Descartes, 1637’de “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyerek şüpheyi düşüncenin merkezine koydu. Kant, 1781’de Saf Aklın Eleştirisi ile insan aklının sınırlarını sorguladı. Bu düşünsel geleneğin kökleri daha da eskiye, Aristoteles’e kadar uzanır. İslam dünyasında da eleştiri kültürü bir ara mevcuttu. 9. ve 12. yüzyıllar arasında bilimsel sorgulamanın ve felsefi tartışmaların merkezleri Batı'da değil, Doğu'da.
Ama artık nostalji oldu. En son ne zaman çevrenizde birinin “Yanılmışım”, “Bu benim hatam” ya da “Bilmiyorum” dediğini duydunuz? Bahaneler hazır, sorumluluk başkasında, başarısızlığın nedeni ise her zaman dışarıda. Özür dilemenin otoriteyi sarsacağı zannediliyor. Bahanelere sığınmadan hatasını kabul eden, sorumluluk alan, özür dileyen insan nesli maalesef buralarda tükenmek üzere.
Kolektif bilinç olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler. Farklı kültürler ve gelenekler sosyal meselelere farklı yaklaşır. Öz eleştiri Türkiye’de eksiklik gibi algılanırken Avrupa’da bir erdemdir. Sıcak bir örnek verelim. Geçtiğimiz günlerde Trabzonspor-Beşiktaş maçı sonrasında iki yabancı teknik direktörün açıklamaları dikkat çekici.
“Daha karakterli olmalıyız, son paslar daha iyi olmalı, son vuruşlar daha iyi olmalı. Konsantrasyon daha yüksek olmalı. Deplasmanda kaybetmek beni sinirlendirmeye başladı, yormaya başladı. Buna çözüm bulacağız” -Vincenzo Italiano
“Futbol da oynamalısınız, her zaman böyle kazanamazsınız. Hayatta çok başarılı olduğunuzu düşündüğünüzde hata yaparsınız”-Galip takımın antrenörü Thomas Reis
Peki, son zamanlarda Türk teknik direktörlerden, üst düzey yöneticilerden veya karar vericilerden benzer bir özeleştiri duydunuz mu? Elbette istisnalar vardır, ama gelişmek istiyorsak önce kendimize dürüst olmalıyız.
Geri kalmışlık bir kader değil, tercihtir.
Başarısızlığı Japonlar harakiri ile sonlandırırken biz ödüllendiriyorsak farklı bir sonuç bekleyebilir miyiz?
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.