Türkiye, COP31’de ekonomik ihtiyaçlarla iklim hedeflerini buluşturuyor. Antalya’nın fırsatı, ortak hedefleri somut adımlara dönüştürmek; sınavı ise bu adımların önündeki kilitleri açmak…
İklim müzakerelerinin sorunu, ülkelerin yön konusunda anlaşamaması değil. Yön otuz yıldır belli. Asıl anlaşmazlık, o yönde ilerlemenin faturasını kimin, ne zaman ödeyeceği konusunda.
Geçen yıl Belem'de yaşanan da buydu. Fosil yakıtlardan uzaklaşma yol haritası çok sayıda ülkenin desteğini aldı ama ortak karara giremedi. Brezilya başkanlığı çalışmayı resmi müzakerelerin dışında sürdürmeyi üstlendi. Ortak hedef korundu; uygulama üzerindeki anlaşmazlık devam etti.
Bu tablonun arkasında basit bir yapı var. İklim eyleminin maliyeti bugün ve belirli bir yerde ortaya çıkıyor; bir ülkenin bütçesinde, bir şirketin bilançosunda, bir hanenin cebinde. Faydası ise dünyaya dağılıyor ve yıllar içinde birikiyor. Bu düzende her ülkenin, başkasının daha fazlasını yapmasını beklemek için makul bir gerekçesi var. Patinajın kaynağı işte bu bekleme hesabı.
COP31'in uygulama gündemini buna karşı bir hamle olarak okumak mümkün. Hamlenin özü, iklimi bir fedakârlık sorunu olmaktan çıkarıp, ekonomik temelli bir koordinasyon konusuna çevirmek. Ekonomik çıkarlarla iklim hedeflerinin örtüştüğü alanlarda, birbirini bekleyen kararları birlikte harekete geçirmek.
Türkiye’nin enerji güvenliği, verimlilik, sanayi rekabeti ve finansmana erişimi iklim gündemiyle birleştiren yaklaşımının önemi burada, ekonomik ihtiyaçlar, iklim açısından gerekli adımların dayanağı olabilir.
Beklemekten, ilerlemeye
İklim anlaşmaları üzerine çalışan ekonomist Scott Barrett, iş birliğinin neden bazen tıkanırken bazen de hızlandığını iki farklı durum üzerinden anlatır. İlkinde ülkeler, başkalarının çabasından yararlanırken, kendi katkılarını sınırlamak ister. Başkaları daha fazla sorumluluk aldığında, kendilerinin daha azını yapabileceğini düşünürler. İkincisinde ise bir ülkenin attığı adım, diğerinin harekete geçmesini kolaylaştırır ve daha kazançlı hale getirir. İlkinde sorumluluk başkasına bırakılır. İkincisinde atılan bir adım diğerini de teşvik eder.
Elektrifikasyona bakalım. Bir sanayici üretimini elektrikle yapmak isteyebilir. Ancak şebeke yeterli değilse yatırımını erteler. Şebeke işletmecisi kapasiteyi artırmak için yeni talebin ne zaman geleceğini bilmek ister. Banka da yatırımın ve altyapının takvimini görmeden finansman sağlamaya çekinebilir. Herkes diğerinin adımını beklerken, ekonomik olarak anlamlı bir yatırım gecikir.
Burada sorun yalnız para veya teknoloji eksikliği değil, birbirine bağlı kararların uyum içinde alınamaması. Ortak bir hedef; sanayinin yatırım planını, şebekenin gelişimini ve finansmanı aynı takvimde buluşturabilirse bu bekleyişi kırabilir.
İklim gündeminin patinajdan çıkması için tarafların birbirine daha fazla güvenmesini beklemek gerekmiyor. Her birine, diğerinin de adım atacağını gösteren ve harekete geçmeyi beklemekten daha avantajlı hale getiren somut koşulları kurmak kritik.
Hamlenin ekonomik dayanağı
Türkiye bu hamleyi boşlukta yapmıyor. “35’e 35” çağrısı, elektriğin küresel nihai enerji tüketimindeki payını 2035’e kadar yüzde 35’e çıkarmayı hedefliyor. Henüz bütün ülkelerin kabul ettiği bağlayıcı bir karar değil, gönüllü katılıma açık bir küresel hedef.
Ama arkasında güçlü bir ekonomik zemin var. Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IEA) Türkiye ve Avustralya'nın talebiyle hazırladığı analize göre, bugünkü maliyet ve teknolojilerle bile küresel pay yaklaşık yüzde 23'ten yüzde 33'e çıkabiliyor. Yani hedefin büyük bölümü, henüz icat edilmemiş teknolojilere değil, bugün alınabilecek kararlara bağlı.
Aynı rapora göre, yakıt ithalatçısı ekonomilerin 2035’teki yıllık ithalat tasarrufu, 2025 fiyatlarıyla 400 milyar doları aşıyor. Bu, elbette senaryoya bağlı bir sonuç, ancak enerji ithalatçısı ülkelerin neden elektrifikasyonu ekonomik bir öncelik olarak görmesi gerektiğini de açıklıyor.
Hedefin siyasi gücü de burada. Enerji maliyetini, dışa bağımlılığı ve rekabet gücünü etkileyen bir dönüşüm, iklim gerekçesinin yanında ekonomik bir dayanağa da sahip oluyor. Yalnızca iklim adına verilen sözler bütçe ve siyaset değiştiğinde kırılgan kalabilir; çıkarla desteklenen sözlerse daha uzun yaşar. Burada çoklu bir çıkar kümesi var.
Türkiye'nin gündemi de bu mantığa uygun. Elektrifikasyon enerji ithalatına, yeşil sanayi ihracatın geleceğine, proje hazırlığı finansmana erişime dokunuyor. BRIDGE, ülkelerin iklim ve kalkınma önceliklerini finansmana hazır proje portföylerine dönüştürmeyi amaçlıyor. SURFF ise şehirlerdeki ihtiyaçlarla finansman arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıyor.
Türkiye bu sorunları dışarıdan değil, bizzat yaşadığı dönüşümün içinden tanımlıyor. Gelişmekte olan ekonomilerin ihtiyaçlarını küresel masaya taşıma iddiasının inandırıcılığı da buradan geliyor.
Üç kritik eşik
Bu yaklaşımın sağlayacağı faydayı değerlendirmek için hangi alanlarda ilerlemeyi kolaylaştırdığını, hangi alanlarda ek desteğe ihtiyaç duyduğunu görmek şart. Üç nokta özellikle önemli.
- Birincisi, elektriğin kaynağı; “35’e 35” taahhüt metni Paris hedeflerine, yenilenebilir enerjiye ve temiz teknolojilere atıf yapıyor. Bununla birlikte ülkelerin kendi dönüşüm yollarını belirleme yetkisini koruyor; hedefi karşılayacak elektriğin tamamının temiz kaynaklardan üretilmesini ise açık bir koşula bağlamıyor.
Bu esneklik daha geniş katılımı kolaylaştırabilir. İklim açısından elde edilecek sonuç ise elektrik üretiminin nasıl değiştiğine bağlı olacak. Fosil yakıt kullanan bir üretim süreci elektriğe geçtiğinde, emisyonları besleyen elektriğin kaynağı önem kazanıyor. Üstelik yeni talebi karşılamak için kurulacak altyapı uzun yıllar kullanılacak. Bu nedenle elektrifikasyon ile temiz elektrik üretimi birlikte ilerlemeli. Başarı, elektriğin payındaki artışın yanında fosil yakıt tüketiminin ve toplam emisyonların ne ölçüde azaldığıyla değerlendirilmeli.
- İkincisi, ülkenin kazancı ile yatırımcının hesabı arasındaki fark; Enerji ithalatının azalması ülke genelinde fayda yaratırken; yeni ekipmanın maliyeti, bağlantı belirsizliği ve kredi geri ödemesi şirketin üzerinde kalabilir.
IEA’nın çalışması, gelişmekte olan ekonomilerde büyük ölçekli güneş yatırımlarının sermaye maliyetinin gelişmiş ekonomilerdekinden iki katın da üzerinde olduğunu gösteriyor. Yüksek başlangıç yatırımı gerektiren temiz teknolojilerde bu fark, ekonomik potansiyelin kullanılıp kullanılamayacağını doğrudan etkiliyor.
Uygulama araçlarının önemli görevlerinden biri bu farkı azaltmak. Ülkeye sağlanacak faydayı, yatırımın gerçekleşmesini kolaylaştıran finansman, altyapı ve destek koşullarıyla buluşturmak önemli. Bunun için hangi riskin kim tarafından üstlenileceği açık olmalı. Risk paylaşımı netleştiğinde, ekonomik olarak anlamlı görünen bir yatırımın hayata geçme ihtimali de mutlak olarak güçlenir.
- Üçüncüsü, ekonomik faydanın tek başına yeterli olmadığı alanlar; Ekonomik çıkarlarla iklim hedeflerinin örtüşmesi dönüşümü hızlandırabilir. Ancak her gerekli adım aynı ölçüde gelir veya tasarruf üretmez.
Verimlilik yatırımları ve bazı temiz teknolojiler ekonomik getirileri sayesinde ilerleyebilir. Buna karşılık henüz kullanım ömrünü tamamlamamış yüksek karbonlu bir tesisin erken kapatılması mali kayıp doğurabilir. Kıyıları taşkınlara karşı korumak büyük toplumsal fayda sağlasa da doğrudan gelir üretmediği için özel finansmana erişmekte zorlanabilir. Dönüşümden etkilenen çalışanların ve küçük işletmelerin desteklenmesi de ayrıca kaynak ve politika gerektirir.
Bu alanlarda koordinasyonun yanında kamu desteği, uluslararası finansman ve maliyetin adil paylaşımı önem kazanıyor. Uyum, kayıp ve zarar ile adil geçiş, uygulama gündeminin tamamlayıcı unsurları olarak ele alınmalı. Bunlarda sağlanacak ilerleme, dönüşümün toplumsal desteğini ve sürekliliğini de güçlendirecek.
Ortak karar ile uygulama arasındaki bağ
Fiji’deki hazırlık toplantısında Türkiye ve Avustralya, COP31 için başkanlık öncülüğünde bir ana karar metni hazırlayacaklarını açıkladı. Bu, teknik bir ayrıntı değil. Zirvenin farklı dosyalarının hangi ortak siyasi mesaj etrafında buluşturulacağını belirleyecek bir tercih.
COP’larda belirli gündem başlıklarına ilişkin kararların yanında, zirvenin genel yönünü ortaya koyan ana karar metinleri de hazırlanabiliyor. Müzakerecilerin “örtü kararı” dediği bu metinlerde başkanlık, ülkelerle yürüttüğü istişarelerden hareketle ortak bir çerçeve oluşturuyor. Ancak metni hazırlama yetkisi, sonucu tek başına belirleme yetkisi anlamına gelmiyor. Kabulü yine ülkelerin uzlaşmasını gerektiriyor.
Belem’de böyle bir metnin hazırlanacağı ikinci haftada netleşmişti. COP31’de ise yaklaşımın önceden duyurulması, ülkelerin sürece daha erken katkı vermesine imkân sağlayacak. Başkanlığın görevi, farklı beklentileri dinleyerek, üzerinde uzlaşılabilecek bir metnin zeminini kurmak olacak.
Böylece, Antalya’nın siyasi sonucu yalnız zirvenin son günlerindeki pazarlıklarla şekillenmeyecek. Önümüzdeki haftalarda yapılacak istişareler, hangi hedeflerin ortak metne girebileceğini ve bunların hangi destek koşullarıyla kabul görebileceğini belirlemede önemli rol oynayacak. Antalya öncesindeki bu görüşmelerin değeri, hedefle onu mümkün kılacak koşulları aynı çerçevede buluşturabilmesinde.
Asıl sınav Antalya'dan sonra
COP31, ölçülebilir hedefleri ya da ekonomik gerekçeleri iklim diplomasisine ilk kez getirmiyor. Ama bu birikimi gerçekten çalışan bir uygulama düzenine dönüştürmekle ilgili elinde bir fırsat var.
Antalya'nın başarısı açıklanan girişimlerin sayısıyla değil, sonrasında yatırım koşullarını ne kadar değiştirdiğiyle ölçülecek. Bekleyen hangi proje ilerledi? Hangi risk paylaşıldı? Hangi yatırım hızlandı? Bunlar ne kadar emisyon azaltımı ve dayanıklılık üretti?
Bu sorulara verilecek somut cevaplar, ekonomik temelli iklim koordinasyonunun gerçekten çalıştığının kanıtı olacak. Böylece iklim diplomasisi, fedakârlık diliyle patinaj yapmaktan kurtulacak. COP31 de bunu başaran zirve olarak öne çıkacak. Tekeri boşa döndürmekten çok, artık yol alınan zirve…
Ülkemiz için kalıcı kazanım da tüm bu gündemin; kendi enerji, sanayi ve şehir politikalarına yerleşmesi olacak.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.