15 yaşına altındakilere sosyal medyaya erişim yasağı getirilirken EDAM Direktörü Sinan Ülgen’den farklı ülkelerdeki uygulama örneklerini dinleme ve bazı sorular sorma fırsatım oldu. Networking taş gibiydi, pratik sallanmakta. Bu sürecin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda mühendis olarak net bir bakış oluşturdum ama bu işi yapmakla ilgili bir görevim olmadığı için abesle iştigal oldu. Raporu ve konuyu gelecek yazılardan birinde yorumlayacağım. Habercilere göre biraz gecikmiş olacağız ama zaten bizim odağımız koroda şarkı söylemek değil ülkemizin geleceğine katkıda bulunmak. Bu iş böyle yapılırdı yapılmazdı tartışmasına girmiyorum ancak internetteki suçla mücadeleye odaklanmak yerine çocukları kapatmak doğru bir politika mı diye sormak gerekiyor. 15 yaşına kadar sosyal medyaya girmeyenler daha sonra sosyal medyaya aşamalı olarak girdiklerinde Köyden İndim Şehre filmindeki gibi garabetler yaşanmayacak mı? Ya da kaçak olarak sosyal medya kullananlar bunu yapmanın kendilerine sağladığı güvenle gücün karanlık tarafına geçmeye daha eğilimli olmayacaklar mı? Yapay zekâ çağında ulaşabildiği kaynakları kullanarak kendisini sürekli geliştiren yapay zekâ ile çalışırken annelerinin “tanımadığın insanlarla konuşma” diye tembihlediği çocukların benzerleri gelecekte “problemli apartman çocuğu” olarak başımıza bela olmayacak mı? Bir düşünün, konuyu ele alacağım.
Vestel’in hikâyesi ve finansı
Bir diğer önemli gelişme halka açık bir şirket olan Vestel’e yeni CFO atanması oldu. Bu konuyu değerlendirirken kendi belleğimle networking yaptım. Güncel gelişme Zeynep Sarsan’ın bu göreve atanmasıydı. Biz şirketi var eden vizyonun sahibi olarak İTÜ’deki arkadaşlarla hep Cengiz Ultav’ı gördük. Kendisi bir dönemin teknoloji ile işi (business) birleştirmeyi bilen kuşağının değerli temsilcilerinden biridir. O kuşak artık iş hayatından çekiliyor ve Türkiye’de bir işi yapmak için gereken teknoloji ile iş modelini birleştirebilen insan sayısı azalıyor. Yeni hikâyemiz bir işi çözmek için kestirmeden giderken uçurumdan aşağı uçmak şeklinde özetlenebilir. Vestel hikâyesi Türkiye’nin Turgut Özal döneminde her sınıfa bir televizyon kampanyası yapıp markaya güçlü bir zemin sağlamasıyla başlar. Bu sağlam zemin üzerinde Avrupa’ya televizyon başta olmak üzere elektronik ihracatının önemli oyuncusu haline gelen ve bunu Manisa’da yaptığı önemli yatırımla güçlü bir üretim zeminine taşıyan Vestel’in beni en fazla etkileyen yanı alt markası Regal’in etiketini taşıyan televizyonun Almanya’daki bir marketin alt katında çok uygun fiyatla satıldığını görmek olmuştu. Dünya düz ekran devrimini yaşarken Vestel çok iyi bir niş yakalayarak tüplü televizyonları üretme işinde pazar payı elde etmişti. O dönemde OEM ve ODM (orijinal ekipman ve cihaz üretimi) işleri de yapan Vestel’in adını daha sonra Venüs markasıyla cep telefonu işinde duyduk. Zorlu Grubu ise TOGG ile otomobil ve daha öncesinde bizim görüşeceğimiz gün yurtdışına ani bir seyahat etmesini gerektirecek kadar önemli enerji işi ile duyduk. Bu arada tabii ki Zorlu Center da var. Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) kullanılamaz hale getirildiği dönemde metro mesafesinde bunu aratmayacak kalitede bir sanat merkezini de içerecek şekilde hayata geçen Zorlu Center, hâlâ İstanbul’un önemli bir yaşam ve iş alanı ancak yürüyen yolların kaldırılması da dahil olmak üzere yapılanlar artık kamu yönetimlerince pek desteklenen bir varlık olmadığını gösteriyor. Kendisi ile Türkiye Bilişim Derneği’nin (TBD) bir etkinliğinde sohbet ederken Vestel’deki teknoloji ve inovasyonu sormuştum. Yanıtı ilgi çekiciydi: “Herkes Vestel’den bahsediyor ama ben teknolojiyi asıl tekstil işinde kullanıyorum.” demişti.
Enerji temalı beklenmedik seyahati nedeniyle yapamadığımız görüşmede bunu ele alacaktık. Bunu yapamasak da Vestel’in Manisa’daki televizyon üretim tesisinin açılışında modeli net bir biçimde anlama fırsatım oldu. Mühendis gözü karalığı ile sohbet ede ede tesisin derinliklerine yolumu açtığımda Samsung markalı panelleri gördüm. Üretim modeli, Güney Kore’den ithal edilen panellerin üzerine tunerlerin burada eklenmesine dayanıyordu. Bu, bir yandan televizyon ithal etmek yerine panel ithal etmeye dayanan bir vergi avantajı yaratıyor; diğer yandan da ithal edilen televizyonlardaki aylar süren test süreçlerini devreden çıkararak piyasaya çıkma süresini kısaltıyordu. Bazıları imtiyaz sağlama gibi değerlendirse de aslında muazzam ve rekabetçi bir iş modeliydi.
O dönemde Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Vestel’in panelini ürettiği ve Şişecam’ın da ekranını ürettiği televizyon üretme vizyonunu ortaya koyuyordu. Bu proje ile Türkiye’nin düz ekran televizyonlarda dışa bağımlılığının azalacağı düşünülüyordu. Ancak o dönemde bir panel fabrikası kurmak için 4 milyar dolarlık yatırım yapmak ve iki yılda bir de 2 milyar dolarlık yatırımla bunları yeni teknolojilere göre yeniden yapılandırmak gerekiyordu. Bunu dikkate almadan yapılan planlamanın benzerleri içinde yer alması Vestel’i ve Zorlu Grubu’nu bu hızlı teknolojik dönüşüm ve sürekli yeni yatırım yapmaya dayanan yeni normalde sıkıntıya sokmuş görünüyor. O zamanlar yanılmıyorsam beş tane olan panel üreticisi sayısı da izleyen dönemde zaten konsolide oldu.
Ben bu konuyu pratikte akıllı telefonuma indirdiğim Total Battle oyununda yaşıyorum. Oyuna girdikten sonra çok hızlı ilerlerken bu kadar basit işler için neden 250 liradan 2.500 liraya kadar fiyatlarla satılan paketleri alayım diye düşünüyordum. Hammadde olarak ahşap, demir ve taşın yanı sıra altın ve gümüş kullanarak oynanan oyunca başlangıçta tesisleri 50-100 birimlik kullanımlarla –yatırım da diyebiliriz- kurup güncellerken kısa sürede bu rakamlar bin, 5 bin, 10 bin 30 bin derken 100 bine kadar yükseldi. Esir düşen bir komutanımı kurtarmak için şehir binasını yükseltmem gerekiyor ve bunun maliyeti 100’er bin ahşap, demir ve taş kullanmam gerekiyor ama böyle bir kaynağım yoktu. 15 binlerde kaynaklarım vardı. Sonra yaptığım işlerle bağlantılı teşvik ve vergi iadesi benzeri getirilerle bu kaynağı elde edebileceğimi şans eseri anladım. Bunlar faaliyet kârı diyebileceğimiz getirilerdi. Böylece komutanımı kurtarırken yeni altın ve gümüş kazanacak işleri yapabileceğim. Bu arada ordumu sefere gönderip hem ganimet elde etmemin hem de yeterli gelmeyen gıda üretimimi azalan asker sayısı için yeterli hale getirmemin de yolu açıldı. Acımasız boyutları da dahil olmak üzere oyunun kurallarını öğreniyor ve adapte oluyorum. Bunun bir başka boyutu da gerçek hayatta karşıma çıktı.
Bu yazıyı yazarken Antalya Belek’teki Granada otelinde Mağazanolsun’un davetlisi olarak bulunuyorum. Buradaki e-ticaret erbabı ile işleri konuşma fırsatımız oluyor. Şu andaki gündem e-ihracat ve Hollanda üzerinden yeni bir akın başlattığımız anlaşılıyor. Daha önce Fornium (fornium.uk) markası ile İngiltere’ye açılan Mağazanolsun’un ekosisteminin adını Hollanda’da da ve bu ülke üzerinden Avrupa’nın farklı yerlerinde de duyacaksınız. Avrupa pazarı için ürün seçmek için Denizli’ye gidenlerle konuştuğumda bizim de çok beğendiğimiz havlu ve peştamalları e-ihracat için seçmişler. Ancak yerel üreticilerle konuştuklarında bunların İngiltere pazarında tutmadığını ve bizim zevkimize çok uymayan başka ürünleri tercih etmek gerektiğini öğrenmişler.
Bu, Ahmet Nazif Zorlu’yla Faruk Güler arasında bağlantı kurarak anlatacağım hikâye için gerekiyor. Aslen Denizlili olan Ahmet Nazif Zorlu, 15 yaşında amcasıyla birlikte Trabzon’a giderek ticaret hayatına atılıyor. Bu yolculuk olmasa, Zorlu muhtemelen tekstil işinden teknoloji işine doğru uzanan yolculuğu da gerçekleştiremeyecekti. Zorlu’nun yaşadıklarını bugün Türkiye’nin e-ihracat hikâyesini yazmaya çalışanların dikkatlice okuması gerekiyor. Bu sadece başarıya ulaşmak için değil, başarısızlık anında da yeniden ayağa kalkmak için yardımcı olacaktır. 1944 doğumlu olan Ahmet Nazif 1959 sonunda Trabzon’un Ortahisar ilçesi Kemeraltı Terziler Sokağı’nda amcasıyla birlikte küçük bir dükkân açıyor. Yapay zekâ bu hikâyeyi “Trabzon’daki ilk ticari girişimi senetlerin ödenmemesi ve iflas nedeniyle zarara uğramış, ancak pes etmeyerek kalan mallarla ticarete devam etmiştir. Trabzon’u “ikinci memleketi” olarak gören iş insanı, kentin ilk 5 yıldızlı oteli olan Zorlu Grand Otel'i açmış, bu oteli Ağustos 2026'da 37 milyon Euro karşılığında Usta ailesine satmıştır.” diye anlatıyor. Kendisinin de kulağına gitmiştir; “havlucu teknolojiden ne anlar” diyorlardı ama işler şöyle ya da böyle bugüne kadar geldi. Düşük kur, yüksek enflasyon tercihi olmasaydı ve babayiğit dolduruşuna gelinmeseydi belki daha ileri de giderdi ama iş hayatında belki kavramına yer olmadığını hepimiz biliyoruz.
Günümüzde serbest bölge kozunu çekmek
Coğrafi ve yapılan işle ilgili farklı alanlara göçün bir benzerini, BASBAŞ Yürütme Kurulu Başkanı ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili Dr. Faruk Güler tavsiye ediyor. Serbest bölgelerde üretimi teşvik eden Güler, dost acı söyler tadında bir ifadeyle sermaye problemine dikkat çekerek dünyaya KOBİ penceresinden bakma yaklaşımının ötesinde bir vizyonu ortaya koyuyor. Güler, “KOBİ’lerde hadi bir kooperatif yapalım, KOBİ’ler bir olsun yaklaşımı yürümez. Hem Türkiye’de hiç yürümez. Neden? Türkiye’de hepimiz kendi işimizi severiz. En iyi biz biliriz. Benim şirketim benim olsun, ağabey. Küçük olsun, benim olsun. Bu kültüre hadi birleşelim de çözüm bulamayız. Yapacağımız şey şu: Herkes kendi şirketinin sahibi olsun. Herkes kendi işini yapsın. Ama nereye gideceğiz, ağabey? Bu şirketleri nasıl organize edeceğiz de bunların bilgi birikimiyle, bunların enerjisini, bunların yaptığı işleri bir araya getirip, sonunda ben bunu yapacağım ve dünyada da bu işi yapacağım dedirteceğiz. Burada rekabetçi olacağım diyeceğimiz sistemi organize etmek kalıyor. Bu bir iki kişinin yapabileceği şey değil; hakikaten iyi bir organizasyon lazım.” diyor.
Söyleyene değil, söyletene bak dersek, Güler’in bunları söylemesinde benim Ferrero’nun fındık ekseninde kurduğu sisteme atıfta bulunmamın da rolü var. Güler şöyle devam ediyor: “Bunun en güzel örneğini fındık oluşturuyor. Fındık üreticilerinin hepsi, herkes çalışsın. Herkes kendi bir dönüm, beş dönüm, 10 dölümlük fındık bahçesinden devam etsin. Ama fındığı gidip de 3 kuruşa satmayalım kardeşim. Bunun organizasyonunu bile yapamıyoruz. milyon tane öyle örnek var.”
Bundan sonrasını araya girmeden aktarıp yazıyı bitireceğim. Güler şöyle diyor: “İnsanoğlu zora gelmeden bir şey yapmıyor. Yapmak zorunda kalıyoruz. Vizyon 100 onun için işte gelin arkadaşlar birlikte olalım. Gelin arkadaşlar sen fındık yapıyorsan ben de bak fındık yağı yapıp satıyorum. Şurada hepsini hepimiz birleşelim de beraber yapalım. Beraber konuşalım bunları. Aklımızı başımıza da alalım toplantıları yapıyoruz aslında: Fırsat ve iş ortamını buluşturmaya çalışıyoruz. Ben 60 yıldır iş içindeyim. Her zaman kötü. Her gün kötünün daha kötüsü oluyor ama fırsatların bittiği bir dönem de olmuyor.
1. Dünya Savaşı zamanında da fabrikalar kuruluyordu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da iş vardı. Bugün de bir takım insanlar iş yapıyor. Bugün de bir takım, bir takım sektörler büyüyor. Bir takımları da yok oluyor. Dolayısıyla işadamının nerede ne yapacağını bilmesi lazım. Devlet ve kurumların kamu da bunu yönlendirmesi lazım. Şimdi Kürşat Tüzman döneminden bahsettiniz. Hâlâ görüştüğümüz, dostluğumuzun devam ettiği bir bakanımızdır eski. Rahmetli Özal serbest bölgeleri 1985 yılında niye gündeme getirdi? Kendisi DPT'den geldi biliyorsunuz. Başbakan olduğunda diyor ki, ‘Ya memlekete yatırım yapılacak şey yok.” Çoğu bilmez; cebinizde dövizle yakalanırsanız hapse atılırdınız. Yedek parça bile alıp getiremezsiniz. İşçinizin sanayi ile hiçbir alakası yok. Sanayici yok. Bunların hepsinin en kötü dönemi Atatürk dönemiydi ama 1985’e geldiğimizde de fazla bir şey yoktu. O zaman diyor ki Özal, ya dünyada serbest bölge diye bir şey var. Herkes gidiyor orada yatırım yapıyor. İlk ikisini Antalya ve Mersin’de devlet DPT eliyle kuruyor.
Artık insanlar aynı zamanda bu kümelenmeyi yapabildikleri için daha gelişmiş fırsatlar var. Neyi ne şekilde yaparsam mevcut şartlarda iyi yapabilirimi araştırmak durumundalar. Serbest bölgeye gelin kurun şirketinizi üretin; devlete verdiğiniz gelir vergisini devlet almıyor. Ne demek? Sizin işçiniz maliyetleriniz ortalama yüzde 27 azaldı demek. Büyüme ihtiyacı var. Fiziken var. Görüyoruz. Yeni yatırım yapan şirketler var. Bina yatırımı yapmayalım, arazi almayalım diyene binayı biz yapıyoruz. ‘Binayı da gel, al, yap, çalıştır’ diyoruz. Bunun gibi fırsatlar da var. Zorlukları anlıyorum. Hepimiz yaşıyoruz, hepimiz dinliyoruz. Fakat işte bu birliktelikler bunu sağlıyor. Ben onun için buradayım.”
78 yaşındaki duayen insanlarla bu konuları tartışmak için sahaya çıkıyorsa bizim de bunu aktarmak görevimiz diye düşündüm. Ancak gerçek sorunları samimiyetle tespit edip onları çözmediğimiz takdirde bu iyi niyetli çabaların da sonuç alması zor görünüyor. Daha önce defalarca yazdığım esnekliği üretimden başlayarak her alanda yeniden inşa etmeli ve kırılmalara neden olmadan ülkeyi ileri taşımalıyız. Bu da tercih yapmakla başlayan bir süreç olmak zorunda ki bu noktada katı olmak zorundayız. İonna Kuçuradi’nin sözünü biraz değiştirirsem, insanlara saygı duyabilmek için fikirleri acımasızca tartışmak zorundayız.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.