Jeopolitik rekabet, küresel ekonomide ticaretten finansmana, teknolojiden enerjiye kadar tüm dengeleri değiştiriyor. Türkiye, farklı alanlarda farklı ortaklarla ilişkilerini geliştirerek bu dönüşüm içinde kendine alan açmaya çalışıyor. UNCTAD da bu yıl Türkiye’ye ayrı bir önem atfetmiş. Ancak bu çok yönlü denge politikası, yerli üretim ve teknoloji kapasitesini güçlendirdiği ölçüde kalkınma stratejisine dönüşebilir.
17 Ekim 2026 00:00 Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!Yönetim Danışmanı BARIŞ SAZAK
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), Ticaret ve Kalkınma Raporu’nun bu yılki sayısını “Kalkınmanın Jeoekonomisi” başlığıyla yayımladı. Bu mecrada kaleme almama sebep olan kısmıysa yükselen ekonomiler alt başlığında Türkiye’ye ayrılan özel bölümdü. Rapor her ne kadar Hürmüz Boğazı’ndaki aksaklıkların petrol varil fiyatlarını 100 dolar civarına taşıdığını ve enflasyonist baskıların yeniden arttığını belirtse de küresel ticaret geçen yıl 35 trilyon dolarla rekor kırarken bu yıl da yüzde 4 büyüdü. Ancak bu dayanıklılık, kanımca, giderek derinleşen bir ayrışmayı gizlemekte. Küresel büyüme yüzde 2,6’ya gerilerken, hızlı büyüyen birkaç Asya ekonomisi dışında gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ekonomilerle aralarındaki gelir ve kalkınma farkını kapatmakta zorlanıyorlar.
Sanayileşme, mal ticareti ve küresel değer zincirlerine entegrasyon, uzun yıllar boyunca gelişmekte olan ülkelerin sınıf atlamak için hizalandığı ana temalar oldu. Ancak UNCTAD’a göre bu kalkınma merdiveninin basamakları artık eskisi kadar sağlam değil. Katma değer üretimi artık yarı iletkenler, yapay zekâ ve temiz teknolojiler gibi başlangıç maliyetlerinin çok yüksek olduğu stratejik sektörlerde yoğunlaşıyor. Bu alanlardaki yeni yatırımların yaklaşık yüzde 70’ini gelişmiş ekonomiler çekiyor. Gelişmekte olan ülkeler ise kritik mineraller alanında öne çıkmalarına rağmen, bu kaynakları işleyerek daha yüksek katma değer yaratmakta zorlanıyorlar.
Sermaye akımlarında da benzer bir ayrışma yaşanıyor. Küresel doğrudan yabancı yatırımlar, 2025’te yüzde 6 artarak 1,6 trilyon dolara yükseldi. Ancak gelişmiş ekonomilere yönelen yatırımlar yüzde 11 artarken gelişmekte olan ülkelere yönelik artış yalnızca yüzde 2’de kaldı. Sermaye jeoekonomik ayrışmayı, sanayi politikalarını ve teknoloji rekabetini de giderek daha fazla dikkate alıyor.
Yapay zekâ (YZ) yatırımları da artık makroekonomik ölçekte belirleyici hale gelmiş durumda. Yalnızca ABD’de veri merkezi yatırımlarının iki yılda 1 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Savunma harcamaları küresel ölçekte 2,7 trilyon doları aşarak resmî kalkınma yardımlarının 13 katına çıktı. Kalkınma yardımları üst üste üçüncü yıl gerilerken gelişmekte olan piyasalara yönelik portföy yatırımlarındaki oynaklık da iki katına yükseldi.
Ticarette ise geniş katılımlı ve çok taraflı modellerden daha seçici, siyasi koşullara bağlı bir yapıya geçiliyor. 2025’te küresel ortalama gümrük tarifeleri, özellikle imalat sanayisinde, ABD’nin attığı adımların etkisiyle belirgin biçimde yükseldi. Gümrük tarifeleri artık ticaretin ötesinde, müzakerelerde baskı unsuru ve jeopolitik mesaj verme yöntemi olarak da kullanılıyor. Devletler ticareti, finansı ve teknolojiyi giderek daha fazla stratejik hedefleri doğrultusunda kullanıyorlar. YZ ve dijital teknolojiler her geçen gün ekonomik güvenlik ile ulusal güvenlik arasındaki sınırları da belirsizleştiriyor. Rapora göre küreselleşme sona ermiyor. Ancak yeni rekabet alanları ve siyasi gerilimler doğrultusunda yeniden şekilleniyor.
Politika önerileri
İlk olarak, sanayi politikalarının kısa vadeli sonuçlar üzerinden değil, onlarca yıllık bir perspektifle değerlendirilmesi gerekiyor. İkinci olarak, finansman politikası sanayi stratejisinin merkezinde yer almalı. Sermaye hareketlerinin yönetilmesi finansal oynaklığı sınırlarken, yurt içi kaynakların sanayileşme hedeflerine yönlendirilmesini de kolaylaştırabilir.
Üçüncü olarak, küresel değer zincirlerine katılmak tek başına kalkınmayı garanti etmiyor. Ülkeler, hangi sektörlerde ve hangi aşamalarda yer alacaklarını belirleyen politikalar geliştirmedikleri takdirde düşük katma değerli üretim döngülerine sıkışıp kalabilir.
Enerji dönüşümüne de bu çerçevede ayrı bir vurgu yapılmış. Rapora göre yenilenebilir enerji, alternatif yeni fosil yakıt yatırımlarından daha düşük maliyetli. Dolayısıyla yenilenebilir enerjiye geçiş artık yalnızca iklim politikalarının değil, enerji güvenliğinin de temel unsuru.
Bir diğer önemli başlık ise bölgesel iş birliği. Küresel Güneyin Türkiye gibi yükselen ekonomileri, geliştirdikleri altyapıları başka ülkelerle paylaşarak bölgesel ölçekte etkilerini artırıyor. Hindistan, dijital kamu altyapısını 23 ülkeyle paylaşmayı kabul ederken Brezilya, anlık ödeme sistemi Pix’i Güney Amerika genelinde yaygınlaştırmaya çalışıyor. UNCTAD bu çerçevede Türkiye’yi de Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden bölgesel iş birliği zemini oluşturan ülkeler arasında göstermiş ve ayrı bir bölüm ayırmış.
Türkiye: Sektörel çeşitlilik
Raporun bence en dikkat çekici bölümü, Türkiye’yi “sektörel çoklu hizalanma” (sectoral multi-alignment) kavramıyla ele alması. UNCTAD’a göre Türkiye, tek bir ekonomik ve siyasi eksene bağlanmak yerine ticaret, finans, teknoloji ve enerji alanlarında farklı ortaklarla eş zamanlı ilişkiler geliştiriyor.
Ticari alanda tablo görece net. 1995’te Gümrük Birliği ile kurumsallaşan Avrupa Birliği bağlantısı, üyelik müzakerelerinin tıkanmasına ve 2008 küresel finans krizinin ardından yeni pazarlara yönelme çabalarına rağmen önemini korudu. Türkiye’nin mal ihracatı 2016-2025 döneminde 149 milyar dolardan 273 milyar dolara yükseldi. Çin ve Rusya’ya yapılan toplam ihracat aynı dönemde 4 milyar dolardan 10 milyar dolara çıktı. Buna karşın Asya’nın toplam ihracat içindeki payı geriledi ve Avrupa açık ara en büyük pazar olmayı sürdürdü. İhracatın yapısı ise hâlâ doğal kaynaklara ve kaynak yoğun üretime dayalı sektörlerin ağırlıkta olduğu bir görünüm sergiliyor.
Yüksek teknolojili ürün ihracatının iki katına çıkarak 18 milyar dolara yükselmesi olumlu bir gelişme. Ancak Asya pazarlarında rekabet gücünün sınırlı kalması ve dış denge üzerindeki baskılar, Türkiye’nin son dönemde geleneksel ticaret ortaklarına yeniden ağırlık vermesine yol açtı. UNCTAD bu gelişmeyi, pazar çeşitlendirme çabasının kısmen tersine dönmesi olarak yorumlamış.
Finansman tarafı farklı ortaklar arasında denge arayışının en belirgin olduğu alan. Türkiye, IMF ile borç ilişkisini 2013’teki kapattı ve yeni bir anlaşmaya gitmedi. Bu dönemde Çin ve Körfez ülkeleri; kamu borçlanması, proje finansmanı ve merkez bankaları arasındaki swap anlaşmaları aracılığıyla önemli finansman ortaklarına dönüştü.
Türkiye, 2015 yılında Kuşak Yol Girişimi ve Orta Koridor için mutabakat zaptı imzalamasının ertesi senesinde, Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) kurucu üyeleri arasında yer aldı. AIIB’nin 2018’den bu yana Türkiye için onayladığı finansmanın toplamı 9 milyar doları aştı. Sadece bu yıl için bile onaylanan 2 milyar doların üzerinde kredi bulunmakta.
Bunlara Çin, Katar, Güney Kore ve BAE ile imzalanan toplam 26 milyar doları aşan swap anlaşmaları ve üç yıl önce Suudi Arabistan’ın Merkez Bankası’na yatırdığı 5 milyar dolarlık mevduat da eklenebilir. Bu mali ilişkilerin ekonomik şoklar karşısında rezervleri desteklediği aşikar. Bununla birlikte kronik enflasyon ve kur oynaklığı ortamında borçların geri ödeme yükünün altını çizmekte fayda var. İlaveten bu akan fonların küresel rekabetçiliği geliştirme bağlamında yerel yetkinliklere ne oranda ayrıldığı da ayrı bir tartışma konusu.
Teknoloji alanında Türkiye, Batı ve Çin merkezli dijital ekosistemler arasında denge kurmaya çalışıyor. Rapor, Türkiye’nin tercihlerini “Çin ağ altyapısı üzerinde ABD dijital şirketleri” formülüyle özetlemiş. Ancak jeoekonomik rekabet, bu denge stratejisinin sınırlarını belirginleştirecektir. Türkiye gibi ülkeler, kendi teknolojik kapasitesini geliştiremediği takdirde dijital ürün ve hizmetleri tüketen ancak bunların temel teknolojilerini üretmeyen bir ülke konumuna sıkışabilir. Türkiye’nin dijital uygulama katmanında kendini kanıtlamış başarılı girişimleri bulunuyor. Buna karşılık dijital altyapı, çipler ve temel YZ modelleri gibi alanlarda dışa bağımlılığın sürmesi, kanımca raporun en önemli uyarılarından biri.
Enerjide ise Türkiye’nin fosil yakıt arzının yüzde 70’ten fazlası ithalata dayanıyor. Fosil yakıt ithalatı 2000 yılında 3,6 milyar dolarken 2025’te 36 milyar dolara ulaştı. Bu süreçte Avrasya’daki tedarikçilere bağımlılık da arttı. Yenilenebilir tarafındaysa ciddi atılım yapıldı. Elektrik üretimde mevcut durumda kapasite fazlası bulunmakta. Daha dikkatli planlanabilirdi.
Bence sektörel çoklu hizalanma, jeoekonomik kutuplaşmanın arttığı bir dünyada Türkiye’ye önemli bir manevra alanı sağlıyor. Ancak her sektörde farklı bir ortağa dayanmak, kendi teknolojik ve ekonomik kapasitemizi geliştirmediğimiz sürece kalıcı bir strateji olmaktan çıkıp geçici bir güvenceye dönüşebilir. Sarkaç gibi savrulma riskini göz ardı etmemek lazım. Raporun da vurguladığı gibi, küresel değer zincirlerine katılmak tek başına yeterli değil. Asıl belirleyici olan, bu zincirlerin hangi halkalarında yer aldığımız ve rekabetçiliği koruyarak ne ölçüde katma değer üretebildiğimiz. Gelen kaynakları doğru mecralarda değerlendirmek lazım. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin en önemli sınavını yüksek teknolojili ihracatta ve dijital altyapıda vereceğini düşünüyorum.
Kaynak: DÜNYA - İSTANBUL
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.