Bağlar hâlâ yeşildi. Peribacaları o bildik tozpembe ve sarı tonlarındaydı. Sabah serinliğinde insan üstüne bir şey almak istiyor, öğlene doğru aldığına pişman oluyordu.
Kapadokya'nın mevsimlerle arası biraz karışık galiba. Sabah bahar, öğlen yaz, akşamüstü sonbahar. Gece ayaz. Vivaldi 4 mevsim için 4 ayrı konçerto yazmış; Kapadokya hepsini aynı güne sığdırıyor.
Telefonuma gelen haberi böyle bir sabah okudum. Dünyanın en köklü seyahat yayınlarından Lonely Planet, 21 Ağustos 2026'da "Avrupa'da Kışın Ziyaret Edilecek En İyi 13 Yer" listesini yayımlamıştı.
Birinci: Kapadokya.
Yanına da kısa bir not düşmüşlerdi: kar ve yeraltı keşifleri için.
1973'ten bu yana dünyanın dört bir yanındaki gezginlere yol gösteren Lonely Planet'ın editörleri Kapadokya'yı Avrupa'nın bir numaralı kış rotası seçmişti.
Okuyunca gülümsedim.
Doğru yeri bulmuşlar.
Kapadokya'yı kışın da gördüm, hem de birçok kez. Memleketim Adana'ya yakın olduğu için çocukluğumdan beri gelip giderim. Yazını gördüm, kışını, ilkbaharını, sonbaharını. Her seferinde başka bir tarafına takıldım.
Kapadokya aynı Kapadokya'ydı.
Değişen biraz bendim aslında.
Periler
İlk yolculuklardan birindeyim. Arabanın arka koltuğunda, cam kenarında oturmuş kayaları bir şeylere benzetiyorum.
"Şu deve."
"Bu kule."
"Şuna bak, kocaman bir mantar."
Annem, "Peribacası onlar, eskiden periler yaşarmış" derdi. İnanırdım tabii. Niye inanmayayım, annem söylüyor?
Bir çocuğa iki seçenek verin: Milyonlarca yıl önce püsküren volkanların bıraktığı tüfün yağmurla ve rüzgârla aşınması mı, geceleri kayaların içinden çıkan periler mi?
Jeolojinin hiç şansı yok…
Yeraltı şehirleri konusunda aynı ölçüde hevesli değildim. Kaymaklı'ya, Derinkuyu'ya inerdik. Dar koridorlar, karanlık odalar, alçak tavanlar.
"Burada nasıl yaşamışlar?" diye sorardım.
Dışarı çıkıp güneşi görünce de soruyu unuturdum.
Yıllar sonra aynı yerlere yeniden indim, bu kez acelem yoktu.
Odaları gördüm, ambarları, havalandırma bacalarını, hayvanların tutulduğu bölümleri. Bir zamanlar burada insanlar yemek yemiş, uyumuş, çocuk büyütmüş, korkmuş, beklemiş.
Yukarıda göğe uzanan peribacaları, aşağıda toprağın içine çekilmiş insanlar…
Kapadokya'nın iki istikameti var gibi gelir bana: Biri yukarı, biri aşağı.
İnsanlar burada önlerine çıkan kayayı ortadan kaldırmamışlar, içine girmişler. Evlerini, kiliselerini oymuşlar; güvercinlerine bile kayaların içinde yer açmışlar. Tehlike geldiğinde uzaklara kaçmak yerine daha derine inmişler.
Derinkuyu'da kat kat aşağı inerken çocukken sorduğum soru yine geldi aklıma:
Burada nasıl yaşamışlar?
Aradan yıllar geçmişti, cevabı hâlâ bilmiyordum.
Ama artık soruyu neden sorduğumu biliyordum.
Yaşar Kemal'in Kapadokyası
Bu yollardan Yaşar Kemal de geçti. 1950'lerde, gazeteci olarak. Gördüklerini Peri Bacaları kitabında anlattı.
Yaşar Kemal'in Kapadokya'sında taş çoktur ama insan taştan daha çoktur.
Köylüler, kayaların içinde yaşayanlar, yoksulluk, gündelik hayat, söylenceler… Bu yüzden Peri Bacaları bir gezi rehberi değildir. Röportajdır ama yalnızca röportaj da değildir.
Yaşar Kemal'in daha sonra romanlarında büyüteceği dünyanın izleri orada da vardır.
İnce Memed'de Çukurova'ya yaptığı gibi: ova hiçbir zaman yalnızca ova değildir, dağ yalnızca dağ değildir. Üzerinde yaşayan insanın kaderine karışır.
Kapadokya'da bunu anlamak kolay.
Bir jeolog kayanın karşısında durup size tüfü, volkanları, erozyonu anlatıyor.
Bir çocuk geliyor:
Deveye benziyor.
İkisi de haklı. Biri kayanın nasıl meydana geldiğini görüyor, öteki ne olabileceğini.
Yaşar Kemal ise üçüncü bir yere bakmış bence:
İçinde kimin yaşadığına…
Güzel Atlar Ülkesi
Atlar çıktı karşıma. Vadide birkaç yılkı atı koşuyordu, toynaklarının kaldırdığı ince toz peribacalarının arasında bir süre havada kaldı.
Böyle anlarda Kapadokya'nın takvimini kestirmek zor olur.
2026 mı, 1926 mı, daha eski bir tarih mi?
Kapadokya adının eski Farsçadaki Katpatuka sözcüğünden geldiği ve "Güzel Atlar Ülkesi" anlamına geldiği sık sık anlatılır.
Hikâye güzel.
Yalnız küçük bir sorun var: dilbilimciler bundan o kadar emin değil.
Bunu öğrendiğimde vadideki atlara baktım, sonra etimolojiye.
Atlar kazandı.
Bazı söylencelerin doğru olmasını insan istiyor.
Üzüm
Kapadokya'ya gelirken aklımda üzüm yoktu.
4 Eylül'de Ürgüp'te 54. Uluslararası Bağ Bozumu Festivali başlamıştı; tam zamanına denk gelmiştim.
Festivalin geçmişi 1973'e uzanıyormuş. Üzümün buradaki hikâyesi ise ondan birkaç bin yıl daha eski.
Yol boyunca gördüğüm bağlara bu kez biraz daha dikkatli baktım. Kapadokya'da bağcılığın geçmişi Hititlere kadar gidiyor. Öyle ki Hitit hukukunda bir başkasının bağına zarar vermenin bile bir karşılığı var.
İnsan bunu öğrenince yol kenarındaki asmalara başka türlü bakıyor.
Bugün festivalini yaptığımız üzüm, 3 bin yıl önce de bu topraklarda korunmaya değer bir servetmiş.
Festival günü Ürgüp kalabalıktı. Meydanda üretici, esnaf, turist, yıllardır bu işi yapan bağcılar vardı. Nevşehir Valisi Hüseyin Kök, Ürgüp Belediye Başkanı Ali Ertuğrul Bul ve Belediye Başkan Yardımcısı Aydın Ayhan Güney de festival boyunca kalabalığın içindeydi.
Bir festivali başlatmak başka, yarım asrı aşan bir geleneğe dönüştürmek başka şey.
Ali Ertuğrul Bul'un festivalde özellikle bağcılık kültürünü öne çıkarma çabası dikkat çekiyordu.
Aydın Ayhan Güney ve belediye ekibi de organizasyonun içindeydi. Başkan Bul'un eşi Dr. Aycan Bul ise gelen konuklarla sohbet ediyor, karşılamalara eşlik ediyordu.
Büyük festivaller çoğu zaman konserleriyle, programlarıyla, kalabalıklarıyla anlatılıyor. Benim aklımda ise başka şeyler kalıyor.
Bir bağcının üzümünü anlatırken yüzündeki ifade. Meydanda karşılaşan 2 insanın ayaküstü sohbeti. Bir misafire söylenen sade bir "hoş geldiniz".
Bir şehrin misafirperverliği bazen program kitapçığında yazmaz.
Haberin var mı duvar?
Bu kez Avantgarde Refined Kapadokya Otel'de kaldım. Daha önce de otel olarak kullanılan eski bir mağara yapısı yeniden ele alınmış; mimari çalışmayı Efe Aydar yürütmüş.
Kapadokya'da böyle bir işe girişmek başka yerde otel yapmaya pek benzemiyor.
Başka bir yerde mimar binayı yapar, manzara ona eşlik eder. Burada manzara sizden milyonlarca yıl önce işe başlamış zaten.
Onunla yarışmanın pek anlamı yok.
3 kuşaktır otelcilikle uğraşan bir aileden gelen ve bu otelin sahibi İsmet Öztanık'ın yaklaşımında benim dikkatimi çeken de bu oldu.
Var olan yapıyı baştan aşağı kendine benzetmek yerine onunla birlikte hareket edilmiş.
İçeride dolaşınca bunu görüyorsunuz. Bir yerde kaya duvar olmuş, başka bir yerde eski kemer odanın parçası. Kayanın eğri olduğu yerde duvar da eğri kalmış.
Kimse cetvel çıkarıp düzeltmemiş.
Turistik yerlerde "otantik" kelimesinden biraz korkarım. Birkaç taş duvar, bir kemer, biraz loş ışık… Sonra mekânın otantik olduğu ilan edilir.
Burada buna pek ihtiyaç yok.
Taş zaten orada.
Kaya da.
Geçmiş de.
Belki Kapadokya gibi bir yerde lüksün tarifi biraz değişiyor. Her şeyi yenilemek değil; neye dokunacağını bildiğin kadar neye dokunmayacağını da bilmek.
Yazının başlığını da biraz burada buldum:
Taşa fazla söz söylememek.
Kar ve balonlar
Telefonumdaki Lonely Planet haberini yeniden düşündüm.
Kar ve yeraltı keşifleri için.
Kış Kapadokyası'nı bildiğim için ne demek istediklerini anlıyorum. Kar yağınca peribacalarının sivri başlarına beyaz şapkalar oturuyor, vadilerin renkleri çekiliyor. Kalabalık yine var ama kar tuhaf biçimde bütün o hareketliliğin sesini kısıyor.
İnsanların arasında bile taş biraz kendi başına kalmış gibi görünüyor.
Balonlar kışın da uçuyor — hava izin verirse.
Vermezse uçmuyor.
Kapadokya'da bazı kararları hâlâ hava veriyor.
Yeraltı şehirlerinin ise meteorolojiyle pek işi yok. Kaymaklı'da birkaç kat aşağı indiğinizde dışarıda kar mı yağıyor, güneş mi açmış, zaten unutuyorsunuz.
Lonely Planet'ın kış seçkisinin dikkat çektiği taraflardan biri de bu. Keşlik Manastırı, Kaymaklı Yeraltı Şehri, Göreme Açık Hava Müzesi; açık havada yürümek isteyenler için Ihlara Vadisi…
Listeyi okurken başka bir şey düşündüm:
Biz Kapadokya'yı biraz balonlarla fazla mı anlatmaya başladık acaba?
Balonlar güzel, itirazım yok. Sabahın ilk ışığında gökyüzünü doldurduklarında insanın bakmaya doyamadığı da doğru.
Ama yalnızca yukarı bakarsanız Kapadokya'nın yarısını kaçırırsınız.
Bazen aşağıya da bakmak gerekiyor.
Dönüş
Kapadokya'dan ayrılırken çocukluğumdaki yolculukları düşündüm.
O zaman kayaları bir şeylere benzetmeye çalışıyordum. Şimdi bağlara bakıyorum, güvercinliklere, kayaya açılmış küçücük bir kapıya. Bir zamanlar orada kimin yaşadığını düşünüyorum. Yaşar Kemal'in yıllar önce bu yollarda hangi kapıyı çaldığını, kiminle oturup konuştuğunu.
Taşlar aşağı yukarı aynı.
Değişen benim.
İnsan yaş aldıkça daha çok şey bildiğini sanıyor. Galiba asıl değişiklik, daha çok şeyi fark etmeye başlaması.
Kapadokya'nın insana öğrettiği şeylerden biri de insanın yeryüzüyle kurduğu ilişkinin ille de bir üstünlük ilişkisi olmak zorunda olmadığı.
Burada yaşayanlar taşı oymuşlar; içinde yaşamış, ibadet etmiş, üzümünü saklamışlar. Ama taşı ortadan kaldırıp yerine kendilerini koymamışlar.
Bizim çağımızın ise böyle bir huyu var.
Bir yere gidiyoruz; düzeltiyoruz, yeniliyoruz, parlatıyoruz. Boşsa dolduruyoruz, eskiyse yeniye benzetiyoruz. Sonra da imzamızı atıyoruz.
Oysa Kapadokya'nın kayalarının imzaya ihtiyacı yok.
Milyonlarca yıldır oradalar.
Ürgüp'te binlerce yıllık bağlardan gelen üzüm, vadide etimoloji tartışmasını kazanan atlar, Yaşar Kemal'in kayaların içinde aradığı insanlar, annemin perileri…
Belki hepsi aynı şeyi söylüyor.
Her gördüğümüz yere izimizi bırakmak zorunda değiliz.
Bazen en güzel iz, bırakmadığımız izdir.
Taşa fazla söz söylememek de biraz budur…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: KAPADOKYASelçuk Ramazanoğlu
DAHA FAZLA HABER OKU
Dr. Osman Gazi Kandemir İsrail'de "Yeni İran" arayışı: Hedefte Türkiye var
Gürbüz Evren Ukrayna-Rusya savaşında konsept değişti
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.