YAYINLAMA 11 Ekim 2026 13:30
GÜNCELLEME 11 Ekim 2026 13:31
Bir festival programını açmanın kendine özgü bir keyfi vardır. Önce tanıdığımız yönetmenlerin isimlerini ararız. Sonra bir filmin konusu ilgimizi çeker, başka birinin oyuncuları… İzlemek istediklerimizin yanına işaretler koyar, seans saatlerini karşılaştırırız. Birbirine denk gelen gösterimler arasında karar vermek zorlaşır. Daha ilk film başlamadan, günlerimizi sinemaya göre düzenlemeye koyuluruz. Filmekimi, yıllardır ekim ayına böyle bir hareket getiriyor. Bir filmden çıkıp diğerine yetişmek, aradaki zamanda bir kahve içmek, az önce izlediğimiz sahneyi konuşmak… Kimi filmler üzerine hemen söyleyecek sözümüz olur; kimilerini ise biraz içimizde taşımak isteriz. Günler sonra yeniden düşündüğümüz, bir dostla konuşurken anlamı değişen filmler de vardır.
Tanıdık yönetmenlerle
Sevdiğimiz bir yönetmenin yeni filmini beklerken önceki filmlerini de hatırlarız. Bir karakteri, bir mekânı, yıllar önce duyduğumuz bir cümleyi… Yeni filmle birlikte o tanışıklık devam eder. Yönetmenin hangi meseleye döndüğünü, anlatımında nelerin değiştiğini merak ederiz.
Bu yıl Pedro Almodóvar, film içinde film anlatısına sahip Buruk Noel ile programda. Asghar Farhadi’nin Kesişen Hayatlar filminde Isabelle Huppert, Virginie Efira, Vincent Cassel ve Pierre Niney bir araya geliyor. James Gray’in Kâğıttan Kaplan’ında ise Adam Driver, Scarlett Johansson ve Miles Teller rol alıyor.
Werner Herzog’un Bucking Fastard’ı da seçkide. Amélie’nin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet, Violette ile; Andrew Haigh ise Uzun Bir Kış ile Filmekimi’ne geliyor. İsimleri art arda sıralayınca bir izleme listesi oluşuyor elbette. Ama festivalin heyecanı, o listenin gösterimler boyunca değişebilmesinde. Hakkında fazla şey bilmediğimiz bir filme yer açmak, bazen en çok konuşacağımız hikâyeyle karşılaşmamızı sağlayabiliyor.
Aileler, seçimler, sorumluluklar
Programın öne çıkan filmlerinden biri Cristian Mungiu imzalı Fjord. Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan film, kültür çatışması, ebeveynlik ve önyargılar etrafında gelişen bir aile dramı. Bir ailenin hikâyesinden toplumun değer yargılarına uzanan meseleleri gündeme getiriyor.
Korsaj ile tanıdığımız Marie Kreutzer’in Nazik Canavarı da annelik ve ahlaki sorumluluk üzerine düşünmeye çağıran filmler arasında. Başrolünde Léa Seydoux var. Rodrigo Sorogoyen’in Javier Bardem ile Victoria Luengo’yu buluşturduğu En Sevdiğim ise aile ilişkilerini odağına alıyor.
Bu tür hikâyelerde beni ilgilendiren, karakterlerin karar verirken içinde bulundukları koşullar. Dışarıdan kolayca hüküm verebildiğimiz bir durum, bir insanın hayatına yakından baktığımızda karmaşıklaşabiliyor. Sinema, o yakınlığı kurmak için zaman tanıyor. Bir bakışta, suskunlukta, ertelenen bir konuşmada karakter hakkında düşüncemiz değişebiliyor.
Kitap sayfasından perdeye
Bir edebiyat eserinin sinemaya uyarlanması ayrı bir merak konusu. Okurken zihnimizde kurduğumuz dünyayla yönetmenin önümüze getirdiği görüntüler karşılaşıyor. Bazen bir karakteri başka türlü hayal etmiş oluyoruz; bazen de romanda üzerinde pek durmadığımız bir ayrıntı perdede belirginleşiyor.
Bu yıl Kazuo Ishiguro’nun Klara ile Güneş romanının Taika Waititi tarafından yapılan uyarlaması programda. Amy Adams ve Jenna Ortega’nın rol aldığı film, kitabı okuyanlar için iki anlatım biçimi arasında düşünme fırsatı sunuyor.
Budala(lar) ise edebiyatla başka bir bağ kuruyor. Małgorzata Szumowska ile Michał Englert’in yönettiği film, Fyodor Dostoyevski ve Anna Dostoyevski’yi Budala romanının yazım süreci boyunca izliyor.
Bir mutfaktan dünyaya
Programda dikkatimi çeken filmlerden biri de Tony. Matt Johnson’ın yönettiği yapım, şef, yemek yazarı ve gezgin Anthony Bourdain’in gençlik döneminden bir kesiti konu alıyor.
Bourdain’in yemekle kurduğu ilişkiyi düşünürken, sofrada karşılaştığı insanlara duyduğu merakı da hatırlıyorum. Bir mutfağın içine girmek, o mutfakta çalışanların hayatını dinlemek, bir yemeğin ait olduğu yeri anlamaya çalışmak… Gastronomi yazarlığında önemsediğim konular bunlar. Onu ilerleyen yıllarda tanıdığımız kişiye götüren gençlik dönemini sinemada izleme düşüncesi, Tony’yi benim için ayrıca merak edilir kılıyor.
Programda başka hayatların perde arkasına bakan filmler de var. Peter Farrelly’nin Ben, Rocky’si, Rocky filminin yapım hikâyesini anlatıyor. Juan Cabral ile Santiago Franco’nun Maçı ise Diego Maradona’nın unutulmaz golünün atıldığı İngiltere–Arjantin karşılaşmasına, kırk yıl sonra yeniden bakıyor. Hafızamızda yer etmiş bir filmin ya da spor anının nasıl ortaya çıktığını öğrenmek, bildiğimizi sandığımız hikâyeye yeni ayrıntılar katabiliyor.
İstanbul’dan üç şehre
Filmekimi’nin yolculuğu İstanbul’la sınırlı kalmıyor. Gösterimler 15–18 Ekim’de Ankara’da, 22–25 Ekim’de İzmir ve ilk kez Mersin’de yapılacak. Mersin’in bu yıl programa katılması, filmlerin yeni bir seyirci topluluğuyla buluşması açısından sevindirici.
İstanbul’da Atlas 1948, City’s CineWAM Nişantaşı, Kadıköy Sineması ve Paribu Art gösterimlere ev sahipliği yapacak. Ankara’da Büyülü Fener Kızılay, İzmir’de Paribu Cineverse MaviBahçe, Mersin’de ise Paribu Cineverse Forum Mersin sinemaseverleri ağırlayacak.
İstanbul dışındaki gösterimlerin bir başka özelliği, bu yıl İstanbul Film Festivali’nde ödül kazanan filmlere de yer vermesi. Ziya Demirel’in En Güzel Cenaze Şarkıları, Pınar Yorgancıoğlu’nun Karanlıkta Islık Çalanlar, Evrim Çervatoğlu’nun Keçi501 ve Damien Hauser’in Prenses Mumbi filmleri bu kapsamda seyirciyle buluşacak. Böylece ilkbahardaki festivalin bazı filmleri, sonbaharda başka şehirlerde konuşulmaya devam edecek.
Birlikte izlemenin keyfi
Önümüzde seçilecek filmler, karşılaştırılacak seanslar var. Hepsine yetişmek mümkün olmayabilir. Ben, merak ettiklerimin yanına birkaç bilinmedik film için de boşluk bırakmaktan yanayım. Bazen festivalden geriye kalan en güçlü hatıra, o boşluğa yerleşen film oluyor.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.