, Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı döneminde buraya geldiği ve iki numaralı masada oturduğu. Bugün o masanın üzerinde bir yazı var:
Sonsuza kadar rezerve.
Atatürk’ün burada yakın arkadaşlarıyla bir araya geldiğine dair hatıralar anlatılıyor. Bir de duvardaki fotoğrafın hikâyesi var. Rivayete göre lokantanın sahipleri duvara asmak için Atatürk’ten bir fotoğraf rica etmiş, daha sonra fotoğraf lokantaya ulaştırılmış.
O akşam Engin Aymete’den dinlediğim bir başka hikâye de aklımda kaldı. Anlattığına göre Mustafa Kemal, genç bir subayken bile fotoğraflarına büyük özen gösterirmiş. Çekilen fotoğrafları görmek ister, beğenmediklerinin kullanılmasına izin vermezmiş.
Engin Aymete, askerî harekâtın beklendiği günlerden birinde yaşandığını söylediği bir olayı da aktardı. Mustafa Kemal tıraş olurken fotoğrafı çekilmiş. Fotoğrafı beğenmeyince de cam negatifini kırmış.
Bu olayın doğruluğunu teyit edemedim. Ama dinlerken beni asıl etkileyen, henüz Atatürk olmamış genç Mustafa Kemal’in fotoğraflarına gösterdiği söylenen özendi.
Acaba o genç subay, bir gün Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olacağını, milyonların hafızasında Atatürk olarak yaşayacağını hayal etmiş miydi?
İki numaralı masanın yanında dururken Atatürk’ün sofralarını da düşündüm. Yakın çevresinin hatıralarından biliyoruz ki onun sofralarında yalnızca yemek yenmezdi. Tarih konuşulur, edebiyat tartışılır, dil meseleleri üzerinde durulur, memleketin geleceği üzerine fikir yürütülürdü. Sofradakilerden görüşlerini açıklamaları beklenir, kimi zaman farklı fikirler karşı karşıya gelirdi.
Atatürk’ün edebiyata, tarihe, müziğe ve Türkçeye duyduğu ilgi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında dil, tarih, eğitim ve sanat alanlarında yapılan çalışmalarda da kendini gösterdi. Kültür, onun için devlet işlerinden ayrı bir uğraş değildi. Yeni kurulan Cumhuriyet’in nasıl bir toplum yetiştireceğiyle doğrudan ilgiliydi.
Elbette bu sohbetlerin hepsinin Rejans’ta geçtiğini söylemiyorum. Ama iki numaralı masaya bakınca insan merak ediyor.
Burada kimler oturdu? Neler konuşuldu? Hangi sohbetler gece yarısını buldu? Bilmiyoruz.
Edward Aris ve gecenin müziği
O akşam bizi cumhuriyetin ilk yıllarına götüren yalnızca Rejans’ın geçmişi değildi. Müzik de vardı.
Edward Aris o akşam akordeon ve piyano çaldı. Bir zamanlar 12 dakikada 24 farklı enstrüman çaldığını öğrenince şaşırdım. TRT’nin kaydettiği bu gösteriyi daha sonra Amerika’da da tekrarlamış.
Ama araştırırken beni en çok etkileyen, çocuklara müziği sevdirmek için yaptıkları oldu. Yıllarca okulları dolaşmış, enstrümanları tanıtmış, çocukların ve gençlerin müzikle ilgilenmesine katkıda bulunmuş.
O gece Atatürk’ün sevdiği şarkılar çalınırken konuklar masalarından kalkıp dans etmeye başladı. Özenli kıyafetler, müzik, dans eden çiftler… Fotoğraflarda gördüğüm Cumhuriyet baloları geldi aklıma. Davetiyedeki "Cumhuriyet şıklığı" ifadesi, o an yerini bulmuştu.
Bir tabak etsiz kuru fasulye pilav
Gecenin son yemeği olarak etsiz kuru fasulye ve pilav servis edildi.
Kuru fasulye Atatürk’ün sevdiği yemeklerden biriydi.
Savaş yıllarında cepheye et ulaştırmak her zaman mümkün değildi. Yiyecek bulmak, erzakı askerlere ulaştırmak başlı başına bir güçlük olabiliyordu.
Bir öğün sıcak yemeğin değeri de bugünkünden çok farklıydı. O sade tabak, bütün bunları hatırlatmak için hazırlanmıştı.
Mustafa Kemal’i çoğu zaman Cumhurbaşkanı olarak hatırlıyoruz. Çankaya’daki sofralar, yabancı devlet adamlarıyla görüşmeler, Cumhuriyet baloları… Oysa ondan önce uzun bir askerlik hayatı var. Trablusgarp, Çanakkale, Kafkas Cephesi, Suriye, ardından Millî Mücadele.
Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim 1923’e gelinceye kadar savaşlar yaşandı, kayıplar verildi, büyük güçlüklerle mücadele edildi.
Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken yalnızca 29 Ekim’i değil, o güne nasıl gelindiğini de hatırlamak gerekiyor.
Rejans’tan ayrılırken
Rejans 2011’de kapandı. Daha sonra yenilenerek 1924 İstanbul adıyla yeniden hizmet vermeye başladı.
İstanbul’un eski lokantalarının bir kısmı artık yok. Kimilerinin yerinde başka işletmeler var. Kimilerinin adını yalnızca eski yazılarda, hatıralarda görüyoruz. Rejans ise aynı adreste yaşamaya devam ediyor.
Atatürk’ün, Yahya Kemal’in, Muhsin Ertuğrul’un, İbrahim Çallı’nın adlarının geçtiği bu lokantanın geçmişi, İstanbul’un kültür ve düşünce hayatının da bir parçası.
O geceden aklımda pek çok şey kaldı: Engin Aymete’nin anlattıkları, Edward Aris’in müziği, Atatürk’ün sevdiği şarkılar eşliğinde dans eden konuklar.
Ama en çok, gecenin sonunda servis edilen o sade tabağı düşündüm.
Bir tabak etsiz kuru fasulye pilav…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: RejansCUMHURİYETCUMHURİYET BAYRAMISelçuk Ramazanoğlu
DAHA FAZLA HABER OKU
Hasan Kanaatlı Dinin alternatifi var mıdır?
Gürsel Tokmakoğlu Üretici çift köklülük: Kimlik-güç ilişkisinin çok ölçekli yeniden kuruluşu
Prof. Dr. M. Nesim Doru Ahmed-i Hânî'ye vefa
röportaj
Sinan Baykent Nicholas R. Longrich: "Taş devrinden aslında hiç çıkmadık" ("Paleo Serisi" – 5. BÖLÜM)
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.