26 Eylül 2026, Cumartesi · 12:27 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Herkes BM reformu istiyor: Peki neden herkes başka bir BM tarif ediyor?

Recep Tayyip Erdoğan 22 Eylül'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden çok açık bir itirazda bulundu. 190'dan fazla ülkenin iradesinin 5 devletin kararına bağlı olduğu bir sistemin adil ve güvenilir olamayacağını…

Aynı gün Moskova'dan gelen cevap ise oldukça farklıydı. Kremlin, Konsey'in reforme edilmesini ve daimî üyelerin sayısının artırılmasını desteklediğini açıkladı. Ancak Moskova açısından iki konu tartışmaya açık değil. Daimî üyelik kurumu korunmalı ve veto yetkisi devam etmeli.

Aslında BM reformu tartışmasının yaklaşık 30 yıldır neden sonuç vermediğini bu iki açıklama bile anlatıyor. Herkes reform istiyor. Fakat "reform" kelimesi Ankara'da başka, Moskova'da başka, Yeni Delhi'de başka, Addis Ababa'da bambaşka anlamlara geliyor.

Üstelik tartışma artık "Güvenlik Konseyi değişmeli mi?" sorusundan da ibaret değil. Bu konuda geniş bir ortak kanaat oluşmuş durumda. Zor olan bundan sonrası;

Kaç ülke masaya oturacak? Kim daimî üye olacak? Yeni üyelere veto verilecek mi?

Afrika'yı kim temsil edecek? Almanya, Japonya, Hindistan ve Brezilya kendi koltuklarını mı alacak?

Yeni daimî üyeler yaratmak sistemi daha adil mi yapacak, yoksa 1945'te kurulan ayrıcalıklı yapıyı daha fazla ülkeye mi yayacak?

Ve en önemlisi, mevcut 5 daimî üyenin gücünü azaltacak bir reformu yine bu 5 ülkenin onaylaması gerekiyorsa değişim nasıl gerçekleşecek?


Aynı reform kelimesi, birbirinden farklı hesaplar

Önce mevcut yapıyı biraz sadeleştirelim. Birleşmiş Milletler'in 193 üyesi var. Buna karşılık, uluslararası barış ve güvenlik konusunda en güçlü kararları alan Güvenlik Konseyi 15 ülkeden oluşuyor. ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere daimî üyeler. Diğer 10 ülke iki yıllığına seçiliyor.

Konseyde önemli bir kararın geçebilmesi için en az dokuz olumlu oy gerekiyor. Fakat 5 daimî üyeden biri olumsuz oy kullandığında karar engellenebiliyor. Kısacası 14 ülke aynı yönde oy verse bile tek bir daimî üye veto kullanarak kararın çıkmasını durdurabiliyor.

İtirazların büyük bölümü de burada başlıyor.

1945'te BM kurulduğunda örgütün 51 üyesi vardı. Bugün sayı 193. Afrika ve Asya'daki sömürgelerin büyük bölümü o dönemde bağımsız devlet değildi. Almanya ve Japonya savaşın mağlup ülkeleriydi. Hindistan bugünkü uluslararası ağırlığına sahip değildi. Çin'in ekonomisi bugünkü Çin'le kıyaslanamayacak ölçüde küçüktü. Avrupa ise küresel siyasette çok daha büyük bir ağırlık taşıyordu.

Dünya değişti. Güvenlik Konseyi'nin güç dağılımı ise büyük ölçüde aynı kaldı. Ancak iş yeni koltukların nasıl dağıtılacağına gelince ortaklık hemen sona eriyor.

Brezilya, Almanya, Hindistan ve Japonya'dan oluşan G4 grubu, hem daimî hem de seçilmiş üyelik kategorilerinin genişletilmesini savunuyor. Dört ülkenin dışişleri bakanları 22 Eylül'de New York'ta yeniden bir araya geldi ve mevcut yapının bugünün jeopolitik gerçekliğini yansıtmadığını açıkladı. Üstelik bu grup Afrika, Asya-Pasifik ve Latin Amerika'nın da daha güçlü temsil edilmesini istiyor.

Onların baktığı yerden soru kabaca şöyle okunabilir:

Dünyanın güç dengesi değiştiyse neden masadaki isimler değişmesin?


Ancak başka ülkeler de hemen ikinci soruyu soruyor. Bu dört devlete daimî koltuk verilirse kendi bölgelerindeki diğer ülkeler ne olacak?

Pakistan, Hindistan'ın daimî üyeliğine sıcak bakmıyor. İtalya, Almanya'nın kalıcı koltuk elde etmesini desteklemiyor. Arjantin ve Meksika açısından Brezilya'nın Latin Amerika adına kalıcı üstünlük kazanması tartışmalı. Güney Kore için Japonya'nın konumu ayrı bir hassasiyet taşıyor.

İşte burada başka bir grup devreye giriyor.

Türkiye'nin de aralarında bulunduğu Uniting for Consensus grubu yeni daimî koltuklara karşı çıkıyor. Bu yaklaşım daha fazla seçilmiş üye, daha uzun görev süreleri ve gerektiğinde yeniden seçilebilme imkânı üzerinden temsil sorununu çözmeye çalışıyor.

Mantığı şu:

5 ülkenin ömür boyu sahip olduğu ayrıcalık sorun yaratıyorsa bunu dokuz ya da on bir ülkeye çıkarmak sorunu çözer mi?


Tam da bu noktada reform tartışmasının ne kadar ilginç bir yere geldiği görülüyor. Bir grup eşitsizliği yeni daimî üyeler ekleyerek azaltmak istiyor. Başka bir grup ise yeni daimî üyelerin eşitsizliği kalıcılaştıracağını düşünüyor.


Afrika koltuk istiyor ama veto da istiyor

Tartışmanın en güçlü itirazlarından biri Afrika'dan geliyor. 54 ülkenin bulunduğu kıtanın Güvenlik Konseyi'nde daimî üyesi yok. Buna karşılık Konsey'in gündemindeki çatışmalar, barış operasyonları ve yaptırım dosyalarının önemli bir bölümü Afrika'yla bağlantılı. Dolayısıyla Afrika ülkeleri yıllardır "Hakkımızda karar veriliyor ama kararın verildiği masada kalıcı olarak bulunmuyoruz" düşüncesini dile getiriyor.

Afrika Birliği'nin talebi ise oldukça açık. Kıta için en az iki daimî ve toplam 5 seçilmiş koltuk isteniyor. Daha kritik ayrıntı ise veto konusunda ortaya çıkıyor. Afrika Birliği uzun vadede veto sistemine karşı eleştirel olsa da bu yetki mevcut olduğu sürece yeni Afrikalı daimî üyelerin de aynı hakka sahip olmasını talep ediyor. Bu pozisyonun arkasındaki mantığı anlamak zor değil.

Afrika'ya daimî koltuk verip veto hakkı vermemek, iki farklı daimî üyelik sınıfı yaratabilir. Bir tarafta karar engelleyebilen 5 eski üye, diğer tarafta masada sürekli oturan ancak aynı yetkiye sahip olmayan yeni üyeler bulunur. Kıtadaki birçok başkent bunu gerçek güç paylaşımından çok eksik bir temsil biçimi olarak görüyor.

Fakat veto hakkının Afrika'ya genişletilmesi başka bir problem çıkarıyor. Bugün Konsey'in 5 ayrı veto sahibinin anlaşmazlıkları nedeniyle karar alamadığından şikâyet ediliyor: Sayı 7'ye, 9 ya da 11'e çıkarsa karar almak kolaylaşır mı?

İşte reform tartışmasının en zor açmazlarından biri bu. Vetonun kaldırılması güçlü devletlerin direnciyle karşılaşıyor. Korunması mevcut tıkanıklığı devam ettiriyor. Yeni üyelere verilmesi veto sahiplerinin sayısını artırıyor. Yeni üyelere verilmemesi ise daimî üyeler arasında iki farklı statü oluşturuyor. Her seçenek kendi sorununu yanında getiriyor.


Çin, Rusya ve Türkiye neden farklı düşünüyor?

Rusya'nın 22 Eylül'deki açıklaması bu açıdan şaşırtıcı değil. Moskova Konsey'in genişlemesini kabul ediyor ancak mevcut daimî üyelerin özel konumunun korunmasını istiyor. Rus karar alıcıların hesabı kabaca "Temsil artsın ama kurumun temel güç dengesi korunmalı" şeklinde okunabilir.

Çin'in yaklaşımı da bazı noktalarda buna yakın. Pekin özellikle gelişmekte olan ülkelerin ve Afrika'nın temsilinin artırılmasını savunuyor. Buna rağmen Çin veto yetkisini BM'nin kuruluş mimarisinin özel bir unsuru olarak görüyor ve bütünüyle ortadan kaldırılmasına karşı çıkıyor. Pekin'e göre veto büyük güçleri uzlaşmaya zorlayan ve askerî güç kullanımına yönelik aceleci kararları frenleyebilen bir mekanizma olarak da işlev görebiliyor.

Ankara ise başka bir yerden yaklaşıyor. Türkiye açısından sorun, 5 ülkeye kalıcı bir ayrıcalık verilmesi. "Dünya 5'ten büyüktür" söyleminin temelinde de bu itiraz yer alıyor. Son açıklamada veto yetkisinin kaldırılmasının açık biçimde gündeme getirilmesi bu çizgiyi daha ileri taşıdı.

Ancak Türkiye'nin Uniting for Consensus grubunun içinde bulunması ayrıca önemli. Çünkü Ankara'nın pozisyonu "Bize de daimî koltuk verin" talebi üzerine kurulmuyor. Daha çok daimî ayrıcalığın genişletilmesi yerine daha kapsayıcı ve seçimle yenilenen bir yapı aranıyor. Dolayısıyla BM reformunda klasik bir "Batı ile Küresel Güney" ayrımından söz etmek de yetersiz kalıyor.

Yani sınırlar Batı-Doğu ya da Kuzey-Güney çizgisinde ilerlemiyor. Her ülkenin bugünkü gücü, bölgesel rakipleri ve gelecekte kaybetmekten korktuğu yetkiler reform pozisyonunu şekillendiriyor.


Peki neden 30 yıldır konuşuyoruz da sonuç çıkmıyor?

Burada hukuki bir ayrıntı bütün tartışmayı değiştiriyor. Güvenlik Konseyi'nin yapısını değiştirmek için BM Şartı'nın değiştirilmesi gerekiyor. Şart'ın 108'inci maddesine göre değişikliğin önce Genel Kurul üyelerinin üçte ikisi tarafından kabul edilmesi, ardından üye devletlerin üçte ikisi tarafından kendi anayasal usullerine göre onaylanması gerekiyor.

Buraya kadar zor ama mümkün.

Son koşul ise belirleyici. Bu onay veren ülkelerin arasında Güvenlik Konseyi'nin 5 daimî üyesinin tamamının bulunması gerekiyor.

Başka bir ifadeyle ABD, Çin, Rusya, Fransa veya İngiltere istemediği takdirde Güvenlik Konseyi'nin yapısını değiştiren bir reformun yürürlüğe girmesi son derece zor. Paradoks tam burada.

Reform tartışmasının önemli bir bölümü 5 ülkenin sahip olduğu ayrıcalıkları sınırlamak üzerine kurulu. Lakin o ayrıcalığı azaltacak hukuki değişimin anahtarı yine aynı 5 ülkenin elinde.

Böyle bakınca 30 yıldır neden sonuç alınamadığı daha anlaşılır, değil mi? Herkes değişiklik istiyor ama herkesin istediği değişiklik bir başkasının kaybı anlamına geliyor.


1965'te değişti, bugün neden değişmesin?

Yine de Güvenlik Konseyi hiç değişmemiş bir kurum da sayılmaz. Konsey başlangıçta 11 üyeden oluşuyordu. 5 daimî üyenin yanında altı seçilmiş üye vardı. BM üyeliğinin hızla genişlemesi üzerine 1963'te Şart değişikliği kabul edildi ve 1965'te yürürlüğe girdi. Seçilmiş üye sayısı altıdan ona, toplam Konsey üyeliği ise 11'den 15'e çıktı. Dolayısıyla hukuken reform mümkün.

Ancak o değişiklik daimî üyelerin sayısını veya veto yetkisini değiştirmedi. Bugünkü tartışma çok daha hassas bir alana giriyor çünkü doğrudan küresel gücün kimler arasında paylaşılacağını konuşuyor.

Bir koltuk daha eklemek teknik bir düzenleme gibi görünebilir. Daimî koltuk verdiğiniz anda ise o devletin onlarca yıl boyunca dünya siyasetindeki statüsünü yükseltmiş oluyorsunuz.

İşte Hindistan-Pakistan, Almanya-İtalya veya Brezilya'nın bazı Latin Amerika ülkeleriyle yaşadığı görüş ayrılıkları bu yüzden önemli. Küresel temsil sorunu bölgesel güç rekabetleriyle birleşiyor.

Afrika için de başka bir soru ortaya çıkıyor. Kıtaya iki daimî koltuk verildiğini düşünelim:

Bu koltuklara kim oturacak? Güney Afrika mı? Nijerya mı? Mısır mı? Etiyopya mı? Cezayir mi? Başka bir ülke mi?

Koltuklar devletlere mi verilecek, yoksa Afrika Birliği üzerinden dönen bölgesel bir sistem mi kurulacak?

Ezulwini yaklaşımı kıtanın ortak talebini oldukça net ortaya koyuyor. Buna karşılık, iki koltuğun pratikte hangi devletler tarafından kullanılacağı konusunda ileride çok daha zor bir müzakere gerekebilir. Yani koltuk sayısını çözsek bile temsil tartışması bitmiyor.


Daha büyük Konsey gerçekten daha iyi çalışır mı?

Bir başka soru da pek konuşulmuyor. Konsey bugün 15 üyeyle bile Ukrayna, Gazze ve diğer büyük krizlerde sık sık kilitleniyor. Üye sayısı 25 ya da 26'ya çıkarılırsa temsil güçlenecektir. Ancak karar alma süreci daha karmaşık hale gelebilir.

Burada iki ayrı değer karşı karşıya geliyor:

• Birincisi temsil. Dünyanın daha fazla bölgesinin masada olması Konsey'in meşruiyetini artırabilir.
• İkincisi ise etkinlik. Acil bir savaş veya güvenlik krizinde 25 ülkenin uzlaşmasını sağlamak 15 ülkenin uzlaşmasından çok daha zor olabilir.

Fakat mevcut yapı zaten birçok büyük krizde hızlı karar üretemiyor. Bu nedenle "Konsey büyürse çalışamaz" itirazının karşısında da doğal bir soru var:

Bugünkü hali ne kadar çalışabiliyor?

22 Eylül'de New York'ta yaşananlar bu nedenle sıradan bir diplomatik görüş ayrılığından daha fazlasını gösterdi. Ülkeler BM reformundan söz ediyor. Ama aslında aynı reformdan söz etmiyorlar.

Belki de tartışmanın onlarca yıldır ilerleyememesinin nedeni burada aranmalı. Ülkeler mevcut sistemin 1945 dünyasını yansıttığı konusunda giderek daha fazla ortaklaşıyor. Fakat 2026 dünyasının nasıl temsil edilmesi gerektiğinde yollar ayrılıyor. Ve mesele teknik olarak kaç sandalye ekleneceğinden çok daha büyük.

Kim küresel güç sayılacak?

Kim bölgesini temsil etme hakkına sahip olacak?

Veto ayrıcalık mı, güvenlik mekanizması mı?

Güç paylaşımı daha demokratik hâle gelirken karar alma kapasitesi korunabilir mi?

Bu sorular cevaplanmadan New York'taki reform çağrıları devam edecektir. Erdoğan'ın konuşmasıyla Moskova'nın birkaç saat sonra verdiği cevap arasındaki mesafe de tam olarak bunu gösteriyor.

Kimse 1945'in BM'sinden tam anlamıyla memnun değil. Ama 2026'nın BM'sinin nasıl olması gerektiği sorulduğunda herkes başka bir bina çiziyor.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

Hakkında daha ayrıntılı: BMBMGKGöktuğ Çalışkan

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Gürsel Tokmakoğlu Tehdidin ve gündemin kayması: Durumun değişmesi

ÇEVRE

TÜRKİYE'DEN SESLER

Prof. Dr. Mustafa Öztürk Adana Seyhan'da sulama kanalında mikroplastik ve kimyasal atık kirliliği

TÜRKİYE'DEN SESLER

Dr. Osman Gazi Kandemir Deniz harbi nereye gidiyor? Çin'in yeni hamlesi ne anlatıyor?

TÜRKİYE'DEN SESLER

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz Küreselleşmeyi kim yönetiyor? Musk, Acemoğlu ve Berlin'den yükselen yeni ses

İlgili Haberler
Makroekonomi Erdoğan başkanlığında Dolmabahçe'de 'fon toplantısı' yapıldı: Bu tutarın altında alacağı olanlara hemen ödeme yapılması planlanıyor Sözcü Ekonomi · 29 dk önce Makroekonomi Türkiye'den dünyaya tarihi damga: Sıfır atık ilk kez COP gündeminde Star Ekonomi · 2 saat önce Borsa Fon mağdurları için 1 milyon TL formülü Foreks · 3 saat önce Makroekonomi Erdoğan’ın mal varlığını araştıranlar gözaltında! Sözcü Ekonomi · 8 saat önce Makroekonomi Erdoğan: Mekke Anlaşması, İran ve İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak değildir Independent Türkçe · 21 saat önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.