Bankada çalıştığım dönemdeydi. Bir cuma günü Tahsili Gecikmiş Alacaklar Bölümü’nde bir toplantıya davet edildim. İnsan kaynakları ile ilgili bir sorunda yardım isteyecekler sandım. Ama olay bir kredi olayı idi. Banka, eğitim malzemesi üreten bir şirkete kredi vermişti. Şirket, kredi borcunu ödeyememişti; elindeki İngilizce eğitim kasetlerini borcu karşılığı bankaya satmak istiyordu. Peki, benim o toplantıda ne işim vardı? Çünkü bankanın eğitim müdürlüğü bana bağlı idi. “Kaset örneklerini alalım, inceleyelim. Görüşümüzü önümüzdeki hafta size bildirelim“ dedim. Kasetleri bana teslim ederken firma sahibinin bir sözünü hiç unutmadım. “Uğur Bey, lütfen çabuk inceleyin. Çünkü borcumuzun faizi çalışıyor. Bankadan çıkıp eve gideceksiniz. Faiz yine durmayacak, hafta sonu bile çalışacak“.
Bir örnek olay
Bir vakıf üniversitesinin İngilizce bölümünde çalışan bir öğrencim var. Üniversitede çalışırken MBA sınıfımda idi. Görev anlayışı yüksek, çalışkan bir öğrenci idi. Önceki çalıştığı üniversitede işten çıkarıldı ve mahkemelik oldu. “Ne oldu senin mahkeme işi?“ diye sordum kendisine. Olayı baştan anlattı.
COVID salgını, sorunların başlangıcı olmuş. Üniversite uzaktan eğitime geçmiş ve kendisine ve bazı çalışanlara ayda beş günlük ücretsiz izne çıkarıldıkları bildirilmiş. Beş günlük ücretsiz izin denmiş ama onun iş yükünde bir değişiklik olmamış; o aynı iş yükü ile çalışmış. Çünkü bir öğretim üyesi, örneğin, bir tekstil işçisi gibi değildir. Tekstil İşçisinin işi, çalıştığı fabrikadan çıktığı an biter. Ama bir öğretim üyesinin bulunduğu her yer, “Bize her yer Trabzon“ örneği, çalışma yeridir. Ve de işine düşkün öğretim üyesinin zihni, yukarda aktardığım anıdaki patronun belirttiği faiz gibidir, durmaz çalışır. Ücretsiz izin bildirimi de boşuna yapılmamış; öğrencimin çalışması eksilmemiş, ama maaşı eksilmiş.
COVID salgını ve aşılar ile birçok kişi sağlık sorunu yaşadı. Ama üniversitedeki yöneticilere faydalı olmuş, zihinlerini açmış, eksik ödeme konusunda ilham vermiş. Salgın bitmiş, ama eksik ödeme bitmemiş. Benim öğrenci dahil, bazı çalışanlara eksik ödeme için ücretsiz izin uygulamasını sürdürmüşler. Ancak salgın bittiği için eksiz ücret için kısa çalışmaya dayanak bulunamamış. Bu kez söz konusu çalışanlardan “Özel sebeplerden dolayı ayda beş gün ücretsiz izin istiyorum” dilekçesi almışlar. Şimdi diyeceksiniz ki: “Özel sektör bu. İşveren bir maaş teklif eder, bunu kabul eden de bu ücrete çalışır. Böyle hülleye ne gerek var?“.
Neden böyle bir hülleye gerek duymuşlar? Çünkü 15-04-2020 tarihinde Devlet bir kanun çıkarmış. Daha doğrusu mevcut olan 2447 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun Ek 8. maddesine bir fıkra (Ek fıkra: 15/4/2020-7243/11 md.) eklenmiş. O da şöyle: “Vakıf yükseköğretim kurumlarında çalışan öğretim elemanlarına, unvanlarına göre Devlet yükseköğretim kurumlarında ödenen ücret tutarından az ücret verilemez“. Bunun üzerine söz konusu vakıf üniversitesi yöneticileri yasaya aldırmayıp hülleye devam kararı almışlar.
Karar almışlar ama şikâyet ihtimaline karşı da köylü kurnazlığı mantığı ile oyalamayı, ümitlendirmeyi de ihmal etmemişler. Ücretsiz izne ilişkin uygulamanın son bulacağını ve ücretlerin devletteki emsal öğretim görevlisi maaşlarının brütleri ile eşitleneceği bilgisini vermişler. Söz konusu çalışanlardan bir süre daha ücretsiz izin dilekçesi yazılmasını istemişler. Öğrencim de fiilen tam ay çalışıyor olmasına rağmen, işverenin baskısıyla ücretsiz izin dilekçesini imzalamış ve eksik gün üzerinden maaş almaya devam etmiş.
Bir noktada öğrencimin maaşına iyileştirme yapılmış, ancak birkaç ay sonrasında yeniden izinde gibi gösterilmeye başlanmış ve maaşı yine eksik gün üzerinden yatmış. Öğrencim yine baskı ile imzalatılmaya çalışılan ücretsiz izin dilekçesini imzalamayı bu kez reddetmiş. Yöneticisi “Bunun sonuçları olacak“ demiş. Ve de olmuş. Öğrencimi 2023 yılında işten çıkarmışlar.
Öğrencim de 2024 yılında kurumu mahkemeye vermiş. Yargı süreci hala sonuçlanmamış
Bir yorum
Size bir öğrencimin başına gelmiş bir olayı aktardım. Görülen o ki, bu tür bir olayda öğrencim ve çalıştığı üniversite tek değilmiş. Bu tip olaylara başka vakıf yükseköğretim kurumlarında da rastlanmış. YÖK’ün 20.07.2022 yılında yaptığı bir açıklamaya göre dokuz vakıf yükseköğretim kurumuna Yükseköğretim Denetleme Kurulu Başkanlığı tarafından inceleme başlatılmış. Açıklamada “Söz konusu tespitler çerçevesinde Kurulumuzun yetki ve sorumlulukları çerçevesinde gerekli işlemler yapılmaktadır“ denmiş. Öğrencimin durumundan çıkardığım sonuca göre de sanırım işlemler pek işlememiş.
Elimizdeki bu olay, ülkemizdeki çok boyutlu üzücü tabloyu ortaya koymaktadır. Şimdi bu tabloda gördüğüm önemli noktalara bakalım.
Bu olayda gördüğümüz önemli noktalardan biri, kurum olayıdır. Yükseköğretim “kurumu“ olarak adlandırılan söz konusu üniversitenin aslında kurum olmayı başaramadığını görüyoruz. Sivrisinekten yağ çıkarırcasına bazı çalışanlarının maaşlarından kırpmaya çalışması bir kuruma yakışmaz. Üstelik bir de vakıf üniversitelerinin kâr etme amaçları yoktur. Demek bir de kâr amaçları olsaydı, maaş da vermeyeceklerdi.
Bir kurumu kurum yapan, çalışanlarıdır. Bu nedenle kurumlar nitelikli kişilerle çalışır. Bunun sonucu, kurumlar çalışanlarına değer verir. Peki, o zaman bir kısım çalışanlarına devlette çalışanlardan daha az ücret vermeye kalkışma açgözlülüğü nedendir?
Kurum deyince akla, sözünde duran, tutarlı, güvenilir bir kişilik gelir. Ücretsiz izne ilişkin uygulamanın son bulacağını söyleyip sonra tekrar tekrar ücretsiz izin dilekçesi imzalamasını istemek tutarlı bir davranış değildir. Yasa dışı bir uygulama için hülle yapmak ve buna yanaşmayan 15 yıldan fazla kıdemi olan bir elemanı işten çıkarmak diğer çalışanların da kuruma olan güven duygusunu zedeler.
Kurum sandığımız, ama kurumlaşamamış kuruluşlar ya da kurumken yozlaşmış kurumlar, ne yazık ki, sadece bu örnekte sözünü ettiğimiz vakıf üniversiteleri değildir. Bu olgu daha yaygındır. Son yaşadığımız fon krizi, finansal bazı kurumlardaki çürümenin bir sonudur.
Bir diğer nokta bu üniversitelerdeki bazı akademisyen yöneticilerin kraldan çok kralcı davranışlarıdır. Bir yöneticinin iki şapkası olmalıdır. Bir şapkası ile çalışanın, bir şapkası ile yönetimin temsilcisidir. Genelde vakıf üniversitelerindeki bazı yöneticiler çalışan taraftarı şapkalarını giymekten geri durmaktadır. Vakıf üniversitelerinin kurucuları genelde akademik yaşama yabancıdır. Onları bu konuda ortama alıştıracak, gerekirse eğitecek olan, kurumdaki yöneticilerdir. Yöneticiler, koltuklarını riske atmamak için bunu yapmaktan geri durmaktadır. Bu nedenle yukarda anlattığım tatsız durumlar ortaya çıkmaktadır.
Bu konuda değineceğim diğer bir önemli nokta da yasalar konusunda sergilenen tavırdır. Bir zamanlar bu ülkede yanlış yapılan işler içi devletten korkulurdu. Eskiden “Devlet bu, şakası olmaz; yanlış yaparsak canımıza okur„ diye bir inanış vardı. Bir vakıf üniversitesi açıkça yasanın hükmünü uygulamamaktan ve buna kılıf hazırlamaktan çekinmemiştir. Üstelik her şey ayan beyan ortada iken... Kampüse kart basılarak girilmekte ve çıkılmaktadır. İzinli olduğu iddia edilen kişinin çalıştığı resmen ispat edilebilir. Buna rağmen üniversitenin sergilediği bu tavır hem şaşırtıcı, hem de memleketin genel havasını yansıtması bakımından ürkütücüdür.
Son söz
Vakıf üniversitelerinde az maaş verilse de bir çalışma barışı vardı. Yüksek Öğretim Kanunu’na o ek fıkra eklenmesi ile çalışma barışı bozuldu ve bu sorunlar yaşandı. Bu yasayı koyan Devlet, bunun uygulanmasını da sağlamalıydı; ama sağlayamadı. Bu olayların bazıları yargıya taşındı. Ülkemizde de yargının hızı ortada. Bakın öğrencim iki yıldır hakkını alamamış durumda.
Bu tür olayların yaşanmamasının yolu, çalışanların örgütlenmesinden, güçlü sendikalara sahip olmasından geçer.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.