YAYINLAMA 24 Ekim 2026 14:36
GÜNCELLEME 24 Ekim 2026 14:41
Kolon kanserinin erken evrede tespit edildiğinde tedavi başarısının oldukça yüksek olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Son yıllarda genç yaşlarda görülen kolon kanseri vakalarındaki artış nedeniyle birçok uluslararası kılavuzda, ortalama risk taşıyan bireyler için taramaya başlama yaşı 50’den 45’e indirildi. Ancak ailesinde kolon kanseri bulunan veya belirli risk faktörlerini taşıyan kişilerde taramalara daha erken başlanması gerekebilir. Unutulmamalı ki sağlıklı beslenmek ve hareketli bir yaşam sürmek riski azaltabilir ancak düzenli taramanın yerini tutmaz” dedi.
Yalnızca yaşa değil, kişinin aile öyküsüne ve yaşam alışkanlıklarına da bağlı
Kolon kanserinin kalın bağırsağın iç yüzeyini kaplayan hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucunda geliştiğini açıklayan Prof. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Hastalığın ortaya çıkmasında yaş, aile öyküsü ve genetik yatkınlık önemli rol oynuyor. Bunun yanında beslenme ve yaşam tarzı da riski etkileyebiliyor. Özellikle işlenmiş etlerin fazla tüketilmesi, aşırı kırmızı et tüketimi, obezite, hareketsizlik, sigara ve alkol kullanımı risk artışıyla ilişkilendiriliyor. Bu nedenle yalnızca yaşa değil, kişinin aile öyküsüne ve yaşam alışkanlıklarına da dikkat etmek gerekiyor” diye konuştu.
Dışkıda kan ve bağırsak alışkanlıklarındaki değişiklikler önemsenmeli
Kolon kanserinin erken dönemlerde herhangi bir belirti vermeden gelişebileceğini vurgulayan Kartal, “Hastaların sık yaptığı hatalardan biri, herhangi bir şikâyetleri olmadığı için bağırsaklarında sorun bulunmadığını düşünmeleri. Oysa kolon kanseri bazen uzun süre hiçbir belirti vermeyebilir. Dışkıda kan görülmesi, bağırsak alışkanlıklarında yeni başlayan ve devam eden değişiklikler, açıklanamayan kilo kaybı, karın ağrısı ve özellikle nedeni belirlenemeyen demir eksikliği anemisi dikkatle değerlendirilmelidir. Elbette bu belirtilerin her biri kanser anlamına gelmez. Ancak özellikle dışkıda kan görülmesi ya da şikâyetlerin devam etmesi durumunda hekime başvurmak gerekir” dedi.
Kolonoskopiyle kanser gelişmeden önlem almak mümkün
Kolon kanseri taramalarının yalnızca erken tanı sağlamadığını, bazı kanserlerin gelişmesini de önleyebildiğini belirten Kartal, “Kolon kanserlerinin önemli bir bölümü, bağırsak iç yüzeyinde gelişen ve polip adı verilen oluşumlardan kaynaklanır. Bu poliplerin bazıları yıllar içerisinde kansere dönüşebilir. Kolonoskopi sayesinde bu oluşumları henüz kansere dönüşmeden tespit edip aynı işlem sırasında çıkarabiliyoruz. Bu nedenle kolonoskopi hem erken tanı hem de kanserden korunma açısından son derece değerli bir yöntem” ifadelerini kullandı. Kolonoskopi dışında da tarama seçenekleri bulunduğunu hatırlatan Kartal, “Dışkıda gizli kanı araştıran testler ve dışkı DNA testleri, uygun kişilerde tarama amacıyla kullanılabiliyor. Ancak bu testler kolonoskopinin birebir karşılığı değildir. Sonuçlarının pozitif çıkması durumunda mutlaka kolonoskopi yapılması gerekir. Ayrıca dışkıda gözle görülür kanama veya açıklanamayan kansızlık gibi belirtileri olan kişilerde yalnızca tarama testleriyle yetinilmemelidir” dedi.
Kapalı ve robotik cerrahi iyileşme sürecini kolaylaştırabiliyor
Kolon kanserinde tedavinin hastalığın evresine, tümörün bulunduğu bölgeye ve hastanın genel sağlık durumuna göre planlandığını belirten Kartal, “Hastalığın erken evrelerinde temel tedavi çoğunlukla cerrahidir. Ameliyat sırasında tümörün bulunduğu bağırsak bölümü, çevresindeki ilgili lenf bezleriyle birlikte çıkarılır. Bazı hastalarda ameliyat sonrasında kemoterapi gerekebilir. Hastalığın ileri evrelerinde ise cerrahi, ilaç tedavileri ve diğer yöntemler hastanın durumuna göre birlikte değerlendirilebilir. Günümüzde cerrahi tekniklerde önemli gelişmeler yaşanıyor, laparoskopik yani kapalı cerrahi ve robotik cerrahi, uygun hastalarda daha küçük kesilerle ameliyat yapılmasına olanak sağlıyor. Bu yöntemler ameliyat sonrası ağrının azalmasına, hastanede kalış süresinin kısalmasına ve günlük yaşama daha erken dönülmesine katkı sağlayabiliyor. Ancak her hasta için tek bir yöntemin en iyi olduğunu söylemek doğru değil. Önceliğimiz her zaman kanserin güvenli ve doğru şekilde tedavi edilmesidir” diye konuştu.
Tümörün genetik özellikleri kişiye özel tedaviyi yönlendirebiliyor
Kolon kanseri tedavisinde son yıllarda yaşanan önemli gelişmelerden birinin tümörün moleküler özelliklerinin incelenmesi olduğunu belirten Kartal, “Artık yalnızca kanserin hangi evrede olduğuna bakmıyoruz. Tümörün hücresel ve genetik özelliklerini de değerlendirerek hangi tedavinin daha etkili olabileceğini araştırıyoruz. Bazı hastalarda kanser hücrelerinin belirli özelliklerini hedef alan ilaçlar kullanılabiliyor. İmmünoterapi olarak adlandırılan tedaviler ise uygun moleküler özelliklere sahip tümörlerde, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerine karşı daha etkili çalışmasını sağlayabiliyor” dedi. Bu tedavilerin her hastaya uygun olmadığının altını çizen Kartal, “Özellikle ileri evre hastalıkta moleküler testler tedavi seçiminde önemli rol oynuyor. Bununla birlikte bazı özel tümör tiplerinde immünoterapi daha erken evrelerde de gündeme gelebiliyor. Amaç, hastanın gerçekten yarar görebileceği tedaviyi belirlemek ve gereksiz uygulamalardan kaçınmak” ifadelerini kullandı.
Likit biyopsi kanserin tekrarlama riskini değerlendirmeye yardımcı olabiliyor
Kolon kanseri tedavisinin ameliyat veya ilaç tedavisiyle sona ermediğini, düzenli takibin de büyük önem taşıdığını vurgulayan Kartal, “Tedavi sonrasında hastalığın tekrarlama riskini değerlendirmek için muayene, kan testleri, görüntüleme yöntemleri ve gerektiğinde kolonoskopiden yararlanıyoruz. Son yıllarda üzerinde yoğun olarak çalışılan yöntemlerden biri de likit biyopsi. Bu yöntemle kanda dolaşan, tümöre ait DNA parçaları araştırılabiliyor. Böylece bazı hastalarda, hastalığın tekrarlama riskine ilişkin geleneksel yöntemlerle henüz saptanamayan bilgiler elde edilebiliyor” dedi.
Likit biyopsinin umut verici olmakla birlikte henüz her hastada rutin olarak kullanılan bir takip yöntemi olmadığını belirten Prof. Dr. Kartal, “Bu testlerin sonuçları hastanın klinik durumu ve diğer tetkiklerle birlikte değerlendirilmelidir. Günümüzde en doğru yaklaşım, bilimsel gelişmeleri yakından takip ederek her hasta için uygun ve güvenilir yöntemleri seçmektir” diye konuştu.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.