Bir toplumun geleceği, çoğu zaman henüz yazılmamış kanunlarından önce, yetiştirdiği insanın karakterinde gizlidir. Bu yüzden geleceğin medeniyetini konuşurken yalnızca "hangi teknolojiye sahip olacağız?" diye sormak eksik kalır; daha zor soruyu sormamız gerekir:
"O teknolojiyi kullanacak insan nasıl biri olacak?" Aynı teknoloji farklı insanlarda farklı dünyalar kurabilir.
Bilgi bir insanın elinde şifaya, diğerinin elinde tahakküme dönüşürken, güç bir insanın elinde korumaya, diğerinin elinde sömürüye dönüşebilir. Aynı yapay zekâ bir toplumun eğitim imkânlarını genişletebilirken başka bir yerde insanın düşünme kapasitesini köreltebilir. Aynı iletişim ağı insanları birbirine yaklaştırabilir; fakat aynı zamanda milyonlarca insanı birbirinin hayatına bakıp kendi hayatından nefret eder hâle getirebilir.
Demek ki mesele yalnızca elimizde ne bulunduğu değildir; elimizdekilerle ne olduğumuzdur.
Bilgi çağında yaşamamıza rağmen bilginin çoğalması insanı kendiliğinden bilge yapmıyor, hatta bazen bunun tam tersi oluyor, bilginin fazlalığı, seçme yeteneği olmayan insanı daha da savunmasız ve hikmetten yoksun bırakabiliyor.
Bilgi ile hikmet aynı şey midir? Bilgi, neyin olduğunu söyleyebilir, hikmet ise onunla ne yapılacağını sorar. Bilgi bize bir silahın nasıl üretileceğini öğretebilir, hikmet, o silahın ne zaman kullanılmaması gerektiğini düşünür. Bilgi insan ömrünü uzatabilir, hikmet, uzayan ömrün ne için yaşanacağını sorgular. Bilgi dünyayı küçültebilir, hikmet, küçülen dünyada insanın birbirine nasıl davranacağını düşünür. Bu nedenle geleceğin insanı yalnızca bilgili olmak zorunda değildir. Bilginin sınırını, gücün sınırını ve kendi sınırını bilecek kadar hikmet sahibi olmak zorundadır.
Yapay zekâ çağında eğitimin en büyük meselesinin bu olması gerektiği kanaatindeyim çünkü makineler bilgiye erişim konusunda insanla arasındaki farkı giderek kapatırken, hatta öne geçerken insanın üstünlüğünü yalnızca daha fazla bilgiye sahip olmak üzerinden kurması mümkün olmayacaktır.
İnsanın asıl sorumluluğu, hangi sorunun sorulmaya değer olduğunu belirlemek olmalıdır fakat hangi cevabın insanı daha iyi bir insan yapacağını söylemek, hâlâ başka bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu yüzden geleceğin insanını yalnızca "bilen insan" olarak değil, "seçebilen insan" olarak düşünmemiz gerekir. Dolayısıyla özgürlük, yalnızca seçeneklerin çoğalması değildir; özgürlük, seçeneklerin arasında hayır diyebilme gücüdür.
fazla okuBu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Böyle bir dünyada insanın özgürlüğünü yalnızca hukuki haklarla açıklamak yetmez, içsel özgürlük meselesi daha da önem kazanır. İnsan kendi arzusunun gerçekten kendisine ait olup olmadığını sormalıdır ki insanın bütün arzuları kendisinden doğmaz, kendisine üretilmiş bir arzuyu kendi öz arzusu zannedebilir. İşte burada tüketim kültürünün en derin başarısı ortaya çıkar: İnsana yalnızca mal satmaz, arzu satar sonra o arzunun karşılanmasını mutluluk olarak tanımlar.
Geleceğin insanı için özgürlük bu nedenle yalnızca "istediğini yapabilmek" değildir, daha derin bir özgürlük vardır: Neyi neden istediğini sorabilmek; bu soru, insanı yeniden kendi içine çağırır. İçe dönmek, dünyadan kaçmak anlamına gelmez, tam tersine, insanın kendisini bulması dünyaya karşı sorumluluğunu artırmalıdır.
Kendisini gerçekten tanıyan insan, yalnızca kendi arzularının peşinden gitmez, kendi sınırlarını da görmeye başlar. Gücünü tanır, zayıflığını tanır, korkularını tanır, kibirlerini tanır, eksikliklerini tanır ve en önemlisi de yanılabilir olduğunu kabul eder. Bu kabul, geleceğin insanı için olağanüstü değerlidir çünkü teknolojik gücün en tehlikeli hâli, insanın yanılmaz olduğuna inanmasıdır.
Bir insanın hata yapabileceğini bilmesi başka, bir toplumun hata yapabileceğini bilmesi başka, bir medeniyetin kendi doğrularının da sınırları olduğunu kabul etmesi bambaşka bir şeydir. Kendisini yanılmaz gören medeniyet, eleştiriyi düşmanlık olarak görmeye başlarken kendisini kusursuz gören güç, itirazı tehdit sayar.
Kendisini mutlak doğru kabul eden teknoloji, insanı ölçü hâline getirmek yerine insanı kendi sisteminin ölçüsüne dönüştürebilir. Bu sebeple geleceğin insanında tevazu yalnızca kişisel bir erdem değildir; bir medeniyetin güvenlik mekanizması olarak kabul edilmesi gerekir. Tevazu, gücün kendisini sınırlayabilmesini sağlar.
Burada "mesuliyet" kavramı yeniden karşımıza çıkar. Mesuliyet ya da sorumluluk, modern insanın bazen yalnızca üzerine yüklenen bir görev gibi gördüğü bir kelimedir, oysa sorumluluk bundan daha derindir, sorumluluk, yaptığın şeyin sonucuyla arandaki bağı kabul etmektir.
"Ben sadece görevimi yaptım."
"Bana böyle söylendi."
"Sistem böyle çalışıyor."
"Piyasa bunu gerektirdi."
"Çoğunluk böyle istiyor."
Bu cümlelerin her biri insanı kendi eyleminin dışına çıkarabilir. Gerçek ahlâk anlayışı ile yaklaşımda ise insan, "Bunu yapmam emredildi; ama ben bunu yapmalı mıydım?" ya da "Yapmalı mıyım?" diye sorar.
İşte o anda birey yeniden özne hâline gelir. Emir ile sorumluluk aynı şey olmadığı gibi yetki ile haklılık aynı şey değildir. Rahmetli Alev Alatlı’nın manifesto gibi olan sözünden hareketle, çoğunluk ile adalet aynı şey değildir, yasal olan ile ahlâken doğru olan her zaman aynı olmayabilir. Teknik olarak mümkün olan ile insanî olarak gerekli olan da aynı değildir. Geleceğin medeniyeti bu ayrımları yapabilen insanlara ihtiyaç duyacaktır.
Tüm bunların ışığında eğitim anlayışımızı da yeniden düşünmek zorundayız. Çocuklara yalnızca daha fazla bilgi vermek yetmeyecek, onlara nasıl düşüneceklerini öğretmek gerekecek. Ama bunun da ötesinde, neden düşünmeleri gerektiğini öğretmek olmazsa olmazımız olarak karşımızda durmaktadır.
Bir bilgiyi elde etmek kadar, o bilgiyi kullanmanın ahlâkî sonuçlarını sorgulatmak durumundayız. Geleceğin eğitimi insanı rekabete hazırlamak kadar birlikte yaşamaya hazırlamak zorunda olacaktır.
Hukuka ve erdeme dayanan medeniyet tasavvuru; birbirine güvenebilen, birbirinin hakkını gözetebilen ve farklılıklarıyla birlikte yaşayabilen insanların ortak eseri olarak inşa edilmek zorundadır. Bu nedenle geleceğin insanında zekâ kadar karaktere ihtiyaç olacaktır. Hatta bazı durumlarda karakter, zekânın önüne geçmek zorundadır; zekâ insana daha güçlü araçlar verebilir, karakter ise o araçların nereye yöneltileceğini belirler.
Eski fakat asla eskimeyen bir hakikat şudur ki, insanın asıl büyüklüğü, yapabileceklerinin sınırsızlığında değil; yapabilecekleri karşısında kendisine bir sınır koyabilmesidir. Bu sınır korkudan doğmaz, ahlâktan doğar; insan başkasına zarar verebileceği hâlde vermiyorsa, orada ahlâk vardır, yönetici sahip olduğu yetkiyi kendi çıkarı için kullanmıyorsa, orada ahlâk vardır, bilim insanı keşfinin sonuçlarını düşünüyorsa, orada ahlâk vardır, mühendis yaptığı sistemin insan üzerindeki etkisini hesaba katıyorsa, orada ahlâk vardır, öğretmen öğrencisini yalnızca sınava değil hayata hazırlıyorsa, orada ahlâk vardır.
Bir toplum gelecekte doğacak insanların hakkını bugünden düşünüyorsa, orada ahlâk vardır. Ahlâk, insanın elinden gücü almak için değil, gücü insan kalacak biçimde kullanabilmesi için vardır. Geleceğin medeniyetini kurarken ahlâkı teknolojinin karşısına koymak yanlıştır, ahlâk teknolojinin düşmanı değildir, tam tersine teknolojinin insanî sınırlarını belirleyen temel postulattır.
Bu yüzden geleceği kuracak insanı "kusursuz insan" olarak öngörmek, kabullenmek doğru bir yaklaşım olmayıp insan hatası ile insandır, kusursuz insan fikri tehlikelidir ve kusursuz olduğunu düşünen insan, artık kendisini düzeltme ihtiyacı hissetmez.
Oysa bize gereken insan, yanılabilen ama yanıldığında dönebilen insandır. Düşebilen ama yeniden kalkabilen, güçlenebilen ama gücünü sınırlayabilen, bilen ama bilmediğini de söyleyebilen, kendisine güvenen ama kendisini putlaştırmayan, ilerleyen ama ilerlemenin her zaman iyilik olmadığını hatırlayan, yeni olanı reddetmeyen fakat eski olanın içindeki hikmeti de küçümsemeyen...
Geleneğe körü körüne bağlanmayan ama köksüzleşmenin bedelini de bilen, yapay zekâdan korkmayan ama insanı yapay zekânın ölçüsüne indirmeyen, dünyayı değiştirmek isteyen fakat önce kendi içindeki tahakküm arzusunu fark eden insan.
Dijital çağın insan profilini inadına böyle konumlandırmalı ve bu çağın insanının kusursuz değil; kendisini sürekli ahlâkî olarak yeniden kurabilen olarak tarif etmede ısrarcı olunmalıdır. Böyle bir toplumun inşası yalnızca bireysel bir mesele değildir, toplumsal vicdanla yoğrulmuş bir medeniyetin ortak hafızasının inşa meselesi olmalıdır.
Bu yüzden "iyi insan" yetiştirmek ile "iyi toplum" kurmak birbirinden ayrılmaz, kötü bir düzen içerisinde iyi kalmaya çalışan insanın yükü ağırlaşır, iyi insanların oluşturduğu fakat kötü kurumlarla yönetilen toplum da uzun süre iyi kalamaz.
Demek ki mesele yalnızca bireyin ahlâkı değildir, ahlâklı bireyin yaşayabileceği bir düzen kurmak da gerekir; iyiliğin mümkün olmasını sağlayan bir düzen kurulmadan, toplumsal düzen ve ahlâk kurmak mümkün değildir. Gelecek, bize dışarıdan gelecek bir zaman değildir; gelecek, bugün verdiğimiz kararların yarın aldığı biçimdir. Ve o geleceğin ilk mimarı da hâlâ insanın kendisidir.
Kendisine, başkasına, dünyaya ve geleceğe karşı sorumluluk taşıyan bir insan. Hayatını yalnızca tüketmek için değil, anlamlandırmak için yaşayan, elindeki gücü sınırsız bir hak değil, ölçülmesi gereken bir imkân olarak gören, kendisinden önce gelenleri unutmayan, kendisinden sonra gelecekleri de hesaba katan, bilgiyi hikmete, özgürlüğü sorumluluğa, gücü adalete, teknolojiyi insanlığa bağlayabilen bir insan.
Teknolojik çağda kurulacak yeni medeniyetin ihtiyacı olan insan bizce budur.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: insangelecekH. Caner Akkurt
DAHA FAZLA HABER OKU
Bayram Ali Akyüz Robot hazır, insan nerede?
Dr. Osman Gazi Kandemir Çin'in yükselişi ve çıkmazı: Dinamizm ile kontrol arasındaki mücadele
Rabia Abdusselam Batı Sahra: Washington geri adım atıyor ve MINURSO'nun önü yeni senaryolara açık
dosya
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.