Büyük fikirleri çoğu zaman sonuçlarıyla tanıyoruz. Bir teori ortaya çıkıyor, bir keşfin adı tarihe yazılıyor, bir cümle yüzyıllar boyunca aktarılıyor. Geriye dönüp baktığımızda ise bütün o zihinsel sürecin tek bir anda gerçekleştiğini sanıyoruz.
Oysa düşüncenin asıl hikâyesi çoğu zaman sonuçta değil, sonuca kadar geçen o görünmez zamanda saklı.
Darwin’in çalışmaları bunun iyi bir örneği. 1837’den itibaren türlerin değişebilirliği üzerine yoğunlaşan Darwin, 1838’de Malthus’un nüfus üzerine fikirleriyle doğal seçilimin temel mekanizmasına ulaşır. Fakat düşüncesini bulduğu anda onu tamamlanmış bir hakikat olarak görmez. Gözlemlerini çoğaltır, fikrini sınar, ona karşı çıkabilecek kanıtların peşinden gider. Türlerin Kökeni ancak 1859’da yayımlanır.
Burada önemli olan yalnızca ne bulduğu değil, bulduğu düşünceyle yıllarca yaşamayı göze almasıdır…
Bir fikre ulaşmakla onun zihinde yerini bulması aynı şey değildir. Bunun arasında bazen yıllar vardır: aynı soruya yeniden dönmek, ilk cevabın bıraktığı boşluğu görmek, kendi düşüncesini başka ihtimallerin karşısında sınamak.
Bekleyiş, bu süreçte düşüncenin dışında değil, içindedir.
Bugün böyle bir sürecin gerektirdiği zaman giderek kısalıyor.
Üstelik yalnızca bilgiye ulaşma süresi değil, bilgiyle karşılaşma biçimimiz de değişti. Geçmişte bir insan bir kitabın peşine düşmek, bir belgeyi bulmak, bir uzmanın fikrine ulaşmak ya da bir olayın farklı anlatılarını karşılaştırmak zorundaydı. Bilgi çoğu zaman bir mesafenin sonunda karşısına çıkıyordu.
Şimdi ise dünyanın büyük bir bölümü sürekli açık.
Bir sorunun cevabına saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Bir filozofun ne söylediğini, bir sanat eserinin hikâyesini, bir tarihî olayın ayrıntılarını ya da bir bilimsel araştırmanın sonucunu birkaç dakika içinde öğrenmek mümkün.
Fakat bilgi yalnızca önümüze gelmiyor; çoğu zaman işlenmiş olarak geliyor. Özetleniyor, açıklanıyor, sınıflandırılıyor, yorumlanıyor. Daha biz bir şey üzerine düşünmeye başlamadan önce, onun hakkında söylenmiş olanlarla karşılaşıyoruz…
Bir sanat eserine bakmadan önce ne anlattığını okuyabiliyor, bir tarihsel olay hakkında kendi sorumuzu kurmadan önce hazır açıklamalara ulaşabiliyor, bir düşünürün cümlesini anlamaya çalışmak yerine o cümlenin ne anlama geldiğini öğrenebiliyoruz.
Böylece bilgiye ulaşmakla yetinmiyoruz; düşünmenin bazı aşamalarını da bilginin kendisine devrediyoruz.
Belki başlıktaki asıl mesele tam burada başlıyor.
Bilgi ile düşünce arasındaki farkı giderek daha az gözetiyoruz.
Bir şeyi bilmekle, onun üzerinde düşünmüş olmayı birbirine yaklaştırıyoruz. Bir konu hakkında yeterince bilgi sahibi olduğumuzda, o konu üzerine düşünmüş sayılacağımızı varsayıyoruz. Çok sayıda görüşe ulaşmayı, kendi görüşümüzü oluşturmakla karıştırıyoruz.
Oysa düşünce, bilginin miktarıyla ölçülen bir şey değil.
Bir bilgi eski bir kanaati yerinden oynatabilir. İki ayrı bilgi birbirini tutmayabilir. Bir açıklama, cevap olmaktan çıkıp yeni bir sorunun başlangıcı hâline gelebilir.
Düşünce çoğu zaman tam da bu uyuşmazlığın içinde belirir.
Fakat bizim çağımızda uyuşmazlıkların uzun süre açık kalmasına pek izin verilmiyor. Bir soru ortaya çıkıyor; karşısına hemen bir cevap geliyor. Bir olay yaşanıyor; ardından açıklaması beliriyor. Bir düşünce söyleniyor; hemen onun ne anlama geldiği, neden doğru ya da yanlış olduğu anlatılıyor.
Zihin daha sorusunu kurmadan cevapla karşılaşıyor.
Bu yüzden bugün mesele bilgi eksikliği değil. Belki ilk kez bilgi fazlasının da bir tür zihinsel yoksulluğa dönüşebileceği bir yerde duruyoruz: Her şeyi bulabildiğimiz için bazı şeyleri kendimiz bulmaya daha az ihtiyaç duyuyoruz.
Çünkü düşünmek, yalnızca doğru bilgiyi yan yana getirmekten ibaret değil. Bazen bilgilerin arasındaki boşlukta kalmayı, henüz açıklanamayan şeyi aceleyle kapatmamayı gerektiriyor.
Darwin’in yıllara yayılan çalışması bu yüzden yalnızca bir bilim insanının sabrını göstermiyor. Bir düşüncenin, kendisini doğrulayacak bilgiler kadar kendisini zorlayacak sorulara da ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Bazen yeni bir şey öğrenmeyiz.
Sadece yıllardır bildiğimiz şeylerin artık eskisi kadar kolay açıklanamadığını fark ederiz.
Asıl kırılma belki burada başlar.
Çünkü düşünce her zaman yeni bir cevapla doğmaz. Bazen eski cevabın artık yetmediğini kabul etmekle başlar.
Ve bunun için bilgi kadar başka bir şeye de ihtiyaç vardır:
Zaman.
Belki bugün kaybettiğimiz şey bilgi değil, bilginin içimizde dönüşmesine izin veren o ara zamandır.
Bir sorunun hemen kapanmadığı, cevabın hemen verilmediği, zihnin bir düşünceyle bir süre daha baş başa kalabildiği o mesafe.
Başta sorduğumuz soruya şimdi yeniden dönebiliriz: Bir düşüncenin doğduğu an hangisidir? Belki cevabın bulunduğu an değil.
Belki insanın, önüne konmuş cevabı bir anlığına geri itip kendi sorusunu kurduğu an.
Çünkü bilgi bize neyin bilindiğini söyleyebilir.
Ama düşünce, bildiğimiz şeylerin arasından henüz söylenmemiş olan soruyu çıkarabildiğimiz yerde başlar…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
DAHA FAZLA OKUHakkında daha ayrıntılı: bilgidüşünceyaşamkültürVahap Aydoğan
DAHA FAZLA HABER OKU
Dr. Ayça Ferda Kansu Atinik fobi (Atina tipi özgül fobi)
Hasan Köse Manevî mensubiyetin sürekliliği ve kurumsal yapılarda yön değişimi (1)
Zeki Sarıhan Özgür Özel cuma namazında
Gürsel Tokmakoğlu Moskova Rafinerisi, Duma Günü ve petrolün üç boğazı
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.