Geri çekilmenin somut işaretleri ortada. ABD, IŞİD karşıtı görevin Irak ayağını eylül sonunda tamamladı ve görev gücü karargâhını Ürdün'e taşıdı. Suriye'deki Tanf üssü şubatta boşaltıldı. Körfez'deki üsler İran'ın füze ve İHA saldırılarına açık hâle gelince Pentagon üslenme modelini yeniden düşünmeye başladı. Donanmanın, 5. Filo'ya ev sahipliği yapan Bahreyn'e yakın zamanda dönmesi beklenmiyor. Yeni model daha az sabit üs, daha fazla deniz ve hava gücü ile hızlı takviye kabiliyetine dayanıyor.
Peki boşalan alanı kim dolduracak?
Vaşington'un cevabı belli: bölgesel ortaklar. Yemen bu modelin ilk sınavı. Suudi Arabistan destekli Yemen güçleri Husilerle çatışırken hava harekâtının büyük kısmını Riyad yürütüyor. ABD ise doğrudan vurmadan istihbarat, hedefleme ve lojistik sağlıyor. Burada bir ikilem var. Ortaklar başarısız olursa ABD bölgeye çok daha yüksek bir maliyetle dönmek zorunda kalacak. Başarılı olurlarsa bağımsızlıkları artacak ve Vaşington'un onlar üzerindeki nüfuzu azalacak. Maliyeti düşürüp etkiyi korumak için tasarlanan politika, kendi hedeflerini aşındırabilir.
Bence meselenin özü ikinci ihtimalde yatıyor. Güvenlik sorumluluğunu üstlenen orta güçler, birbirleriyle rekabet hâlinde olan, tarihsel iddiaları ve bagajları bulunan ülkeler. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, İsrail ve Türkiye bölgeye aynı pencereden bakmıyor. Her biri ABD'nin devrettiği yükü kendi etki alanını genişletmenin aracı olarak görecektir. Bir süre ABD çıkarlarını koruyor görünecek, aynı süreçte kendi gündemlerini ilerleteceklerdir.
Tarih bu konuda yol gösterici. 1969'da ilan edilen Nixon Doktrini benzer bir mantığa dayanıyordu. Vietnam'ın ağırlığı altındaki ABD, Körfez'de İran ile Suudi Arabistan'ı "İkiz Sütun" olarak belirledi. Şah, Amerikan silahlarıyla donatılmış bölgesel jandarma rolünü kendi hırslarının hizmetine soktu, petrol fiyatlarında Vaşington ile ters düştü. 1979'da sütun çöktü ve en güvenilen ortak en büyük hasma dönüştü.
Daha yakın bir örnek Türkiye'nin kendi deneyimi. Soğuk Savaş bittiğinde Batı, Türkiye'yi bağımsızlığını yeni kazanan Türk cumhuriyetlerine ve Müslüman dünyaya örnek bir model olarak sundu. Amaç, İran'ın ve Rusya'nın bu coğrafyadaki etkisini sınırlamaktı. Ankara bu rolü benimsedi, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne" uzanan bir Türk dünyası söylemi doğdu. Ancak Türkiye kendi çıkarlarını izledikçe ABD politikalarıyla çatışma kaçınılmaz hâle geldi. 1 Mart 2003 tezkeresi, Irak'ın kuzeyi, ardından Suriye ve PYD meselesi bu ayrışmanın durakları oldu. Vaşington, kendi tasarladığı rolün bir gün kendi aleyhine işleyebileceğini o zaman gördü.
Bugünkü tablo da aynı yöne evriliyor. Körfez ülkeleri ABD ittifakını korurken bağımsız askerî kapasite inşa ediyor, Türkiye, Pakistan ve Çin ile bağlarını derinleştiriyor, İran ile kanalları açık tutuyor. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında gündeme gelen savunma düzenlemesi bunun somut örneği. Bu yapılanmalar ABD'nin tasarladığı yük paylaşımından çok daha özerk bir bölgeselleşmeye işaret ediyor.
İlk sürtünme noktası Vaşington olacaktır. ABD kendi çıkarlarını dayattıkça orta güçlerle arasındaki ayrışma derinleşecek. Açık bir kopuş beklemiyorum. Daha olası olan, ittifakın görünürde sürdüğü ama her tarafın diğerini dengelemeye çalıştığı örtülü bir Soğuk Savaş. Bölgesel güçler de birbirini sürekli kollayacak. Bir ülkenin üstlendiği her yeni rol, rakibi tarafından tehdit olarak okunacak. Avrupa'da NATO ve AB gibi kurumsal çerçeveler bu rekabeti bir ölçüde yumuşatıyor. Ortadoğu'da böyle bir zemin yok.
Bir uyarı daha eklemek gerekiyor. Daha önce bu sayfalarda incelediğimiz stratejik aşırı genişleme tuzağı, büyük güçler kadar orta güçleri de tehdit ediyor. Taahhütlerin kaynakları aştığı noktada çöküş başlar. ABD'nin bıraktığı boşluk cazip fırsatlar sunacaktır. Ancak kapasitenin sınırlarını zorlayan her yeni cephe, o gücün kendi çöküşünü hazırlayabilir. Şah İran'ı bunun en çarpıcı örneği.
ABD'nin denklemi kendi içinde çelişkili. Askerî yükü azaltmak, ortakların bağımsızlığını güçlendirmek ve Çin'e odaklanmak birbiriyle çatışabilecek hedefler. Üstelik bölgeden çekilmek, Çin'in burada manevra alanını genişletmesi gibi paradoksal bir sonuç doğurabilir. Vaşington güvenliği devrederken kontrolü elinde tutabileceğini varsayıyor. Bölgenin tarihi bu varsayımın nadiren tuttuğunu gösteriyor. Asıl soru, yükü üstlenen orta güçlerin bu fırsatı kapasitelerini aşmadan kullanıp kullanamayacağı.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: ABDORTADOĞUDr. Osman Gazi Kandemir
DAHA FAZLA HABER OKU
Prof. Dr. Rıfat Kamaşak Buğulu aynadaki yüz ve uluslararası önemli sanatçı Kareem Helmy ile sohbet
Eran Hasipi Sırbistan: Zoru bitti, şimdi daha zoru başlıyor
Gürsel Tokmakoğlu ABD-Çin stratejik rekabeti: Kazanan aramadan stratejik durum değişikliği
Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz Netanyahu gerçekten gidiyor mu? İsrail'de değişimin kırılganlığı
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.