23 Eylül 2026, Çarşamba · 20:37 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin 20 Yıllık Öyküsü

Araştırmacı-Yazar Evrim Kuran, toplumsal cinsiyet eşitliğinin 20 yıllık hikayesini kaleme aldı. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) Küresel Cinsiyet Açığı 2026 raporu yayımlandı. Bu yıl raporun ayrı bir önemi var: Toplumsal…

Araştırmacı-Yazar Evrim Kuran, toplumsal cinsiyet eşitliğinin 20 yıllık hikayesini kaleme aldı.

Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) Küresel Cinsiyet Açığı 2026 raporu yayımlandı. Bu yıl raporun ayrı bir önemi var: Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Endeksi yirmi yaşında. Dolayısıyla elimizde yalnızca 2026’nın fotoğrafı değil, 2006’dan bugüne uzanan yirmi yıllık bir kayıt var. Aynı 97 ülkeyi başından beri izleyen veriler, dünyanın toplumsal cinsiyet eşitliğinde nereden nereye geldiğini ve daha önemlisi, nerelerde yerinde saydığını görmemizi sağlıyor.

Dünya yirmi yılda ilerledi. Ama insan ömrüyle ölçünce insanı pek de heyecanlandırmayacak bir hızla. 2006’da sürekli izlenen 97 ülkede toplumsal cinsiyet uçurumunun yüzde 64,2’si kapanmıştı; bugün yüzde 69,4’ü kapanmış durumda. Yirmi yılda yalnızca 5,2 puanlık bir ilerlemeden söz ediyoruz. Bugünkü hız devam ederse dünya genelinde tam eşitliğe ulaşmak için yaklaşık 120 yıl daha gerekiyor. Yani bu rapor ilk kez yayımlandığında doğan bir kız çocuğunun yalnızca kendisinin değil, muhtemelen torunlarının da tam eşitliği görmesi mümkün olmayacak.

Üstelik küresel ortalama, eşitliğin hangi alanlarda ilerlediğini gizliyor. Dünya kadınların eğitim ve sağlık alanlarındaki açığını büyük ölçüde kapatmış durumda. 2026’da eğitimde eşitlik yüzde 96,9, sağlıkta yüzde 96,2 seviyesinde. Buna karşılık ekonomik katılım ve fırsatlarda yüzde 61,7’de, siyasal güçlenmede ise yalnızca yüzde 22,1’deyiz. Başka bir deyişle dünya, kadınların okula ve çalışma hayatına girmesi konusunda, ekonomik kaynakları ve karar verme gücünü paylaşması konusunda olduğundan çok daha hızlı ilerledi.

Türkiye’nin yirmi yıllık hikâyesi, bu küresel hikâyenin daha keskin bir örneği.

2006 yılında Türkiye endeksteki 115 ülke arasında 105. sıradaydı ve genel eşitlik skoru yüzde 58,5’ti. 2026’da skor yüzde 64,9’a yükseldi. Yani yirmi yılda yaklaşık 6,4 puan ilerledik. Bugün 145 ülke arasında 126. sıradayız. Burada sıralamaları doğrudan karşılaştırmak yanıltıcı olabilir; çünkü endeksteki ülke sayısı yirmi yılda 115’ten 145’e çıktı. Skor değişimi bize daha sağlıklı bir karşılaştırma sunuyor: Türkiye gerçekten ilerledi. Üstelik 2025’ten 2026’ya skoru 1,7 puan yükseldi ve sıralamada dokuz basamak yukarı çıktı. Ancak bugün hâlâ küresel listenin alt beşte birlik bölümündeyiz ve Avrupa’nın en düşük performans gösteren ülkelerinden biriyiz.

Asıl çarpıcı olan ise Türkiye’nin dört alt göstergesini yan yana koyduğumuzda ortaya çıkıyor. Eğitimde eşitlik skorumuz yüzde 98,7, sağlıkta yüzde 96,8. Ekonomik katılım ve fırsatlarda ise yüzde 52,5. Siyasal güçlenmede yalnızca yüzde 11,8. Türkiye’nin toplumsal cinsiyet meselesinin özeti tam burada: Türkiye kadınlarını eğitiyor. Ama gücü hâlâ erkeklere dağıtıyor.

Yirmi yıllık değişime baktığımızda bu cümle daha da anlam kazanıyor. Türkiye’nin eğitim eşitliği skoru 2006’da yüzde 88,5 düzeyindeydi; bugün yüzde 98,7. Yani eğitimdeki cinsiyet uçurumunun çok büyük bölümünü kapatmayı başardık. Ekonomik katılım ve fırsatlarda ise 2006’daki yüzde 43,4’ten bugün yüzde 52,5’e geldik. İlerleme var, ama eğitimdeki dönüşümün ekonomik hayatta karşılığını aynı ölçüde göremiyoruz. Siyasal güçlenme de benzer bir hikâye anlatıyor: 2006’daki yüzde 5,2’den bugün yüzde 11,8’e geldik. Başlangıç noktasına göre artış önemli, fakat ulaştığımız düzey hâlâ çok düşük.

İşte bu nedenle Türkiye’de kadın meselesini artık yalnızca eğitime erişim, işgücüne katılım ya da toplam kadın çalışan oranı üzerinden tartışmanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Yirmi yılın verisi bize başka bir soru sorduruyor: Yetiştirdiğimiz kadınlara sonra ne oluyor?

Kadın üniversiteyi bitiriyor. İş hayatına giriyor. Sonra ilk terfide, ilk yöneticilik görevinde, çocuk sahibi olduğunda, ücret belirlenirken, kritik bir göreve atanırken, bütçe sorumluluğu verilirken, üst yönetim adayları belirlenirken ne oluyor? Eğitimde neredeyse tamamen kapanmış olan makas, kariyer ilerledikçe neden yeniden açılıyor?

Çünkü eşitsizlik artık büyük ölçüde okul kapısında üretilmiyor. Okul ile karar gücü arasındaki uzun koridorda üretiliyor.

Raporun küresel iş dünyası verileri de bu koridorun nasıl çalıştığını çok iyi gösteriyor. Kariyerin başlangıç düzeyindeki görevlerde kadınların oranı yüzde 46. En üst yönetim kademesine gelindiğinde bu oran yüzde 23’e düşüyor. WEF buna çok çarpıcı bir isim veriyor: “Zirveye doğru düşüş.” Yani kadınlar çalışma hayatına neredeyse erkeklerle eşit bir temsille giriyor, fakat organizasyonel merdivenin bazı basamakları kırık. Tepeye vardığımızda başlangıçtaki kadınların yarısını kaybetmiş oluyoruz.

Üstelik mesele yalnızca kaç kadının tepeye ulaştığı da değil. Hangi koltuğa ulaştığı.

Raporun üst yönetim görevlerine ilişkin verileri bu açıdan son derece çarpıcı. Kadınların payı insan ve kültür yönetiminden sorumlu en üst düzey görevlerde yüzde 65’e ulaşırken, genel müdürlükte yüzde 19, teknoloji yönetiminde yüzde 9, operasyon yönetiminde yüzde 24, finans yönetiminde yüzde 27 düzeyinde. Yani kadınlar yönetim katına ulaştıklarında bile şirketin parasını, teknolojisini, operasyonunu ve nihai kararlarını yöneten koltuklarda çok daha az temsil ediliyor.

Bu yüzden kurumlara yalnızca “Çalışanlarınızın yüzde kaçı kadın?” diye sormayı bırakmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu soru gerekli, ama artık yeterli değil. Asıl soru şu olmalı: Kurumunuzdaki gücün yüzde kaçı kadınların elinde?

Burada güç derken soyut bir kavramdan söz etmiyorum. Bütçe yönetmekten, gelir sorumluluğu taşımaktan, yatırım kararlarına katılmaktan, terfiler üzerinde söz sahibi olmaktan, kritik iş birimlerini yönetmekten, şirketin gelecekteki genel müdür adayları arasında bulunmaktan söz ediyorum. Bir şirket çalışanlarının yarısının kadın olmasıyla övünebilir. Fakat gelir üreten birimlerin, büyük bütçelerin, teknoloji yatırımlarının ve üst yönetim aday havuzunun büyük çoğunluğu erkeklerden oluşuyorsa, o kurum temsilde ilerlemiş ama güç paylaşımında aynı yolu alamamış demektir.

Bence önümüzdeki dönemin toplumsal cinsiyet eşitliği tartışması tam da burada değişmek zorunda. Saymaktan anlamaya geçmemiz gerekiyor. Kaç kadın işe aldığımız kadar kaçının yükseldiğine, kaçının kritik görevlere getirildiğine, ücretlerinin nasıl geliştiğine, ebeveynlik sonrasında kariyerlerinin nasıl etkilendiğine, kaçının geleceğin liderleri arasında görüldüğüne bakmalıyız. Kadınların kurumda bulunup bulunmadığını değil, kurumun geleceğini belirleme gücüne ne ölçüde sahip olduklarını ölçmeliyiz. Çünkü temsil ile güç aynı şey değil. Masada bulunmakla masadaki karar üzerinde etkili olmak da aynı şey değil.

Raporun yapay zekâya ilişkin bulguları bu tartışmayı daha da önemli hale getiriyor. Geleceğin en yüksek değer üreten alanlarından birinde kadınlar şimdiden geriden geliyor. Yapay zekâ mühendisliği becerilerine sahip çalışanlar içinde kadınların payı yüzde 31’e yükselmiş olsa da, doğrudan yapay zekâ mühendisliği görevlerinde kadınların oranı yüzde 19,3, makine öğrenmesi mühendisliğinde yüzde 20,6. Yapay zekâ donanımı şirketlerinde kadınların payı yüzde 23, bilgisayarlı görü ve robotik şirketlerinde yüzde 22.

Bu bana önemli geliyor. Çünkü geçmişte kadınların sanayi devriminin, finansın, teknolojinin bazı yüksek değerli alanlarına geç girmesinin sonuçlarını yıllarca tartıştık. Şimdi yeni ekonomik düzen kurulurken aynı hatayı yeniden üretme riskiyle karşı karşıyayız. Kadınlar geleceğin teknolojisini kullananlar arasında olabilir ama onu tasarlayan, finanse eden, yöneten ve ondan ekonomik değer yaratanlar arasında yeterince bulunmazlarsa, bugünkü güç açığını yarının ekonomisine de taşımış olacağız.

Türkiye açısından mesele daha da kritik. Elimizde eğitimli bir kadın nüfusu var. Dolayısıyla sorun artık “yeterince nitelikli kadın bulamıyoruz” cümlesiyle açıklanamaz. Asıl mesele, sahip olduğumuz kadın yetenek sermayesini ekonomik güce, kurumsal karar gücüne ve siyasal temsile dönüştüremememiz.

Yirmi yıllık verinin bende bıraktığı en güçlü duygu bu nedenle ne iyimserlik ne de karamsarlık. Daha çok bir sabırsızlık.

Çünkü 2006’dan 2026’ya Türkiye kadınların eğitim açığını çok büyük ölçüde kapatabileceğini gösterdi. Demek ki toplumsal yapılar değişebiliyor. Fakat aynı yirmi yılda eğitimin ekonomik ve siyasal güce dönüşmesinin çok daha yavaş olduğunu da gördük. Kadınları yetiştirmek konusunda aldığımız mesafeyi, yetiştirdiğimiz kadınlarla gücü paylaşmak konusunda alamadık.

Önümüzdeki yirmi yılın sorusu bu yüzden artık “Kadınlarımız yeterince eğitimli mi?” değil. Yetiştirdiğimiz kadınların yetkinliğini yetkiye, emeğini gelire, temsilini karar gücüne dönüştürebilecek miyiz?

İlgili Haberler
Makroekonomi Tasfiye edilen fonlarda kaç kişi var? CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi SON DAKİKA | Borsa çarşamba gününü yükselişle tamamladı CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi 19 şüpheli tutuklama talebiyle sevk edildi Habertürk Ekonomi · 18 dk önce Makroekonomi ABD'de konut kredisi faizleri 16 ayın en yüksek seviyesine çıktı CNN Türk Ekonomi · 19 dk önce Makroekonomi Fon soruşturmasında yeni gelişme: 19 şüpheli hakimliğe sevk edildi CNBC-e · 19 dk önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.