Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nce Marmara Kapalı Cezaevi’ndeki 4 No’lu salonda başlayan 12 sanıklı davada, İmamoğlu’nun kullandığı makam aracının, İmamoğlu İnşaat’tan belediyeye bedelsiz tahsis edildiği, özel bir şirkete ait aracın belediye başkanının makam aracı olarak kullanıldığı, aracın yakıt, lastik, bakım ve onarım giderlerinin belediye bütçesinden karşılandığı gerekçesiyle “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla İmamoğlu hakkında 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası isteniyor.
İddianamede, 122 bin 305 lira 70 kuruş kamu zararının olduğu iddiası yer alıyor. İBB Davası kapsamında tutuklu olan İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş ve YENİ Parti Beylikdüzü İlçe Başkanı Mülayim Demirtaş da bu davada yargılanıyor.
Duruşmayı, YENİ Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, İBB Başkanvekili Nuri Aslan ile çok sayıda yurttaş da izliyor. Salonun kapasitesinin kısıtlığı nedeniyle binada izdiham yaşanırken jandarma, salon dolunca girişleri kapattı. İmamoğlu ile 8 tutuksuz sanığın da hazır bulunduğu duruşmada hakimin iddianamenin özetini okumasının ardından İmamoğlu’nun savunmasına geçildi.
“Siyasi davalardan biri”
Savunma yapan İmamoğlu, ilginç bir mahkemede olduklarını belirterek, şunları söyledi:
Çok enteresan mahkemelerde duruşmalara çıkıyorum ama bu daha da ilginç. Böylesi bir mahkemede bulunmaktan ve yüce Türk yargısının bu şekilde meşgul edilmesini de sağlayan iddia makamının bu absürt talebini ve kabul olmasını da açıkçası yanlış buluyorum ve çok yanlış bir davanın açıldığını düşünüyorum. Bu arada 2026 yılının 9 Mart’ından bugüne şu an itibarıyla 100’üncü duruşmaya giriyorum. 100 duruşmaya kaç kişi girmiştir, bilmiyorum. O kadar zaman içinde, yaklaşık, 6-6,5 ay içerisinde, şu an itibarıyla 100’üncü duruşmadayım ve yürüme mesafesinde 99’uncu duruşmaya katıldığım bir duruşmadan buraya 100’üncü duruşmaya katılmak için geldim. Burada, bu kürsüde bulunduğum her duruşmada, yer aldığım bütün davalarda yapılan haksızlıkları, haksızlıkları, adaletsizlikleri anlatmaya çalıştım. Öncelikle şunu söyleyeyim. Elbette ki burada arabanın lastiği, arabanın mazotu konusuna da gireceğim, girmeyeceğim değil. Savunmamın içinde o da var ama bana yönelik yürütülen yargı saldırısının sebebi olarak doğmuş siyasi davalardan bir tanesindesiniz ne yazık ki.
“Bu feryadım gelecek içindi”
Adaletsizlikleri anlatmaya çalıştım. Ülkemizin siyasete bulaşmış yargı eliyle nasıl, esasen telafisi güç zararlar gördüğünü her ortamda ifade ettim. Yargı tarihimizde bizi onurlandıran örneklerin yanında bizi utandıran örnekleri de her aşamada sıraladım. Siyasetin güdümüne girmiş bir yargının yalnızca hukuku değil; anayasayı, yasaları, devlet düzenini, kurumları, ekonomiyi, toplumsal güveni ve nihayet siyasetin kendisini nasıl tahrip ettiğini her mahkemede anlatmaya çalıştım. Şunun özellikle bilinmesini isterim, benim bu anlatılarım, bu feryadım yalnızca kendim için değildi. Zaten şahsi hayatıma yönelik de ben burada sanık kürsüsünde değilim. Sadece özgürlüğü elinden alınmış arkadaşlarım için de feryatta bulunmadım ya da bu anlatıları sıralamadım. Bu feryat, aynı zamanda hem ülkem içindi hem devletim, vatanım içindi ve aynı zamanda gelecek içindi. Yani bu yaşanan kötülüklerin, siyasi davaların, siyasi saiklerle yürütülen bu kötü saldırıların hiç kimsenin başına gelmemesi için bu mücadeleyi verdim ve vermeye devam ediyorum.
“Yargı güvenliğinde 118’inciyiz”
Bugün ülkemiz, yargı güvenliği bakımından 144 ülke arasında 118’inci. Bundan rahatsız olmayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı varsa ben onun vatanseverliğini ve bu ülkeye bağlılığını çok net sorgularım. Yapılan araştırmalarda vatandaşlarımızın Türk yargısına, hepimiz için yaşamsal teminat olan, yani bir nevi aslında dimdik ayakta durabilmemizin temeli olan adalete, Türk yargısına güven sadece yüzde 15’lerde. Bunun anlamı, yüzde 85’i, yani 100 kişinin 85’i bu ülkede ne yazık ki sizlerin temsil ettiği bu yüce Türk yargısına güvenmiyor. Açıkçası adalete güvenmeyince yaşama dair de güven duygusu azalıyor. Bu, Türkiye için ve milletimiz için en büyük tehdittir. Bundan rahatsız olmayan, bundan hüzün duymayan bir yargı görevlisinin de bu ülkenin geleceğine karşı taşıdığı sorumluluğu çok net bir şekilde sorgularım çünkü bunlar sıradan istatistikler değildir. Bir devletin en önemli sermayelerinden biri, vatandaşın adalete duyduğu güvendir.
“Yüzde 85 yargıya güvenmiyor”
İnsanlar, mahkemeye girdiğinde karşısında devleti değil, adaleti göreceğine inanmalıdır. Savcının kararını verirken iktidara, muhalefete, medyaya, makama güce bakmayacağına inanmalıdır. Hakimin siyasi sonuç hesabı yapmadan yalnızca hukukun gereğini yerine getireceğine inanmalıdır. Esasen ‘İnanmalıdır’ diyoruz ama az önce verdiğimiz istatistiklerde de inanmadığını görüyoruz ve bunun da neden bu şekilde olduğundan düşünmelidir. Dışarıda sorsanız insanların ilk dualarından birisi, ‘Allah kimseyi mahkemeye düşürmesin’ derler. Esasen mahkeme, sığınılacak yerdir, mazlumun hakkını arayacağı yerdir, haklının hakkını alacağı yerdir; haksızın, hukuksuzun bir şekilde cezalandırılacağı yerdir ama şu an Türkiye’de bunun tam tersine inanan toplumun yüzde 85’i yargıya güvenmiyor. Ben bütün bunları söylediğim için devletin, vatanın, devletin yönetiminin düşmanı değilim. Tam tersine ben bu ülkenin, halkın ve bu devletin evladıyım. Dünyada olmayacak bir biçimde, 15,5 milyon insanın da ön seçimde sandığa koşarak oy kullandığı cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istediği bir kişiyim. O bakımdan sözlerim öfkeden değil, sorumluluktandır. Hakikati dile getirme sorumluluğumdan doğmaktadır. Devleti yıkan hakikat değil, hakikatten korkmaktır.
“Kusmuk hallerini yaşadık”
Savunmasına devam eden İmamoğlu, şunları söyledi:
Sokrates, Atina Mahkemesi’nde, devletin gençliğini yoldan çıkartmakla suçlandığında kendisini, büyük ama uykuda olan atı uyandıran bir at sineğine benzetmiştir. Ben de imkan bulduğum her anda, bu ülkenin uyuşturulmak istenen her ortamında bu ülkenin güzel insanlarına, yurttaşlarına seslendim. Beni duyduklarını düşünüyorum. Beni Artvin’den de Muğla’dan da Hatay’dan da Sinop’tan da Diyarbakır’dan da Van’dan da İzmir’den de Çankırı’dan da Ankara’dan da her yerden duyuyorlar. Elbette güzel şehrim İstanbul’dan da duyuyorlar.
Niyetim insanları sarsmak değil, uyku halini dağıtmak ve hakikati hatırlatmaktır. Çünkü biliyorum ki sorgulanmayan bir devlet, adaletini yitirir. Şu anda tam da bu tehdidin böyle merkezinde duruyoruz. Gücün sınanmadığı yerde hukuk zayıflar. Sessizliğin, korkunun çoğaldığı yerde zulüm cesaret bulur. Zalimlere fırsat doğar. Ben bu güzel vatanda zalimlerin çok küçücük, minicik, mini minnacık bir azınlık olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla onların bu pervasızlığına müsaade edecek, onlar karşısında susacak birisi değilim. Yalçın Küçük, korkuyu ‘ahlakın silicisi’ olarak tanımlar. Makam korkusu, açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, tutsak olma korkusu, güvenlik korkusu, ölüm korkusu... Korku büyüdükçe insanın doğru bildiğini söylemesi zorlaşabilir.
Biz bunun bir örneğini, yanda görülen mahkemede çok yaşadık. Nasıl yaşadık? Hapse atılanların nasıl iftira mekanizmasına döndüğünü ve yargının da pervasızca bunlardan nasıl yararlanmaya çalıştığını gördük ve örneklerini şu anda da yaşıyoruz. Ona da Yalçın Küçük’ten bir hatırlatma yapayım. İtirafçı olmayı ‘insanın kendini kusması’ diye tanımlar. O kusmuk kusmuk hallerini yaşadık. Onun için bu korkunun bu millete yakışmadığını ve yaklaşamadığını düşünüyorum. Çünkü bizler hepimiz İstiklal Marşı’nı okurken ilk sözünün ‘Korkma’ ile başladığının bir tesadüf olmadığını düşünenlerdeniz. Yani sadece Mehmet Akif’in kaleminden çıkan bir kelime değil, milletin bağrından, sinesinden kopan bir haykırış olduğunu düşünüyorum. Ben öylesine bir vatanseverim. İşte hukuk devletinin görevi, insanları korkutarak susturmak, bir sessizliğe sürümek, sürüklemek asla değil ve olamaz. İnsanların korkmadan yaşayabilecekleri bir düzen kurmak zorundayız. Esasen demokrasi, cumhuriyet, adalet; bunları teminat altına alan, korkmadan yaşayabilecekleri bir ortam var eden mekanizmanın çok önemli bileşenleridir. Bunları sarsmaya, sakatlamaya çalışanlara karşı da mücadelemiz katidir ve korkusuzdur. Dolayısıyla benim dünyamda hakim korkmayacak, savcı korkmayacak, gazeteci korkmayacak, siyasetçi korkmayacak, pazarcı korkmayacak, kadını erkeği, çocuk, hele hele gençler hiç korkmayacak. Vatandaş korkmayacak, esası bu aslında.
“Seçimle gelen seçimle gider”
Belediye başkanlığını, daha büyük odalarda oturmanın, daha pahalı otomobillere binmenin, daha uzun konvoylarla dolaşmanın aracı olarak hiç görmedim. Benim için makam, milletin verdiği geçici bir görevdir. Seçimle gelen seçimle gider. Görevi biter, ceketini alır ve gider. Benim için her anında, görev yaptığım her dönemde, onun için makam milletin arasında geçirdiğim anlarla doludur. Makam diye tarif edilen odaya kendimi hiç hapsetmedim. Gecekonduda iftar sofrasında oldum, pazar yerinde dolaştım, okullarda dolaştım. Esnafın lokantasında ya da bir kafeteryasında bulunduğumu, oralarda insanlarla hasbihal içinde olduğumu, hatta toplantılar yaptığımı kıymetli milletimle beraber belki binlerce kez deneyimlemenin büyük onurunu yaşıyorum. Çünkü makamın sahibi millettir. O koltukta oturan kişi de emanetçidir. Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğum dönemde de meseleye böyle baktım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi döneminde de. Beni en iyi Beylikdüzü’ndeki komşularım tanır. Tabii ki İstanbul da tanıdı ve tanır. Elbette ki Türkiye de bilir. Çünkü makamda değil, daima onların yanlarında oldum.
Özü ne? Esasen bugün burada bulunmamızın basit tanımını söylüyorum. Belediyeye kayıtlarda, evraklarda da belli olduğu şekliyle yüksek maliyetlerle tariflenmiş bir aracın bedelini bana söylediklerinde, bir makam aracının ya da makam hizmet aracının o dönemde kirası, kira işlemi yapılmış bir ihalede önüme getirdikleri aracın bedelini öğrendiğimde ‘Yahu bu aracın daha iyisi bende var, ben kullanıyorum’ diyerek bilabedel o aracı kamuya tahsis etmemle ilgili bir süreçten dolayı buradayım. İşin özetini söyleyeyim. O dönem KDV dahil yanlış hatırlamıyorsam 7 bin 200 lira ihale, o günün rakamlarıyla 3 bin dolara tekabül eden, aylık kirası 3 bin doları aşan bir aracın kiralanması yerine ‘Buna gerek yok. İade edin. Bu arabayı belediyeye bedava tahsis edelim, şirketimin arabasıdır’ diyerek yapılan işlemden Ekrem’e suç çıkarma girişimidir.
"Aracım varsa milletin parasını neden makam aracına harcayayım?"
Kanuna uygun olduğunu düşünüyorum, kanunda bir eksiklik varsa onun da bir yerden geri döneceğini düşünüyorum. Benim için son derece basit bir soruyla bu iş yürüdü. ‘Benim aracım varsa milletin parasını neden makam aracına harcayayım ya da makama hizmet aracına harcayayım’ diyerek bir işlem yürütüldü. Bugün ise yıllar önce yaptığım bu tercih, dönüp dolaşıp bir ceza davasının konusu haline gelebiliyor. Niye? Çünkü Ekrem’i didik didik edelim, saçının teline kadar bakalım, ne buluruz? Öyle bir yapalım ki yazlığının kapısını da kıralım, babasının tarlasını da kazalım, kuyularına da bakalım.
“Fon işindeki insanların babalarının tarlalarını kazacaklar mı?”
Ben ne beklerim, biliyor musunuz? Şu anda Türkiye’de bu fon işinin içinde olan insanların da acaba babalarının tarlalarını kazacaklar mı diye merak ediyorum mesela veya bu fon işi içinde olan insanların şoförlerini de tutuklayıp acaba onları konuşturacaklar mı diye merak ediyorum. Fon içinde olan, 120 milyar dolara yakın 500 binin üzerinde insanın dolandırıldığının konuşulduğu böyle bir olayla ilgili acaba merak ediyorum, sağına soluna polisi koyup, ortasına da o insanları koyup drone’la, 3-4 kamerayla çekim yapıp o insanları millete afişe edecekler mi diye merak ediyorum. Hatta daha ileri gidiyorum, bir kısmı gözaltına alındı, tutuklandı; acaba o insanların evlerine gidip, -asla bunlar yapılsın da istemiyorum ama- evlerinden görüntüler alıp kasalarının arandığı, kasalarında ne bulunduğunun görüntüleriyle beraber acaba servis edilecek mi diye bekliyorum. Bunların hepsini yaşadık. Yüzlerce, binlerce arkadaşım bunları yaşadı. Onun için otomobili değil, biraz zihniyeti tartışalım. Konuşalım ve siz de dinleyin lütfen, halkımız da haberdar olsun. Görev yaptığım Beylikdüzü Belediyesi’nde veya İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde makam odası üretmedim. Kişisel zevk alanları üretmedim çünkü ihtiyacım yoktu.
"Jakuzilerle donatılmış belediye başkanı makam odasını mı konuşalım?"
Millet geçim derdiyle mücadele ederken, işsizlik ve yoksullukla boğuşurken kamu kaynaklarının makam araçlarına, lüks konutlara, ayrıcalıklı yaşam alanlarına harcanmasını elbette sorgulamak zorundayız. Benim suçum varsa da o suçun da cezasını çekmekle yükümlüyüm. 50 liralık benzin eğer suçsa onun da yükümlülüğünü çekmekle yükümlüyüm ve bunun da sorumluluğunu taşırım ama önümüze konan bu absürt davanın yanı sıra bunu sürükleyen zihniyetin ülkeyi nelere tabi tuttuğunu da hatırlatmak zorundayım.
Bu ülkede bir yargı mensubunun lojmanına 100 milyona yakın para harcanmasından mı bahsedelim, İstanbul’da lüks banyolarla, jakuzilerle donatılmış belediye başkanı makam odalarını mı konuşalım, yoksa yine devletin seçilmiş bir insanın yerine gönderdiği kayyum tarafından gider gitmez Diyarbakır’da, Sur’da makam odaları yaparak şatafatlı bir ortam kazandırmanın gayretinden mi bahsedelim? Nasıl bir zihniyet? Ne zaman yerleşti bu topraklara? Bu topraklarda böyle bir zihniyet ne zaman oluştu? Diyarbakır’da, orada milletin seçtiği bir belediye başkanı tutuklanıp hapse atılıyor, 7 sene hapis yatıyor ama onun yerine atanan kayyum ise orada o şatafatlı makamı yapabiliyor. Bu vesileyle Selçuk Mızraklı’ya da tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim.
ANKA
Hakkında daha ayrıntılı: ekrem imamoğludava
DAHA FAZLA HABER OKU
Sayıştay'tan AFAD raporu: Mevzuata aykırı olarak İller Bankası'na ödenek aktarıldı
Kozinoğlu soruşturmasında Enver Altaylı Silivri Adliyesi'nde
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.