İmzalar atıldı mı, geçmiş olsun! Dokuz yıla yüzde 35 faiz Yine aynı soru… Sorun çok büyük
Türkiye neredeyse bir buçuk aydır fon vurgunuyla yatıyor, fon vurgunuyla kalkıyor. Bu gayet normal. İlk bakışta yarım milyon insan bu vurgundan etkilenmiş gibi görünüyor ama dolaylı etkilenenlerin sayısı en az çarpı üç, hatta çarpı dört.
Bu kadarla kalsa iyi, bir de fonla hiç işi olmadığı halde borsada fon portföyüne alınmış ve fiyatı şişirilmiş hisse senetlerinde yakalananların var. Ayrıca bilançosu çok iyi, fiyatı birkaç yıl önceki düzeyde seyreden borsanın lokomotifi konumundaki hisse senetlerine yatırım yapmış ama bu vurgundan dolayı kayba uğramış olanlar var.
Aradan geçmiş bir buçuk ay; sorunun büyüklüğünü ve ekonomiyi nasıl etkilemekte olduğunu, giderek daha fazla nasıl etkileyeceğini hâlâ tam kavrayamamış olanlar ya da mezarlıktan geçerken ıslık çalarcasına kavramaktan kaçınanlar, birilerinin üç beş milyar iade etmesiyle sorunun geride kalabileceğini sanıyor. Öyle olmayacağını yaşayarak göreceğiz.
Türkiye fon vurgunuyla yatıp kalkarken ekonomi diğer alanlarda nasıl gidiyor diye bakmak, hatta belki daha bir dikkatli bakmak gerekiyor.
Yıl içinde neredeyse her ay bıkmadan, usanmadan ele aldığım, alınmasını da gerekli gördüğüm bir konu var:
“İç borçlanmada, özellikle sabit faizli iç borçlanmada taahhüt edilen faiz.”
İmzalar atıldı mı, geçmiş olsun!
Hazine iç borçlanmada çeşitli araçlar kullanır. Bunların bir kısmı değişken faizli araçlardır, bir kısmı ise ihalenin yapıldığı gün vade sonuna kadar faizin sabitlendiği araçlar. İşte sabit faizli senet ihaleleri faizin sabitlendiği bir borçlanma yöntemidir ve bu borçlanmada oluşan faizi daha sonra değiştirmek mümkün değildir.
Ne enflasyon öngörüleni çok aştı diye bu borcu verenler ek faiz talep edebilir, ne de enflasyon öngörülenin çok altında kalırsa Hazine’nin bir talebi olabilir. İhale yapıldığında imzalar atılmış, taahhüt kesinleşmiştir.
Dokuz yıla yüzde 35 faiz
Hazine bu yıl sabit faizli 25 ihale yaptı. Bu ihalelerde faiz çok yüksek. Hazine’nin taahhüt ettiği faizle enflasyon hedefi olarak ortaya konulan oranları yan yana getirmek bile mümkün değil.
Bu yılki 25 ihalede en düşük faiz yüzde 29,09. Ama bu faiz ocak ayında yapılan ihalede 2035 yılına kadar olan dönem için taahhüt edildi. Daha beter durum ise şu. Vadesi 5 Eylül 2035 tarihinde dolacak bu kağıt 14 Ocak’ta yüzde 29,09 faizle ihraç edildi ama aynı kağıt bu kez 19 Ağustos’ta tabii ki yine aynı vade tarihiyle bu kez yüzde 35,12 faizle ihraç edilmek durumunda kalındı. Aynı vadeli kağıt, ocaktan ağustosa gelinmiş ve faiz 6 puan birden artmış. Ocaktan ağustosa ne değişti? Bu tipik durumu ikinci grafiğin son iki kutusunda ve çizgisinde görebilirsiniz.
Aynı eğilim çok somut olarak Nisan 2031 vadeli kağıt ihraçlarında da izleniyor. Söz konusu kağıt bu yıl içinde yedi kez ihraç edilmiş ve faiz oranı genel olarak yukarı gidiyor.
İhraç tarihine ve vadeye göre sıralı ihaleler ve bu ihalelerdeki faiz oranının nasıl seyrettiği ikinci grafikte yer alıyor.
Yine aynı soru…
Bu yılın enflasyon tahmini yüzde 28,4, 2027, 2028 ve 2029’un hedefleri ise yüzde 21, yüzde 13,5 ve yüzde 9. 2029’da yüzde 9’luk bir hedef olduğuna göre en kötümser senaryoda sonraki yıllar için de bu oran öngörülüyor demektir.
Yüzde 9 enflasyon öngörülen yıllar için yüzde 35’e, 36’ya ulaşan faiz taahhüdüne niye giriliyor peki?
OVP’de ortaya konulan enflasyon hedefine mi inanılmıyor, yoksa enflasyon hedefi konusunda kuşku yok ama bugünlerde öyle bir çaresizlik yaşanıyor ki teklif edilen bu faizi kabul etmekten başka çare mi bulunamıyor? Ya da acaba iki olasılık da mı geçerli?
Borçlanmada faizin bu düzeylerde seyretmesi karşısında şu görüşü savunanlar olabilir:
“Hazine borç yükünü uzun vadeye yaymak için faizin yüksek olmasını göze alıyor. Ayrıca borçlanma sırasında içinde bulunulan dönemin enflasyonu da göz önünde bulundurulur.”
Bu görüşler pek geçerli görünmüyor.
Bir kere yaklaşık bir buçuk, iki yıllık vadeler için bile yüzde 40’a yakın, hatta bu düzeyi aşan faiz verildi. Herhalde bu vadeler için uzun demek mümkün değil.
Ayrıca geçmişte uzun vade için çok daha düşük faizle borçlanılıyordu. Üstelik o dönemlerdeki enflasyon da şimdikinden daha yüksekti. Dolayısıyla borçlanma dönemindeki enflasyon faiz üstünde o kadar da belirleyici olmuyormuş.
Sorun çok büyük
Girişte de belirttim; fon vurgunu çok büyük bir sorun. Hele hele doğrudan parasını yitirenler için çok çok büyük bir sorun. İnsanlar yılların birikimini kaybetti. Ama bu sorun tüm Türkiye açısından düşünüldüğünde ve özellikle toplumun büyük bir kesiminin finansal okuryazarlığı dikkate alındığında sanki biraz önemini yitiriyor.
Vatandaşların bir bölümü hâlâ sıfır atılmamış parayla konuşuyor ve bunun sonucunda 2 milyar haksız kazanca dudak bükerek “Benim maaşım bile 23 milyar” yaklaşımı sergileyen bile çıkabiliyor. Ya da belli kaynaklardan aktarılan yanlı ve yanlış bilgilerle fonlardaki paranın Hazine’ye gideceği, oradan da emekliye aktarılacağını ileri sürenlere bile rastlanıyor. Sonuçta bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde fon konusunu sulandırmak için her şey yapılıyor.
Finansal okuryazarlık sorunu fon vurgununu algılamayı bile engelliyor, dolayısıyla Hazine’nin çok büyük bir yük altına girmesi hiç mi hiç görülmüyor. Bu sorun anlatıldığında verilen tepkiler de genellikle aynı:
“Sorun, Hazine’nin sorunu, bize göre bir şey yok ki!”
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.