Türkiye Azerbaycan ilişkisi sessiz ama derin bir dönüşümden geçiyor. Kimlik ve dayanışma üzerine kurulu asimetrik bir yapıdan, iki tarafın da kendi çıkar hesabını yaptığı daha dengeli bir ortaklığa doğru ilerliyoruz. Bu bir zayıflama değil, olgunlaşma. Sorun şu ki, iki ülke de bu dönüşümü henüz kavramsal olarak tanımlamış değil ve ilişkiyi hâlâ eski dille yönetiyor.
Ağabeyden müttefike
Bağımsızlığın ilk yıllarından 2020'ye kadar ilişkinin karakteri belliydi. Türkiye koruyucu ağabey, Azerbaycan ise topraklarının beşte birini kaybetmiş, kuşatılmış küçük kardeşti. Türkiye'nin 1993'te Kelbecer'in işgali üzerine Ermenistan sınırını kapatması bu dönemin sembolü oldu. Bakü'nün dış politikası tek bir hedefe kilitlenmişti ve Ankara bu hedefin en güvenilir dayanağıydı.
2020 savaşı ilişkinin niteliğini değiştirdi. Türk insansız hava araçları, askeri eğitim ve danışmanlık desteği Azerbaycan'ın zaferinde belirleyici rol oynadı. Haziran 2021'de imzalanan Şuşa Beyannamesi ise ilişkiyi ilk kez karşılıklı yardım hükmü içeren resmi bir müttefiklik metnine kavuşturdu. Asimetri sürüyordu ama ortaklık artık kâğıt üzerinde de vardı.
Asıl kırılma Eylül 2023'te yaşandı. Karabağ meselesi askeri yoldan kapanınca Azerbaycan'ın otuz yıldır taşıdığı stratejik yük ortadan kalktı. Bu noktada dikkat çekici bir denge değişimi başladı. Bakü'nün Türkiye'ye stratejik ihtiyacı azaldı. Türkiye'nin Azerbaycan'a ihtiyacı ise enerji, ulaşım koridorları ve Türk dünyasına erişim açısından azalmadı, hatta arttı.
Asimetri daralırken
Uluslararası ilişkiler literatürü bu dönüşümü anlamak için iki kullanışlı araç sunuyor. İlki Brantly Womack'ın asimetri kuramı. Womack, güçlü tarafın ilişkiye daha az, zayıf tarafın ise çok daha fazla dikkat gösterdiğini vurgular. Güçlü için ilişki gündemdeki pek çok konudan biridir. Zayıf için ise hayati önemdedir. Bu dikkat farkı sistematik yanlış algılar üretir. Güçlü taraf zayıfın bağımsız adımlarını nankörlük gibi okur, zayıf taraf ise güçlünün ilgisizliğini küçümseme olarak görür.
Womack'a göre istikrarın formülü, zayıf tarafın saygı göstermesi ve güçlü tarafın da onun özerkliğini tanımasıdır.
2009'daki Zürih Protokolleri bu algı farkının iyi bir örneği. Ankara, Ermenistan ile normalleşmeyi kendi bölgesel açılımının parçası olarak görürken Bakü aynı adımı ihanet olarak algıladı.
İkincisi Glenn Snyder'ın ittifak güvenlik ikilemi. Müttefikler bir yandan terk edilmekten, öbür yandan ortaklarının hesapları yüzünden istemedikleri gerilimlere sürüklenmekten korkar. Bu iki korku ters orantılıdır. Bağlılığı güçlendirmek terk edilme riskini azaltır ama sürüklenme riskini artırır. Şuşa Beyannamesi'ndeki karşılıklı yardım hükmü tam da bu nedenle Türkiye için yeni bir hesap anlamına geliyor.
Farklılaşan tercihler
İsrail bunun en görünür örneği. Türkiye, Mayıs 2024'te İsrail ile ticareti askıya alarak sert bir çizgiye geçti. Azerbaycan ise İsrail ile enerji ve savunma alanındaki ilişkisini sürdürüyor. İsrail'in petrol ithalatının önemli bir kısmı Azerbaycan'dan geliyor ve bu petrol Bakü Tiflis Ceyhan boru hattıyla Türkiye topraklarından geçiyor. Bu durum iki başkentin bölgesel tehdit algısının ne kadar farklılaşabildiğini açıkça gösteriyor.
Rusya ikinci örnek. Ankara, Moskova ile dengeleyici ve kontrollü bir ilişki sürdürüyor. Bakü ise Aralık 2024'te Azerbaycan Hava Yolları uçağının Rus hava savunması tarafından vurulmasının ardından çok daha sert bir tavır aldı. Kremlin'e karşı bu kadar açık bir tutum, Azerbaycan'ın kendini artık Rusya'nın etki alanında görmediğinin işaretiydi.
Üçüncü ve belki en önemli örnek Vaşington. Ağustos 2025'te Beyaz Saray'da parafe edilen barış metni ve onunla birlikte gündeme gelen Trump Uluslararası Barış ve Refah Güzergâhı (TRIPP), Nahçıvan bağlantısını ABD'nin doğrudan yer aldığı bir mimariye taşıdı. Türkiye yıllardır Zengezur koridorunu sahiplenen ülkeydi. Bugün bu güzergâhın şekillenmesinde Ankara sürecin içinde mi, yoksa kenarında mı? Bu soru açık yüreklilikle sorulmalı.
Orta Asya da gözden kaçmaması gereken bir alan. Azerbaycan, Orta Asya liderlerinin danışma toplantılarına katılarak Türkiye'nin yer almadığı bir kanal açtı. Bunu tek başına bir rekabet işareti olarak okumak abartılı olur. Ancak Türk Devletleri Teşkilatı içinde rollerin nasıl paylaşılacağı sorusunu da beraberinde getiriyor.
Bir tarihsel ayna
Benzer bir durumu Soğuk Savaş'ın ortasında Batı Almanya ile ABD arasında görmüştük. Willy Brandt 1969'dan itibaren Doğu Bloku'na yönelik bağımsız bir politika izlemeye başladığında Vaşington'da ciddi kaygılar oluştu. Bonn'un kendi yolunu çizmesi ittifaka sadakatsizlik olarak okunabilirdi. Sonunda ittifak zayıflamadı, aksine güçlendi. Çünkü iki taraf da farklılıkları gizlemek yerine danışma mekanizmaları içinde yönetmeyi seçti.
Bu analoji bugünkü tabloyu anlamak için yararlı. Bir müttefikin özerkleşmesi ittifakı otomatik olarak aşındırmaz. İttifakı aşındıran, bu özerkleşmenin konuşulmaması ve yönetilmemesidir.
Fırsatlar da aynı ölçüde büyük
Tablonun yalnızca ayrışma alanlarından ibaret olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. İki ülke arasındaki karşılıklı bağımlılık hiç olmadığı kadar derin. SOCAR, STAR rafinerisi ve Petkim gibi yatırımlarla Türkiye'deki en büyük yabancı yatırımcılardan biri. TANAP, Avrupa'ya giden Azerbaycan gazının omurgası. Orta Koridor'un geleceği her iki ülkenin ortak çıkarı. Savunma sanayii işbirliği ise karşılıklı güvenin en somut göstergesi olmaya devam ediyor.
Ermenistan ile normalleşme konusunda ise ilk kez gerçek bir fırsat penceresi var. Ankara yıllardır Ermenistan ile ilişkilerini Bakü'nün takvimine bağlamıştı. Barış süreci ilerledikçe iki başkent ilk kez aynı takvimle hareket edebilir. Daha özerk ve kendine güvenen bir Azerbaycan, Türkiye'nin yükünü taşıyan değil, gücünü çoğaltan bir ortak olabilir.
Türkiye’nin önündeki yol
Bence ilk adım ilişkiyi kimlik dilinden kurumsal dile taşımak. Bugün Türkiye-Azerbaycan ilişkisi büyük ölçüde liderler arasındaki kişisel bağa dayanıyor. Bu bağ güçlü ama kurumsal bir alt yapının yerini tutmaz. Dışişleri, savunma ve enerji alanlarında düzenli işleyen bir stratejik istişare mekanizması, farklılaşan tercihlerin kriz üretmeden konuşulabileceği bir zemin sağlar.
İkinci adım ayrışma alanlarını gizlemek yerine yönetmek. İsrail ve Rusya konusundaki farklı tutumlar kamuoyu önünde yok sayıldığında, bir gün beklenmedik bir krizle yüzeye çıkabilir. Bunları önceden tanımlamak ve sınırlarını birlikte belirlemek daha akıllıca olur.
Üçüncü adım TRIPP sürecinde Türkiye'nin rolünü netleştirmek. Nahçıvan bağlantısı Türkiye için tarihi bir hedefti. Bu hattın Türkiye'nin kendi demiryolu ve karayolu projeleriyle nasıl bütünleşeceği belirsiz kalırsa, Ankara kendi vizyonunun dışında kalma riskiyle karşılaşır.
Sonuç
Kardeşlik seçilmez, ortaklık ise her gün yeniden kurulur. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki duygusal bağ değişmeyecek. Değişen, bu bağın üzerine kurulan siyasi ve stratejik yapı. Azerbaycan artık korunmaya ihtiyaç duyan bir küçük kardeş değil, kendi hesabını yapan ve kendi alanını genişleten bir bölgesel aktör.
Türkiye için asıl risk Azerbaycan'ın bağımsızlaşması değil.
Asıl risk Ankara'nın bu bağımsızlaşmayı bir sadakat sorunu olarak okuması olur.
Bu dönüşümü doğru okuyan bir Türkiye, eski bir kardeşi kaybetmez. Daha güçlü bir ortak kazanır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: azerbaycanDr. Osman Gazi Kandemir
DAHA FAZLA HABER OKU
Gürsel Tokmakoğlu Jeopolitik değerlendirme: 2035: Çin merkezli senaryo
Emre Tirakioğlu Brezilya'da değişim talebi, Lula'nın önündeki sınav
Cihad İslam Yılmaz İçten Çevreleme: Tehdidin merkezini dışarıdan değil içeriden boşaltmak
H. Caner Akkurt Ahlakın gücü: İyiliğin dünyayı değiştirme imkânı
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.