Bir iş istediğim gibi gitmiyorsa ilk şüphelendiğim şey yöntemim olmuyor; "Demek ki yeterince çalışmadım" deyip tempoyu artırıyorum. Bir proje tıkandıysa daha fazla saat harcıyorum, bir ilişki yolunda gitmiyorsa daha çok konuşarak çözmeye çalışıyorum, gün yetmiyorsa sabah daha erken kalkıyorum.
Ben zaten sabah erken kalkanlardanım. Günün sessizliğinin henüz bozulmadığı o saatleri severim. Kahveyi koyup masaya oturduğumda, henüz kimseden bir bildirim gelmemişken günün asıl sahibi benmişim gibi gelir. Sokak tam uyanmamıştır, telefon susuyordur, kimse sizden henüz bir şey istemiyordur.
İnsanın kendisine ait birkaç saat bulması az şey değil.
Ama zamanla anladım ki erken kalkmanın da çözemeyeceği şeyler var. Yanlış yaptığınız bir şeyi sabahın köründe yapmak, onu doğru yapmıyor. Sadece daha erken yanlış yapmış oluyorsunuz.
Éric-Emmanuel Schmitt'in Madam Pylinska ve Chopin'in Sırrı adlı kitabını okurken sık sık bunu düşündüm.
fazla okuBu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Schmitt'i ilk kez Mösyö İbrahim ve Kuran'ın Çiçekleri ile okumuştum — bundan iki yazı evvel bahsetmiştim ondan. Ardından başka kitaplarını da almaya başladım. Beni şaşırtan şeylerden biri, bazen 50 sayfayı bile bulmayan metinlere bu kadar çok şey sığdırabilmesi. Bazı kitaplar kalınlıklarıyla göz korkutur, Schmitt'inkiler tam tersini yapar. Başlarken "Bunu hemen bitiririm" dersiniz. Bitirirsiniz de.
Mesele ondan sonra başlıyor. Kitap bitiyor ama anlattığı şey bitmiyor.
Schmitt'in kahramanlarıyla genellikle iyi günlerinde tanışmıyoruz. Biri yakınını kaybetmiş, biri yalnız, biri terk edilmiş, biri hastalıkla uğraşıyor. Savaş da eksik değil. Schmitt insanı pek tatilde yakalamıyor yani.
Sonra kahramanın karşısına biri çıkıyor. Mösyö İbrahim'de Momo'nun karşısına Mösyö İbrahim çıkmıştı. Burada ise genç Éric'in karşısına Madam Pylinska çıkıyor.
Bu tür karşılaşmaları seviyorum. Çünkü gelen kişi sihirbaz değil. Kaybedileni geri getirmiyor, geçmişi düzeltmiyor, hayatı 3 derste yoluna koymuyor. Kahramanın derdini elinden alıp çözüp geri vermiyor; daha çok, o derde baktığı yeri değiştiriyor. Zaten 3 derste hayatını yoluna koyduğunu söyleyenlere karşı biraz mesafeliyimdir oldum olası.
Genç Éric yıllardır piyano çalıyor. Bach'ı, Mozart'ı çalabiliyor ama Chopin'e geldiğinde bir türlü aradığı yere ulaşamıyor. Notalar doğru, çalışma desen var. Yine de bir şey eksik.
Çözüm olarak bildiği şeyi yapıyor: daha çok çalışıyor.
Madam Pylinska ise ona daha fazla piyano çaldırmak yerine piyanodan kaldırıyor. Bahçeye gönderiyor, çiy damlalarıyla uğraştırıyor, sessizliği dinlemesini söylüyor. Hatta sevgilisiyle gözü açık öpüşmesini istiyor.
Piyano öğrenmek için gelmişsiniz. Piyanoya dokunmanız yasak.
İnsan parasını geri istemeyi düşünebilir.
Daha erken yanlış yapmak
Bir şeyi 100 kere yanlış yaptığınızda, 101. tekrarda doğru yapmaya başlamıyorsunuz. Sadece yanlışı daha iyi öğreniyorsunuz.
Bunu piyanodan çıkarıp gündelik hayata koyunca örnek bulmak zor değil. Bir toplantı işe yaramadıysa bir toplantı daha koyuyoruz, o da işe yaramazsa haftalık yapıyoruz — böylece artık düzenli olarak işe yaramayan bir toplantımız oluyor. Telefon dikkatimizi dağıtıyor, çözümü yine telefonda arıyoruz: odaklanmak için uygulama indiriyoruz, uygulama da bildirim gönderiyor.
Sayılabilen şeyleri de seviyoruz. Kaç saat çalıştık, kaç kilometre koştuk, kaç kitap okuduk, kaç iş bitirdik. Sayılar insanın içini rahatlatıyor; günün sonunda önümüze bir rakam koyabiliyoruz.
Ama dikkatin kaç saati var? Sabrın kaç kilometresi?
Bir işi ne kadar incelikle yaptığımızı hangi uygulama ölçüyor?
Bazen gerçekten daha fazla çalışmak gerekiyor — emek vermeden derinleşmenin kestirme bir yolu yok. Ama emekle inat arasında da bir fark var. Aynı kapıyı 100 kere itip açılmadığında, 101. kez daha sert itmek çalışkanlık olmayabilir.
Belki kapı diğer tarafa açılıyordur…
Genç Éric'in Chopin'le yaşadığı biraz buna benziyor. Sorun çalışmaması değil, zaten çalışıyor. Sorun, aynı yoldan giderek başka bir yere varmaya çalışması.
Madam Pylinska'nın ilk yaptığı şey de bu yolu kesmek oluyor.
Sessizlik diye bir şey vardı
Ödevlerinden biri sessizliği dinlemek.
Bu cümleyi okuyunca en son ne zaman hiçbir şey dinlemeden, hiçbir boşluğu doldurmaya çalışmadan sadece durduğumu düşündüm. Hatırlayamadım.
Yürürken kulaklık takıyoruz, arabaya biner binmez müzik açıyoruz, evde yalnızsak arkada bir ses olsun istiyoruz. Asansörün gelmesini beklerken bile birkaç saniyelik boşluğu dolduruyoruz — asansör de çok gecikmiyor aslında, ama insan 3 katlık sürede dünyada neler olduğunu kontrol edebiliyor.
Sessizliği hayatımızdan çıkarmak için epey uğraşmışız. Başarmışız da…
Üstelik yalnızca sessizlik değil, boşluk da biraz gözden düştü. Birkaç dakikamız varsa onu değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bir işi sadece yapmak neredeyse yetmiyor; yanına bir iş daha eklemek gerekiyor.
Oysa Madam Pylinska müziği öğretmeye sessizlikten başlıyor. Düşününce çok da tuhaf değil — müzik yalnızca notalardan oluşmuyor, notaların arasındaki boşluk da müziğin içinde.
Konuşmak da biraz öyle. Birini dinlerken gerçekten dinliyor muyuz, yoksa cümlesini bitirmesini mi bekliyoruz? Ben kendimi sık sık ikincisini yaparken yakalıyorum: karşımdaki daha konuşuyor ama benim cevap içeride hazır. Sözünü kesmiyorum belki ama dinlemeyi çoktan bırakmışım. Bazen dinlemek için yalnızca susmak yetmiyor — cevabı da biraz susturmak gerekiyor.
Dokunmak başka, zorlamak başka
Madam Pylinska'nın genç Éric'e verdiği başka bir ödev, çiçeklerin üzerindeki çiy damlalarını çiçeğe zarar vermeden hareket ettirmek.
İlk bakışta piyano ile ilgisi yok. Ama Madam Pylinska'nın derslerinde piyanoyla ilgisi olmayan şeylerin piyanoyla epey ilgisi var.
Çiy damlasında basit bir kural bulunuyor: bir şey yapacaksınız ama yaptığınız şey dokunduğunuz şeye zarar vermeyecek. Bu, göründüğünden daha zor. Bir sorunu çözmek istiyoruz, üzerine gidiyoruz. Birini ikna etmek istiyoruz, daha çok anlatıyoruz. Bazen iyi niyetle yaptığımız müdahalenin kendisi yeni bir soruna dönüşüyor.
Çiy damlasında ise acele edemiyorsunuz. Çiçeği sıkıp "Bir an önce şu işi halledelim" deme imkânınız yok. Çiçeğin de mesele hakkında bir fikri var.
Burada hoşuma giden şey, inceliğin edilgenlik olmadığını hatırlatması. Bir şeye zarar vermemek için dikkat göstermek, hiçbir şey yapmamak demek değil; tam tersine, bazen daha fazla ustalık gerektiriyor.
Bir şeyi yerinden sökmek kolay olabilir. Yerini değiştirip onu incitmemek daha zor.
Herkes kapağı açık çalıyor
Kitapta Chopin ile Franz Liszt üzerinden kurulan karşıtlık beni en fazla durduran bölümlerden biri oldu.
Liszt, 19'uncu yüzyılın büyük besteci ve piyanistlerinden biri; olağanüstü tekniği ve sahne etkisiyle tanınan bir virtüöz. Chopin de aynı dönemin büyük bestecilerinden ama müziği daha içe dönük bir dünyaya açılıyor. Schmitt bu iki müzisyeni iki ayrı tavrı anlatmak için karşı karşıya getiriyor: bir tarafta dışarıya yönelen, etkisini gösteren bir çalma biçimi; diğer tarafta daha içeriye dönük, dinleyenin de yaklaşmasını isteyen bir dünya.
Ben burada müzikten çıktım. Çünkü biz de biraz kapağı açık çalıyoruz.
Bir yere gidiyoruz, fotoğrafını koyuyoruz. Yemek geliyor, bazen daha tadına bakmadan telefon çıkıyor. Konsere gidiyoruz, sahnedeki insanı kendi gözümüzle izlemek yerine telefon ekranından kaydediyoruz. Ben de yapıyorum bunları — o yüzden kimseye ders verecek durumda değilim.
Ama bir şeyi yaşamakla onu yaşadığımızı göstermek arasındaki mesafenin ne zaman bu kadar kısaldığını merak ediyorum. Eskiden sahneye çıkmak için sahne gerekiyordu. Şimdi sahne cebimizde.
Görünür olmak kendi başına kötü bir şey değil. Yaptığımız işi anlatmak bazen işin bir parçası. Mesele, görünürlüğün yavaş yavaş ölçüye dönüşmesi — yaptığımız şeyin değerini aldığı tepki üzerinden okumaya başladığımızda başka bir yere geçiyoruz.
Kitabı okurken aklıma bu yüzden bir soru takıldı, ilk kez de takılmadı hatta: kimse görmese yine yapar mıydım?
Kimse bilmeyecek olsa yine o kitabı okur muydum, fotoğrafını çekemeyecek olsam o manzaraya yine gider miydim, kimse alkışlamasa yaptığım işe aynı özeni gösterir miydim?
Sorunun cevabından her zaman pek emin değilim. Belki iyi bir soru olmasının nedeni de bu.
Hayran bırakmak mı, hayran olmak mı?
Madam Pylinska'nın virtüözlerle ilgili söylediklerinde beni asıl durduran ayrım bu oldu.
Hayran bırakmakla hayran olmak birbirine yakın iki ifade gibi görünüyor. Aslında insanı iki ayrı yöne çeviriyor. Hayran bırakmak istediğinizde gözler size dönüyor. Hayran olduğunuzda siz başka bir şeye bakıyorsunuz.
Biri görünmekle, diğeri görebilmekle ilgili.
Bunu yalnızca sanat için düşünmedim. Bir manzaranın karşısında sadece bakabilmek, bir insanı dinlerken kendi anlatacağım hikâyeyi düşünmemek, bir kitabı bitirdiğim anda hemen karar vermemek de bunun içinde.
Hatta her konuda bir fikrim olmak zorunda olmadığını kabul etmek — ki bu sonuncusu giderek zorlaşıyor. Çünkü artık bir olayla karşılaşmakla o olay hakkında hüküm vermek arasındaki süre çok kısaldı. Daha ne olduğunu anlamadan ne düşündüğümüz hazır olabiliyor.
Hayran olmak ise biraz zaman istiyor. Bir şeye kendimizden daha fazla yer açmayı da.
Chopin'in Schmitt'in kitabındaki sırrının bir parçası belki de burada: kendini göstermekten çok, duyduğu şeye yer açabilmek.
Kendi bahçesinde kalmak
Kitapta aklımda kalan başka bir mesele, insanın kendi sınırını bilmesi.
Bugünlerde pek sevilen bir fikir değil. Sınırlarımızı aşıyoruz, konfor alanımızdan çıkıyoruz, kendimizin en iyi versiyonuna ulaşmaya çalışıyoruz. Ben daha mevcut versiyonla işimi bitiremedim.
Chopin'de sevdiğim taraflardan biri de bu. Her şeyi yapmaya çalışmak yerine kendi alanının içinde derinleşiyor. Bana bu, eksiklikten çok bir seçim gibi geliyor. Neyi yapabileceğimizi bilmek önemli, neyi yapamayacağımızı bilmek de. Ama bir şey daha var:
Her yapabileceğimizi yapmak zorunda değiliz.
Eskiden komşunun bahçesi daha yeşildi. Şimdi dünyanın bütün bahçeleri cebimizde ve insan bu kadar çok bahçeye bakınca kendi toprağından şüphe etmeye başlayabiliyor. Belki genç Éric'in başta anlamadığı da buydu: Bach da çalabiliyor, Mozart da — ama Chopin, ancak kendi toprağına, kendi sessizliğine döndüğünde açılıyor ona.
Belki mesele en iyi bahçeyi bulmak değil. Hangisinin bizim olduğunu bilmek de fena bir başlangıç sayılmaz.
Kılavuzsuz sır
Kitabın adında bir "sır" var ve sır deyince insan çözmek istiyor.
Zaten hayatı da giderek çözülecek sorular toplamına çevirdik: nasıl mutlu olunur, nasıl başarılı olunur, günde kaç adım atılır — hepsinin bir cevabı olmasını istiyoruz.
Schmitt'in sevdiğim tarafı, kitabının adında bir sır vadetmesine rağmen sonunda elimize bir kullanım kılavuzu vermemesi.
İyi ki vermiyor. Çünkü genç Éric'in aradığı şey başta çok açık: Chopin'i daha iyi çalmak istiyor, bunun için daha fazla çalışması gerektiğini düşünüyor. Sonra piyanosundan kaldırılıyor, bahçeye gönderiliyor, sessizlikle baş başa bırakılıyor. Aradığı cevap, piyanonun başında değilken karşısına çıkıyor.
Belki bazı meselelerde bizim de yaptığımız hata bu. Cevabı hep sorunun bulunduğu yerde arıyoruz — daha çok çalışmak için masaya, daha iyi konuşmak için yeni cümlelere, daha hızlı yaşamak için saate bakıyoruz. Oysa bazen yöntem değişmeden miktarı artırmak yalnızca gürültüyü artırıyor.
Ben yine sabah erken kalkacağım. O huyumdan vazgeçecek değilim.
Ama bazen piyanodan kalkmak gerekiyor…
Biraz da sessizliği dinlemek…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
DAHA FAZLA OKUHakkında daha ayrıntılı: Éric-Emmanuel SchmittKİTAPpiyanoyaşamSelçuk Ramazanoğlu
DAHA FAZLA HABER OKU
Gürsel Tokmakoğlu Özgün Türkiye
Gürbüz Evren Netanyahu'ya Pinokyo demek Pinokyo'ya hakaret olur
Dr. Osman Gazi Kandemir Grönland konusu artık kapandı mı?
Behruz Hasanov Türkiye ile İsrail arasında olası savaşta Aliyev kimin tarafında yer alır?
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.