Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur: Dinin bu kadar görünür olduğu bir zamanda, inancın bu kadar görünmez hâle gelmesi.
İnançtan değil, inancın göstergelerinden söz ediyorum; samimi dindar insanlardan değil, dindarmış gibi yapanlardan. Dinî söylemin, sembollerin ve ritüellerin gündelik hayatı kuşattığı; fakat iş para kazanmaya ve sermaye birikimine geldiğinde aynı hassasiyetin buharlaştığı o tuhaf alandan…
Çünkü yakıcı bir sahtekârlık biçimiyle yine karşı karşıyayız: İnançsız dindarlık.
İnançsız dindar -ki dindar olduğundan değil, kendisi öyle iddia ettiğinden biz de o adı vermekteyiz; zira özce dinle de dindarlıkla da alakaları yoktur bu şahısların-, Tanrı'ya inanmadığını söyleyen kişi değildir. Tam tersine, Tanrı'dan en çok söz edenlerden biri olabilir. Gözümüze soka soka ibadetlerini yapıp, ona göre giyinip kuşanıp dinî referansları dilinden düşürmez, başkalarının hayatını "helal-haram" terazisinde tartar. Fakat kendi çıkarı söz konusu olduğunda terazinin kefeleri değişir.
Bir koyup beş almak, paradan para kazanmak, bugün yatırıp yarın fon zengini olmak ister. Üstelik sistemin ürettiği ve kurumsallaştırdığı kavramlarla vicdanını rahatlatır. Kazancın adı değiştirilir; faiz "kâr payı" olur, sermaye piyasası araçları dinî kılıflarla paketlenir, "helal sertifikasyon" sektörüyle tüketim arzusu vaftiz edilir. Böylece devasa bir ahlaki sorun, teknik ve hukuki bir terminolojinin arkasına usturupluca saklanıverir.
Helal şampanya gördü bu gözler, daha ne olsun!
Asıl mesele de burada başlar. Çünkü din yalnızca ritüeller toplamıysa sorun yoktur. İbadet başka bir odada, fonlarla dönen dolaplar başka bir odada yaşayabilir. Fakat din aynı zamanda bir ahlâk iddiasıysa, insanın parayla ve güçle kurduğu ilişki inancının en ciddi sınavlarından biridir.
Çalışmadan çoğaltma arzusu, ölçüsüz kazanç tutkusu, başkasının kaybını fırsata dönüştürmek ve kısa yoldan servet edinmeyi başarı saymak, yalnızca ekonomik değil, ahlaki meselelerdir de esasen.
Kapitalizmin belki de en büyük başarısı insanları zenginleştirmek değil, zengin olma arzusunu erdem gibi gösterebilmek olmuştur. İnancımızı, hayatımıza yön veren bir kılavuz olmaktan çıkartıp sermaye hırsımızı aklayan kullanışlı bir vicdan rahatlatma aracına çevirmiştir.
Mesele bu hâliyle gayet biyopolitik ve son derece de psikopolitiktir.
Biyopolitika; hayatın kendisinin ve biyolojik varlığımızın ekonomik düzen tarafından biçimlendirilmesidir. Ne zaman çalışacağımız, ne kadar üreteceğimiz, nasıl besleneceğimiz ve ne kadar süreyle verimli kalacağımız artık yalnızca kişisel tercihlerimiz değildir. Bedenimiz ve zamanımız tamamen sistemin ihtiyaçlarına göre düzenlenir. Örneğin, sabah kaçta uyanacağımızdan kaç adım atacağımıza, mesai saatlerimize uygun uyku düzenimizden gün içinde daha performanslı kalmak için tükettiğimiz gıda ve takviyelere kadar tüm biyolojik ritmimiz piyasa koşullarına göre biçimlenir. Bedenimiz; esnek çalışma saatleriyle, sürekli ulaşılabilir olma zorunluluğuyla ve "kesintisiz üretken kalma" baskısıyla sistemin bir çarkına dönüşür. Ve üstelik bu kutsanır.
Psikopolitika ise bu yönetimi zihnin tam merkezine taşır. Ne arzulayacağımızı, neyi başarı sayacağımızı ve kendimizi ve başkalarını neye göre, hangi kriterlerle değerlendireceğimizi doğrudan bu zihinsel kuşatma belirler. Daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, muhafazakâr lüks sitelerde steril bir yaşam, daha yüksek bir statü ve daha görünür bir hayat arzusu yalnızca bireysel tercihlerimizden doğmaz; reklamlar, sosyal medya ve başarı kültürü tarafından sürekli beslenir.
Tüm bunlar için ise dindar insanı inancından vazgeçirmek gerekmez. Daha incelikli bir şey yeterlidir:
İnancını yerinde dursun ama arzularını değiştir.
Böylece ekonomik düzen önce hayatı kuşatır, sonra zihnin içine yerleşir. İnsan, kendisine dayatılan arzuları kendi isteği sanmaya başlar. Daha çok çalışmayı yalnızca geçinmek için değil, daha çok tüketmek, lüksü "helal dairesinde" meşrulaştırmak ve daha değerli görünmek için istediğine inanır.
Ortaya tuhaf bir insan tipi çıkar: Gösterişi eleştirir ama serveti ve sözde muhafazakâr lüksü teşhir eder.
Dünyevileşmeden şikâyet eder ama hayatının merkezine parayı koyar.
Faizi lanetler ama fonların arka bahçelerinde tüyo yarıştırır.
Kanaatten söz eder ama "daha fazla"nın büyüsünden kurtulamaz.
Başkalarının yaşam tarzını denetlerken kendi ahlâkını zerrece sorgulamaz.
Bu nedenle bugünün asıl sorusu "Kim sahtekâr, kim dürüst; kim dinsizleşti, kim dindar?" değildir. Asıl mesele "bunu A kişisi yaptı, B yol verdi, C ifşa etti…" de değildir.
Belki de çağımızın en büyük sorusu şudur: Ruhumuzu satmadan, arzularımızı piyasaya teslim etmeden gerçekten inanmak, samimiyetle inançlı bir yaşam sürmek hâlâ mümkün müdür?
Evet, bakanlar eskir, fonlar gider, sorular kalır…
Zira görünen o ki kapitalizm insanları dinsizleştirmedi. Daha fenasını yapıp dindarlığın ve kurumlarının içine yerleşti.
İnanç kaldı. Ritüeller kaldı. Semboller kaldı.
Ama arzunun kıblesi değişti.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: Dr. Ayça Ferda Kansu
DAHA FAZLA HABER OKU
Cihad İslam Yılmaz Hakikat arayışı olarak istihbarat
PODCAST
Umut Berhan Şen Jeopolitik kavga uzaya taşındı: Birleşik Krallık'tan uzayda stratejik hamle!
Prof. Dr. Levent Eraslan Yapay zekâ emperyalizmin yeni aparatı mı?
Ömer Kayır Dil yaralı, din ölgün: 1914'ten bugüne Türk dünyasında İslam ve restorasyonun yolu (I)
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.