YAYINLAMA 19 Ekim 2026 11:42
GÜNCELLEME 19 Ekim 2026 12:06
ABD Hazinesi'nin toplam yükümlülükleri kritik eşikleri aştı ve bütçeden günlük faiz ödemelerine ayrılan tutar milyarlarca doları buldu. Üstelik vergi gelirlerinin önemli bir bölümü henüz altyapıya aktarılamadan borç servisinde eridiği için kamu maliyesinin hareket alanı giderek daralıyor.
Mali alanın erozyonu
Burada sorun sadece borcun büyüklüğünden kaynaklanmıyor, çünkü asıl kırılma bütçenin bileşiminde yaşanıyor. Öyle ki faiz giderleri bütçenin en büyük kalemlerinden biri haline gelirken, devlet borç çevirmek için piyasadan daha fazla kaynak toplamak zorunda kalıyor. Bu durum bir yandan özel sektörün finansmanını pahalılaştırırken, diğer yandan kamunun kendi yatırım kapasitesini küçültüyor. Dolayısıyla borç sadece bugünün bütçesini değil, aynı zamanda yarının büyüme potansiyelini de ipotek altına alıyor.
Euro Bölgesi'nde disiplinin zayıflaması
Benzer kırılganlık Avrupa'da daha yapısal bir zeminde ortaya çıkıyor. Özellikle Fransa ve İtalya gibi yüksek borçlu ekonomilerde borç/GSYH oranları Maastricht kriterlerinin çok üzerine çıktığı için birliğin mali disiplin mekanizmaları fiilen zayıflıyor. Kurallar kâğıt üzerinde durmasına rağmen inandırıcı bir yaptırım üretilemediği için piyasalar bu ülkeleri ortak bir risk havuzunda değil, yeniden ulusal risk olarak fiyatlamaya başlıyor. Bunun sonucunda tahvil makasları açılıyor ve tek para politikası ile çoklu maliye politikası arasındaki çelişki derinleşiyor.
Sorunun küreselleşmesi
Tablo artık sadece Batı ekonomileriyle sınırlı kalmıyor, aksine küresel ölçekte senkronize hale geliyor. Nitekim Japonya'da borçluluk oranı milli gelirinin %250'sini aşarken, Çin'de yerel yönetim finansman araçları üzerinden koşullu yükümlülükler birikiyor ve İngiltere'de pandemi sonrası borç stoğu kalıcılaşıyor. Bu senkronizasyon nedeniyle küresel risk iştahı baskılanıyor ve hükümetlerin bir sonraki durgunlukta devreye alabileceği mali genişleme paketlerinin önünde siyasi değil, aritmetik bir kısıt oluşuyor.
Para politikasındaki sıkışma
Borç yükü bu seviyeye ulaştığı için merkez bankalarının eli de bağlanıyor. Çünkü fiyat istikrarı için faizleri yüksek tutma ihtiyacı sürerken, yüksek faiz aynı anda kamu borçlarının çevrim maliyetini de artırıyor. Yani merkez bankası enflasyonu düşürmek için frene bastıkça, Hazine'nin manevra alanı daralıyor. Bu paradoks en net Japonya örneğinde görülüyor, zira oradaki borç stoğu nedeniyle faizlerdeki 100 baz puanlık sınırlı bir artış bile bütçede bakanlık ölçeğinde ek yük yaratıyor. Bu yüzden Japonya Merkez Bankası (BoJ), ABD Merkez Bankası (Fed) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) eskisi kadar özgür davranamıyor.
Büyüme ve portföylerin yeni rotası
Geleneksel borç eritme formülleri de bu nedenle tıkanıyor. Bir yanda demografik nedenlerle yüksek büyüme potansiyeli düşerken, diğer yanda borçları enflasyonla eritme seçeneği finansal istikrarı tehdit ediyor ve sert kemer sıkma ise siyasi olarak sürdürülemiyor. Sonuç olarak küresel büyüme tahminleri aşağı çekiliyor ve borçların düşeceği değil, daha yavaş artacağı bir patika baz senaryo haline geliyor.
Piyasa ise bu yeni rejimi çoktan fiyatlamaya başladı ve dalgalı reel faiz riskini dağıtmak istiyor. Bu yüzden birçok fon portföylerindeki stratejik payın bir kısmını kimsenin yükümlülüğü olmayan gerçek varlıklara kaydırıyor. Altın, kritik emtialar ve varlığa dayalı bilançosu güçlü şirketlere yönelim artıyor ve bu eğilim bir kriz kehanetinden çok, borca dayalı sistemde sigorta maliyetinin arttığını gösteriyor.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.