Türkiye’nin “Net, uzun vadeli, somut hedefli ve çok sıkı takip edilen” yeni bir sanayi stratejisi oluşturması gerektiğini ifade eden TÜSİAD Başkanı Ozan Diren, “Günümüzün ihtiyaçlarını ve gelecek öngörülerini dikkate alan 10-15 yıllık stratejilerin, iktisadi planların öneminin altını çiziyoruz” dedi.
Recep Erçin 15 Eylül 2026 00:00 Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!TÜSİAD Başkanı Ozan Diren, imalat sanayinin mevcut durumu ve Türkiye’nin gelecek sanayi stratejileri üzerine görüşlerini DÜNYA’ya anlattı. Küreseldeki hegemonya yarışından, Türkiye’deki dezenflasyon sürecinin etkilerine kadar bir dizi konuda sorularımızı yanıtlayan Ozan Diren, MÜSİAD, İSO, İTO ve ASO gibi iş dünyası çatı kuruluşlarının gündemde tuttuğu “sanayisizleşme” tartışmalarına da değindi.
Sanayi stratejilerinin en az 10-15 yıllık dönemleri kapsaması gerektiğini dile getiren Diren, “Bir ağaç diktiğinizde meyve vermesi, gölge yapması en az 5-6 seneyi buluyor” dedi. Sanayisizleşme riski, savunma sanayi dışındaki büyüme zayıflığı ve küresel teknolojik dönüşüme ayak uydurma gerekliliği gibi kritik meselelere dair değerlendirmeler yapan Diren, yeni bir sanayi stratejisi ve planlama ihtiyacını önemle vurguladı. Diren’e sorularımız ve yanıtları şöyle oldu:
Sanayiyi zayıflatan üç etken
Son birkaç yılda imalat sanayiinin milli gelir içindeki payının yüzde 16’nın altına gerilediğini görüyoruz. Sanayideki bu zafiyetin giderilmesi için önerileriniz nelerdir?
Sanayimizin büyüme performansı son yıllarda belirgin biçimde zayıfladı. Sanayi büyümesi son üç yıldır yüzde 2–2,5 bandını aşamıyor; bunun azımsanmayacak bir kısmı da savunma sanayisi katkısından geliyor. Öncelikle bunun nedenlerini doğru anlamamız gerekiyor. 3 ana faktörden bahsedebilirim. Her şeyden önce global ekonomide çok hızlı bir dönüşüm ve rekabet edilmesi giderek daha da zorlaşan bir Çin faktörü var. Küreselde yaşanan teknolojik dönüşüme henüz ayak uydurabildiğimizi söyleyemeyiz. Bu durum bizim rekabet gücümüzü daha da azaltıyor ve sanayiyi etkiliyor.
İkincisi, uzunca bir süredir en önemli ihracat partnerimiz olan Avrupa’da talebin düşük seyri ister istemez ihracat siparişlerini ve dolayısıyla sanayiyi olumsuz etkiliyor. Bir diğer faktör, içeride oldukça uzun bir süredir enflasyonla mücadele ediyor olmamız ve halen arzu ettiğimiz noktaya gelemeyişimiz. Bunun yan etkilerini belirgin şekilde hissediyoruz. Enflasyonla mücadelede sanayi politikaları ve reform bacağının geride kalması sanayiyi baskıladı.
Net, uzun vadeli, somut hedefli ve çok sıkı takip edilen yeni bir sanayi stratejisi oluşturmamız gerekiyor. TÜSİAD olarak günümüzün ihtiyaçlarını ve gelecek öngörülerini dikkate alan 10 yıllık-15 yıllık stratejilerin, iktisadi planların öneminin altını çiziyoruz. Hangi teknolojilere odaklanacağız, hangi sektörlere odaklanacağız, ülke rekabet stratejilerimiz ne olacak; sektörel ve bölgesel bazda netleştirmeliyiz. Bu planların kamunun liderliğinde iş dünyası ile istişare içinde dizayn edilmesi bir ihtiyaç. Ülkemizin bu tarz planlara ve bunun ötesinde her kesimin bu planları içselleştirmesine ve uygulamasına ihtiyacı var.
“Net ihracatçı sektörler korunmalı”
Örneğin bu istişarelerde lokomotif sektörler, net ihracatçı sektörler dikkate alınmalı, desteklerin nasıl konumlanması gerektiği gibi konularda da net bir tablo çizilmeli. Kamu ve özel sektör aynı orta-uzun vadeli hedeflerde hizalanmalı. Böylece tüm sanayimizin öngörülebilir bir ortamda plan yapma kapasitesine yeniden sahip olmasını sağlayabiliriz.
Dezenflasyon programını korurken, kısa vadede sanayimizin artan maliyetlerle baş edebilmesi amacıyla üretim-ihracat-dönüşüm yatırımları için seçici, hedefli, şeffaf finansman ile bir rahatlatma sağlanması şart. Önce sanayi nefes alacak, ardından yapısal dönüşüm adımları gelecek. Bu yapısal dönüşüm konularında geciktiğimizi ve küresel gündemin gerisine düşmeye başladığımızı da belirtmeliyim. Bu nedenle hızla adım atmalı ve sonuç almalıyız.
“Vergi politikaları gelire göre dizayn edilmeli”
Yüksek enflasyonist dönem gelir dağılımında da bozulmaya yol açtı. Ekonomi büyüyor ama refah tabana yayılamıyor. Sizin de başkanlığa geldiğinizde dile getirdiğiniz kalkınma ve adil gelir dağılımı ilkesi uyarınca politika yapıcılara tavsiyeleriniz neler olur?
Kalkınma, büyümenin tüm kesimlere kapsayıcı şekilde yansıdığı, gelirin daha adil paylaşıldığı ve yaşam standartlarının yükseldiği bir süreç. Enflasyonu düşürmeden adaletli bir gelir dağılımına erişilmesi söz konusu değil, enflasyonun düşmesi şart. Enflasyonla mücadelenin yarattığı maliyet de toplumda dengeli paylaşılmıyor. Enflasyonu düşürmenin yanında teknolojik gelişmelerin istihdama etkisini dikkate alan bir büyüme stratejisine geçmek gerekiyor. Dijitalleşme, otomasyon ve yapay zekanın etkisiyle dünyada imalat sanayinde istihdam kaybı beklenen bir durum. İstihdamda daralma beklenen alanlardan istihdam yaratma potansiyeli olan alanlara geçişi en sağlıklı şekilde planlamak gerekiyor. Vergi adaletini esas almak, dolaylı vergilerin ağırlığını azaltmak ve gelir vergisi dilimlerini enflasyon ve ücret artışlarını dikkate alacak şekilde düzenlemek de önemli. Kayıt dışılıkla mücadele de kritik önemde. Özetle vergi politikalarını gelir adaletini dikkate alarak dizayn etmemiz, eğitim yoluyla işgücü piyasasında beceri uyumunu sağlamamız ve sosyal politikaları güçlendirmemiz gerekiyor. İşte tam da bu sebeplerle az önce bahsettiğim gibi kamunun rehberliğinde iş dünyası işbirliğiyle planlara ihtiyaç var.
“Tarım ve tarıma dayalı sanayi birlikte ele alınmalı”
Türkiye’deki gıda enflasyonu ve özellikle yeme-içme sektöründeki pahalılık yabancıların bile dilinde. Siz de gıda sektöründe faaliyet gösterdiğiniz için özellikle soruyorum; neden bu kadar pahalı kaldık?
Aslında sadece gıdada değil hizmet sektöründe de eğitimde de çok pahalıyız. Sektörlerle bir araya gelip konuştuğumuzda toplam maliyetlerinin çok arttığını kalem kalem anlatıyorlar. Ve bu ister istemez fiyatlara yansıyor. Ardından bu bir ücret-fiyat sarmalı meselesine dönüyor. Birbirini tetikleyen ve bağlantılı. Geçmişte enflasyonun kontrolden çıktığı bir dönem yaşadık. Böyle bir durumda fiyatlama davranışlarını ve beklentileri yeniden düzeltmek, enflasyonu kalıcı olarak aşağı çekmek çok zorlaşıyor.
Her sektörün kendine has yapısal sorunları da mevcut. Gıdayı sormuştunuz; öncelikle tarım ve tarıma dayalı sanayiyi birlikte ele almalıyız. Bölgesel tarımsal üstünlüklerimizi ve beslenme ihtiyacımızı merkeze koyan, etrafında tarıma dayalı sanayiyi yapılandıran, gıda israfını azaltan ekosistemler geliştirmeliyiz.
“1-Piyasa yapısı, aracılık faaliyetleri ve örgütlenme, 2-Katma değerin artırılması, inovasyon ve dijital tarım, 3-İklim değişikliği etkisi altında tarımsal arzın sürdürülebilirliği, 4-Tarım ve gıda lojistiğinde iyileştirmeler, 5-Tarımsal destek ve teşvikler” bu başlıklar, yapısal reform planları yapılması ve dönüşüm sağlanması gereken çok paydaşlı alanlar. Dolayısıyla meselenin birinci bacağı, az evvel anlattığım makro problem. İkinci bacak ise her sektörün kendine ait yapısal mikro problemleri. Her ikisinin de çözülmesi gerekiyor. Başka türlü gıda enflasyonu düşmez. Burada reel kesim başta olmak üzere paydaşlarla istişare mekanizmasının işletilerek yapısal dönüşümün bir an evvel gerçekleştirilmesine ihtiyaç var.
Küreselleşmenin odağı maliyetten güvene kaydı
* Dünyada ABD ve Çin arasında teknoloji yarışı söz konusu. Harari, The Economist söyleşisinde iki kutuplu bir hegemonya konusunda uyardı ve dünyanın bu iki kutup arasında hizalanacağını savundu. Sizce de böyle bir dünyaya mı yol alıyoruz ve Türkiye’yi bu distopyada hangi tarafta görüyorsunuz?
Küresel jeopolitik giderek daha gerilimli bir zemine kayıyor. Teknolojik bloklaşma da bunun bir parçası. Ama bu durum daha çok, ekonomik ilişkilerin devam ettiği ancak stratejik sektörlerde güvenli ortaklıkların öne çıktığı bir süreç gibi gözüküyor. Küreselleşmenin maliyet odaklı yapılanması yerine, güvene dayalı ilişkileri öne çıkaran bir iş birliği anlayışı ön planda. Yani tam bir kopuştan ya da iki kutuplu hale gelmekten ziyade, kontrollü katmanlı bir ayrışma söz konusu. Bu mücadeleye yapay zeka, yarı iletkenler ve kritik mineraller gibi alanlar da dahil. Ülkemiz ABD ile jeostratejik temelli işbirliklerini sürdürürken, Çin ile de ticari ve ekonomik bağlarını koruyup geliştirmeye özen gösteriyor. Aynı zamanda, Gümrük Birliği başta olmak üzere Avrupa ekonomik alanıyla yakın ilişkideyiz. Bu konudaki mevzuatımızın önemli bir bölümü AB ile bağlantılı, yabancı yatırımlarda da AB ön planda. TÜSİAD olarak AB entegrasyon önceliği doğrultusunda çalışmalarımızı yoğun şekilde sürdürüyoruz.
Yeni dünyada kamu rehberliği şart
Türkiye kendi tarihsel yönelimini korurken dış politikada manevra alanını genişletmeye çalışıyor. Bir yandan ABD ve AB başta olmak üzere stratejik yönümüzün olduğu Batı dünyası içinde yeni dinamiklere uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan farklı ülkelerle kritik alanlarda iş birliklerine gitme ve belli alanlarda stratejik tedarikçi haline gelme hedefi önemli. Bunun üç boyutu var. Hem zamanla hem knowhow’la yarışıyoruz hem de pek çok jeopolitik risk söz konusu. Bu nedenle kamu rehberliğinde ve iş dünyası iş birliğiyle uzun vadeli stratejiler ortaya konması bu alanda da önem taşıyor.
“İklim krizi ertelenebilir bir gündem değil”
* Yeşil dönüşüm ve dijital dönüşüm bir dönem en güncel konu iken son dönemde geri plana düştü. Fakat Avrupa Birliği’nde süreç ilerliyor. Yeşil dönüşüm yeşil duvara dönerken, gelişmelere bakarak; Türkiye bu duvarın içinde mi kalacak dışında mı? Ne dersiniz?
Avrupa Birliği’nde Yeşil Mutabakat ile ilgili gelişmeleri yakından takip ediyoruz. İklim krizi ertelenebilir bir gündem değil. Bununla birlikte yeşil dönüşüm çevresel bir hedef olmanın yanında doğrudan pazar erişimi, finansman ve rekabetçilik meselesi. Ülkemiz Gümrük Birliği ve 30 yıllık derin sanayi entegrasyonu sayesinde Avrupa değer zincirlerinin ayrılmaz bir parçası. Nitekim otomotivden beyaz eşyaya kadar kıtanın en kritik tedarikçilerinden biri konumundayız. Ancak AB’nin Sanayi Hızlandırıcı Yasası ve “Made in Europe” gibi korumacı yaklaşımlarla kendi sanayi tabanını tahkim ettiği bir süreç söz konusu. Bu yeni düzende Türkiye’nin rekabetçilik yarışında geride kalmaması üç temel koşula bağlı. Birincisi, Türkiye’nin yeşil sanayi mimarisine ve “Made in Europe” kapsamında açıkça dahil edilmesinin sağlanması. İkincisi, Gümrük Birliği’nin etkinliğinin korunması ve geliştirilmesi için ikiz dönüşüm alanında uyuma yönelik işbirliğinin yoğunlaştırılması. Üçüncüsü ise Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ile uyumlu ulusal bir Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), enerji verimliliği ve yeşil finansman mekanizmalarıyla desteklenen bütüncül bir sanayi politikası kurgulanması. Türkiye 2053 net sıfır vizyonuyla, güçlü yenilenebilir enerji kapasitesiyle bu dönüşümü stratejik bir avantaja çevirebildiği ölçüde yeni Avrupa sanayi mimarisinde konumunu güçlendirebilecek.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.