24 Eylül 2026, Perşembe · 00:44 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Hürmüz'den Babülmendep'e: Husi-Suudi Arabistan çatışması

Yemen'de 4 yıllık görece sakinliğin ardından çatışmalar yeniden yoğunlaştı. Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki çatışma, ilk bakışta sıradan bir iç savaşın dışarıya yansıyan yüzü gibi durabilir. Ancak resmi biraz büyü…

Suudi Arabistan'ın 2015'te başlattığı askerî müdahale, aslında sınırında kendi ulusal çıkarlarına uygun bir düzen kurma ve kendi güvenliğini garantiye alma hamlesiydi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Husiler süreç içinde füze ve İHA teknolojisinde ciddi bir aşama kaydederek savaşın faturasını doğrudan Suudi topraklarına ve stratejik ekonomik altyapısına kesmeye başladı.

2026'ya geldiğimizde ise çatışmaların yeniden alevlenmesi, bu köklü Suudi-Husi çekişmesini çok daha geniş kapsamlı bir bölgesel güvenlik krizine dönüştürdü. Husilerin Suudi hedeflerine yönelik tırmanan saldırıları, Kızıldeniz ve Babülmendep'te kilitlenen deniz güvenliği, tam da bu dönemde ABD'nin doğrudan askerî bir müdahaleden kaçınarak Husilerle masaya oturması... Tüm bu gelişmeler bir araya geldiğinde, Riyad'ın yıllardır yürüttüğü güvenlik stratejisini ve müttefiklik ilişkilerini sorgulamasına yol açıyor.

Modern Suudi Arabistan–Yemen ilişkilerinin seyrini belirleyen ilk büyük kırılma, 1934'teki Suudi-Yemen Savaşı ve ardından gelen Taif Antlaşması ile oldu. Asir, Necran ve Cizan bölgeleri üzerindeki egemenlik mücadelesiyle başlayan bu çatışma, Taif'le kâğıt üzerinde çözülmüş görünse de sınır meselesi iki ülke arasında sinsi bir gerilim hattı olarak varlığını hep korudu. Asıl büyük deprem ise 1962'de yaşandı: Yemen'de yüzyıllık İmamlık rejiminin devrilmesi, kartların yeniden dağıtılmasına yol açtı. Mısır lideri Cemal Abdünnasır'ın çiçeği burnunda cumhuriyetçi yönetime arka çıkıp sahaya doğrudan asker sürmesi, Riyad'daki alarm zillerini çaldırdı. Suudi yönetimi için burnunun dibinde, Nasır'ın temsil ettiği Arap milliyetçiliği ve cumhuriyetçi dalganın bölgedeki monarşilerin meşruiyetini doğrudan hedef alması, Riyad'daki güvenlik algısını kökten değiştirdi. Bu tehdit karşısında Yemen, Suudi Arabistan'ın dış ve güvenlik politikasında artık es geçilemez, birinci derece kritik bir alan hâline geldi.


Suudi Arabistan'a saldıran Husiler kimdir? Neyi hedefliyorlar?

Husiler kendilerini resmiyette "Ensarullah" (Allah'ın Yardımcıları) olarak adlandırsalar da küresel kamuoyu ve bölgesel siyasette bu yapıyı, hareketin kurucusu Hüseyin Bedreddin el-Husi ve ailesine atıfla "Husiler" olarak tanır. Hareketin kökleri, Yemen'in kuzeyinde yüzyıllardır varlığını sürdüren Zeydi toplumuna ve bu çevrenin dinî-toplumsal birikimine dayanır. 1990'larda fikirsel ve örgütsel temelleri atılan yapı, 2004 yılından itibaren Yemen merkezî hükümetine karşı doğrudan silahlı bir mücadeleye girişti.

Buradaki tarihsel kırılmayı anlamak gerekir: Zeydi imamlar, özellikle Sa'da merkezli Kuzey Yemen'de yüzyıllar boyunca siyasi iktidarı elinde tutan bu yapı, 1962'deki Cumhuriyet Devrimi ile son bulmuştu. Dolayısıyla Husilerin ideolojik bagajında "yeni bir mezhep ya da radikal bir fikir getirme" iddiasından ziyade, Yemen'in tarihsel Zeydi kimliğini ve siyasal nüfuzunu yeniden ihya etme düşüncesi yatar.

2014 yılında başkent Sana'yı ele geçirerek ülkenin omurgasını kontrol altına alan Husiler, Suudi Arabistan'ı kendi iç işlerine karışan ve askerî güç kullanan bir "müdahaleci" olarak konumlandırır. Riyad ise durumu tam tersinden okur: Burnunun dibindeki güney sınırında İran'la yakın ilişkileri olan silahlı bir yapının varlığı, üstelik bu yapının füze ve İHA'larla kendi topraklarını hedef alma kapasitesi, Suudi Arabistan için doğrudan varoluşsal bir ulusal güvenlik tehdididir.


Suudi Arabistan'ın Yemen politikasındaki paradoks: Islah Partisi

2014 sonrasında Suudi Arabistan'ın Yemen politikasının merkezinde birbirini tamamlayan ancak zaman zaman çatışan iki farklı tehdit algısı ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki, İran'la yakın ilişkileri bulunan Husilerin Suudi Arabistan'ın güney sınırında güçlü, silahlı ve devrimci bir aktör olarak ortaya çıkmasıydı. İkincisi ise Arap Baharı sonrasında Riyad'ın bölgesel rejim güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirdiği Müslüman Kardeşler hareketinin Yemen'deki önemli siyasi uzantısı olan Islah Partisi'nin siyasi ve askerî ağırlığının artmasıydı. Riyad açısından Husilerin güçlenmesi doğrudan bir jeopolitik ve sınır güvenliği sorunu oluştururken, Islah'ın güçlenmesi Yemen'de Suudi Arabistan'ın bütünüyle kontrol edemeyeceği güçlü bir siyasal ve toplumsal aktörün ortaya çıkması anlamına geliyordu. Böylece Suudi Arabistan, bir taraftan Husileri dengeleyebilmek için Islah'ın siyasi ve askerî kapasitesine ihtiyaç duyarken, diğer taraftan Müslüman Kardeşler bağlantılı bir hareketin Yemen'de aşırı güçlenmesini kendi rejim güvenliği açısından risk olarak görüyordu.

Bu durum, Yemen'deki anti-Husi cephenin bütünleşmiş bir siyasi ve askerî yapı hâline gelmesini engelleyen önemli faktörlerden biri oldu. Suudi Arabistan ile Islah arasındaki güvensizliğe, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Müslüman Kardeşler karşıtı yaklaşımı ve farklı yerel aktörlere verdiği destek de eklenince, Husilere karşı mücadele eden güçler arasında ortak hedefler etrafında kalıcı bir koordinasyon sağlanamadı. Böylece Husiler, karşılarında tek bir komuta yapısına ve ortak stratejik hedefe sahip bütünleşmiş bir koalisyon yerine, çıkarları ve ideolojik öncelikleri farklılaşan parçalı bir cephe buldu. Bu parçalanmış yapı, Husilerin askerî ve siyasi kapasitelerini korumalarına, kontrol ettikleri alanlarda kurumsal yapılarını güçlendirmelerine ve rakipleri arasındaki ayrışmalardan yararlanmalarına imkân sağladı.

Bu perspektiften bakıldığında Riyad'ın rejim güvenliği ile bölgesel güvenlik arasında kurmaya çalıştığı denge, uzun vadede paradoksal bir sonuç üretmiştir. Suudi Arabistan'ın sınırında güçlenmesini engellemeye çalıştığı Islah'a yönelik güvensizlik, Riyad açısından çok daha doğrudan ve askerî bir tehdit oluşturan Husilerin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla Yemen örneği, rejim güvenliğini korumaya yönelik politikaların, uygun koşullarda bölgesel güvenlik açısından ters sonuçlar üretebileceğini gösteren önemli bir stratejik geri tepme örneği olarak değerlendirilebilir. Buradaki paradoks, Suudi Arabistan'ın kısa vadede sınırında istemediği bir siyasal aktörün güçlenmesini sınırlamaya çalışırken, uzun vadede daha doğrudan askerî tehdit oluşturan başka bir aktörün güçlenmesine elverişli koşulların oluşmasına katkıda bulunmuş olabilmesidir.


2026 kırılması: ABD şemsiyesinin riskleri ve fırsatları

2026 yılında İran ile ABD-İsrail ekseni arasında patlak veren savaşın doğrudan Körfez'e sıçraması, Riyad'ın bu güvenlik çeşitlendirmesi hamlesinin ne kadar kritik olduğunu kanıtladı. İran'ın Körfez ülkelerindeki hayati enerji altyapılarını, askerî tesisleri ve kritik deniz rotalarını hedef alan misillemeleri, ABD'nin bölgedeki askerî varlığına dair çelişkili bir gerçeği gözler önüne serdi: Amerikan askerî gücü bir yandan önemli bir caydırıcılık sağlarken, diğer yandan Körfez ülkelerini İran misillemelerinin doğrudan hedefi hâline getiren bir risk unsuruna dönüştü.

Washington'ın güvenlik rolündeki bu sınırların netleşmesi, Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşilerinde ulusal güvenliği tek bir dış gücün siyasi iradesine bağlamanın ne denli tehlikeli olabileceği bilincini pekiştirdi. 2026 savaşı sonrasında bölgesel denklemde; öz savunma kapasitelerini artırma, yerli caydırıcılığı güçlendirme ve bölgesel müttefik ağlarını genişletme arayışları hiç olmadığı kadar hayati bir boyut kazandı.

Tüm bu tablo içinde Körfez güvenlik mimarisindeki asıl yapısal kırılma; Suudi Arabistan'ın stratejik zihninde "ABD bizi korur" varsayımının yerini "ABD bizi kendi stratejik hesapları uğruna savaşa sürükleyebilir" endişesine bırakmasıdır. İttifak teorileri bağlamında bu durum, müttefiklerin karşı karşıya kaldığı klasik "terk edilme" (abandonment) ve "savaşa sürüklenme" (entanglement) ikileminin en somut tezahürüdür. Riyad, bir yandan Washington'ın doğrudan askerî müdahaleden kaçınarak kendisini yalnız bıraktığını görmekte; diğer yandan Washington'ın Tahran ve bölgesel vekilleriyle yürüttüğü yüksek gerilimli "kontrollü tırmanma" stratejisinin, Suudi topraklarını ve kritik enerji altyapısını açık bir hedef hâline getirdiğini fark etmektedir. Washington'ın Husilerle yürüttüğü diplomasi ve F-35 satışı gibi bağımlılık üreten teknolojik kaldıraçlar, Riyad'ı korumak yerine krizin merkezinde tutan bir işleve bürünmektedir. Dolayısıyla, Suudi Arabistan'ın Türkiye, Pakistan ve Çin ile geliştirmeye çalıştığı çoklu güvenlik ortaklıkları veya Mekke Anlaşması gibi arayışlar, sadece bir kapasite artırımı değil; ABD ile ittifakın getirdiği "taraf olarak yıpranma ve savaşa çekilme" riskine karşı geliştirilmiş temel bir stratejik özerklik hamlesidir.


Suudi Arabistan'ın çoklu güvenlik denklemi ve stratejik özerklik arayışı

Son yıllarda Suudi Arabistan'ın dış ve güvenlik politikasında dikkat çekici bir kabuk değişimi yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca neredeyse tamamen Washington'ın güvenlik şemsiyesine yaslanan Riyad yönetimi, artık yumurtaları tek bir sepete koymak yerine çok daha çeşitlendirilmiş bir ortaklık modeline yönelmiş durumda. Bu durum ABD ile bağların tamamen kopması anlamına gelmiyor. Riyad bir yandan Washington'la stratejik ortaklığını sürdürürken, diğer yandan Çin'le devasa ekonomik ve diplomatik köprüler kuruyor; İran'la kırılgan da olsa diplomatik yumuşamayı koruyor, Türkiye ile savunma sanayii ve askerî iş birliğini derinleştiriyor ve Pakistan'la güvenlik bağlarını daha kurumsal bir zemine oturtuyor.

Uluslararası ilişkilerde "çoklu güvenlik ortaklığı" ya da "stratejik özerklik" olarak tanımlanan bu yaklaşım, temelinde Suudi Arabistan'ın tek bir küresel aktöre olan bağımlılığını azaltma ve kendi hareket alanını genişletme gayretini barındırıyor.

Bu çok yönlü arayışın en somut çıktılarından biri de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması. Bu hamle, Riyad'ın güvenlik mimarisini sadece geleneksel Batılı güçlerle sınırlı tutmayıp Türkiye ve Pakistan gibi bölgesel askerî ağırlığı olan aktörlerle karşılıklı taahhütlere dayalı kurumsal bir ittifak kurma iradesini açıkça ortaya koyuyor.


Yeni bir güvenlik mimarisine doğru

Bu çerçevede değerlendirildiğinde; Suudi Arabistan'ın Türkiye ve Pakistan'la kurduğu savunma hattı, basit bir iş birliğinden ziyade Körfez güvenlik mimarisindeki köklü dönüşümün bir parçasıdır. Herhangi bir üyeye yapılacak dış saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ankara-Riyad-İslamabad hattında yeni bir stratejik denge oluşturmuştur. Ancak bu tabloyu "ABD bölgeden tamamen çekiliyor" şeklinde okumak yanıltıcı olur. Washington, askerî teknolojisi ve savunma kapasitesiyle hâlen bölgenin en ağırlıklı aktörüdür. Fakat 2026 krizinin de gösterdiği gibi, Körfez devletleri artık "tek garantörlü" eski dünyadan "çok ortaklı" yeni döneme geçiş yapmıştır. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nı, Amerikan güvenlik şemsiyesini tamamen reddeden bir alternatiften ziyade; bu şemsiyenin oluşturduğu stratejik bağımlılığı esneten ve Suudi Arabistan'a küresel satranç tahtasında yeni manevra alanları kazandıran kurumsal bir hamle olarak okumak çok daha isabetli olacaktır.


Amerika Husileri neden durdurmuyor?

Washington'ın gözünde Husileri tamamen sahneden silmek ile Suudi Arabistan'ı korumak kesinlikle aynı şey değil. ABD için temel mesele, Husilerin askerî olarak tasfiye edilmesinden ziyade, bu yapının Washington'ın kendi hayati çıkarlarına yönelik oluşturduğu tehdidin yönetilebilir bir seviyede tutulmasıdır. Nitekim Husilerin Umman aracılığıyla yürütülen gizli temaslarda Suudi Arabistan'ı hedef alırken Amerikan gemilerine saldırmayacaklarına dair Washington'a güvence verdiklerini açıklamaları, bu çizginin ne kadar net çekildiğini gösteriyor.

Aynı dönemde İran'la büyük ve kapsamlı bir çatışmanın ortasında olan ABD için Yemen cephesinde doğrudan savaşa girmek, askerî kaynakları ve stratejik dikkati daha fazla dağıtmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Üstelik Husilerin Tahran'la olan derin bağı düşünüldüğünde, Yemen'e doğrudan müdahale etmek, İran'a karşı zaten tırmanan mücadelenin ucu açık yeni bir cepheye dönüşmesi anlamına gelir. Washington, Husilerin Suudi Arabistan'ı ezip geçmesini elbette istemiyor; ancak onları tamamen yok etmek adına sonu belirsiz bir Yemen bataklığına saplanmayı da reddediyor. Bunun yerine Husi tehdidini; diplomasi, istihbarat desteği, hava savunması, silah tedariki ve bölgesel güç dengeleri üzerinden kontrol altında tutulabilir bir seviyede yönetmeyi yeğliyor.


Washington'ın "kontrollü Husi tehdidi" ne anlama geliyor?

ABD'nin Husi-Suudi çatışmasına yönelik tutumu, dış politikada ilk bakışta çelişkili görünen ancak derin bir stratejik mantığa dayanan bir paradoks sunuyor. Washington, Husi tehdidini tamamen ortadan kaldırmak yerine; kendi askerî maliyetlerini sınırlayan, Suudi Arabistan'ın güvenlik bağlarını ABD sistemleriyle canlı tutan ve kendisini bölgesel güvenlik mimarisinin vazgeçilmez merkezi kılan kontrollü bir kriz yönetimi izliyor. Bu durum, Husilerin Washington tarafından gizlice desteklendiği anlamına gelmiyor. Aksine bu çerçeve; ABD'nin tehdidi yok etmek yerine onu diplomasi, askerî caydırıcılık, stratejik silah tedariki ve bölgesel denge araçlarıyla yönetilebilir bir seviyede tutma tercihini sorgulayan analitik bir okumadır.


Mesele Husiler değil: "Bölgesel güvenlik kaldıracı"

Tam da bu noktada asıl kritik soru beliriyor: Washington, Yemen krizini Körfez'in yeni güvenlik mimarisini şekillendirmek için bir jeopolitik kaldıraç olarak kullanıyor olabilir mi?

Bu soruyu hayati kılan ana etken, Suudi Arabistan'ın son dönemde attığı "stratejik özerklik" adımlarıdır. Riyad; Çin'le diplomatik bağlarını derinleştirirken, İran'la yumuşama sürecini sürdürüyor ve Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Türkiye ve Pakistan'la çoklu bir güvenlik kalkanı oluşturmaya çalışıyor. Bu durum, uzun vadede ABD dışındaki aktörlerin Körfez güvenliğinde ana rolü üstlendiği yeni bir bölgesel denklemi doğurabilir.

İşte F-35 hamlesinin tam da bu dönemde gelmesi tesadüf değildir. Washington, bir yandan Husi tehdidini sahada tam olarak bitirmeyerek Suudi Arabistan'ın güvenlik ihtiyacını canlı tutmakta; diğer yandan F-35 satışı gibi hamlelerle Riyad'ın stratejik özerklik arayışını Amerikan savunma altyapısının içinde tutmayı başarmaktadır. Özetle; Washington'ın izlediği "kontrollü Husi tehdidi" stratejisi, savaşı kesin bir zaferle kapatmaktan ziyade, krizin seviyesini ayarlayarak Suudi Arabistan'ın alternatif güvenlik arayışlarını sınırlandırma ve ABD'nin bölgedeki oyun kurucu konumunu garantiye alma hamlesidir.


Sonuç

Suudi-Husi çatışmasının 2026'daki yeni aşaması, yalnızca Yemen'deki askerî dengeleri değil, Körfez güvenlik mimarisini de yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir. Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları Riyad'ın askerî kapasitesini sınarken, Washington'ın doğrudan savaşa katılmaması ve aynı dönemde Husilerle iletişim kanalı kurması, Suudi Arabistan'ın Amerikan güvenlik ortaklığının sınırlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilecek bir gelişmedir. Reuters'ın son günlerdeki haberleri, Washington'ın Suudi Arabistan'ın doğrudan askerî destek taleplerine mesafeli kaldığını ve Yemen hükümetinin talebine rağmen Trump yönetiminin doğrudan askerî destek taahhüt etmediğini göstermektedir.

Buna karşılık Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın askerî ihtiyaçlarını karşılamaya hazır olduğunu açıklaması, Mekke Anlaşması'nın ilk somut sınavını ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle 2026 Yemen krizi, yalnızca "Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki savaş" olarak değil, ABD merkezli güvenlik mimarisinin sınırları ile Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ekseninde ortaya çıkmaya başlayan çoklu güvenlik ortaklığı arasındaki geçiş sürecinin bir testi olarak da okunabilir. Ancak bu yeni mimarinin ABD'nin yerini alıp almayacağı veya Türkiye ve Pakistan'ın gerektiğinde doğrudan savaşa girip girmeyeceği henüz belirlenmiş değildir. Asıl belirleyici unsur, Mekke Anlaşması'nın siyasi bir dayanışma metninden operasyonel bir kolektif savunma mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceğidir.

Suudi Arabistan'ın ısrarı sonucunda ABD'nin ilerleyen aşamada Husilere karşı doğrudan askerî müdahalede bulunması, Yemen savaşının niteliğini önemli ölçüde değiştirebilecek bir gelişme olacaktır. Ancak Husi güçlerinin Babülmendep çevresindeki ilerlemesini sürdürmesi, Suudi enerji altyapısına yönelik saldırıların yoğunlaşması veya Kızıldeniz'deki uluslararası deniz taşımacılığının ciddi biçimde tehdit edilmesi hâlinde Washington'ın mevcut politikasını yeniden değerlendirmesi mümkündür.

Böyle bir durumda ABD'nin müdahalesi yalnızca Suudi Arabistan'ın savunulması anlamına gelmeyecek, aynı zamanda Babülmendep'in ve küresel enerji-deniz ticareti hatlarının güvenliği gerekçesiyle daha geniş bir Amerikan askerî angajmanına dönüşebilecektir. Bununla birlikte böyle bir müdahale, ABD ile İran arasındaki mevcut çatışmanın Yemen cephesine genişlemesi ve Husilerin İran'la bağlantısının daha doğrudan bir bölgesel çatışma dinamiğine dönüşmesi riskini de artıracaktır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

Hakkında daha ayrıntılı: HUSİLERSUUDİ ARABİSTANHÜRMÜZ BOĞAZIBabülmendeb Boğazı

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Zeynep Hatır Batı Şeria'da yaşam: Tutunmak nasıl günlük bir varoluş sorusuna dönüşür?

TÜRKİYE'DEN SESLER

Gürbüz Evren Brezilya'daki seçimleri yoksullara en çok sosyal yardımı veren kazanacak

TÜRKİYE'DEN SESLER

Dr. Osman Gazi Kandemir Almanya iç siyasetinde Türk kökenliler

TÜRKİYE'DEN SESLER

Gürsel Tokmakoğlu Son dönemin "stratejik durum değişikliği" vakıaları

İlgili Haberler
Makroekonomi MASAK, suç gelirleri ve terör finansmanına karşı tedbirleri artırdı CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi İstanbul Havalimanı ağustos ayında da zirvede CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi MASAK duyurdu! Türkiye'nin FATF değerlendirmesi belli oldu: Gri liste riski yok CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi ABD-Çin görüşmesi altın, döviz ve borsayı nasıl etkiler? CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Motorine indirim: Güncel akaryakıt fiyatları Diken Ekonomi · 14 dk önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.