Bir sürü olay peş peşe cereyan ediyor. Geçtiğimiz hafta içinde kısa bir süre önce Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma Paktı mensupları ilk toplantılarını Türkiye’de gerçekleştirdiler. Türk Dış İşleri Bakanı bu antlaşmanın aslında NATO’yu Orta Doğu’ya getirdiğine işaret etti. Hemen ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’nün olağan toplantısına katılmak üzere Bişkek’e gittiğini öğrendik. Basında yer alan haberlere göre Cumhurbaşkanımız toplantı sırasında başta Putin olmak üzere çok sayıda ülkenin lideriyle önemli görüşmeler gerçekleştirecek, ayrıca toplantıda herkesin merakla beklediği bir konuşma yapacaktı. Türk Heyeti önemli şahsiyetlerden oluşuyordu. Bunlar arasında toplantıya önce bir başka toplantıya katılıp bilahare yetişecek Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan gibi şahsiyetler de yer almaktaydılar. Sanıyorum okuyucular da hatırlayacaklardır, Türkiye Şanghay İktisadi İşbirliği Örgütü’ne üye olmayı stratejik bir hedef olarak belirlediğini ilan etmiş ancak bu niyeti kendisinin aynı zamanda NATO üyesi olması dolayısıyla örgüt üyeleri katında fazla heyecan uyandırmamış, kabul de görmemişti. Ülkemizin Diyalog Ortağı yapılmasıyla yetinilmişti. Türkiye toplantılara katılabiliyor ama örgütün karar alma süreçlerinde herhangi bir role sahip bulunmuyor.
Başta NATO üyeleri olmak üzere Batı ülkelerinin temas kurmakta zorluk çektiği bazı ülkelerle iyi ilişkiler içinde olması Türk dış siyasetinin güçlü boyutlarından biri olduğu sık sık ileri sürülüyor. Bu görüşe göre, bir kısmı Batı’nın rakibi olan ülkelerle yürütülen iyi ilişkiler, birbiri ile temasta güçlük çeken ülkeler arasında iletişim kurulmasını veya güçlendirilmesini sağlayarak barışa katkıda bulunabilir, tarafların gereksiz mücadelelere girmesini engelleyebilir. Bir biri ile iletişim kurmakta güçlük çeken ülkeler arasında arabuluculuk yapmanın aranan bir nitelik, daha doğrusu beceri olduğu konusunda şüphe yoktur. Ancak karşımızdaki soru Türkiye’nin böyle bir rolü oynayıp oynayamayacağıdır. Ne de olsa Türkiye bir ittifaka üyedir ve bu niteliği ittifakı kendilerine rakip olarak gören ülkeler tarafından takdir edilmekten uzaktır. Sanıyorum, Türkiye’ye tereddütle yaklaşan ülkeler bu tutumlarında pek de haksız sayılmazlar. Özellikle arabuluculuk söz konusu olduğunda tarafların arabulucuya güvenmeleri esastır. Karşınızda olan bir ittifakın üyesi olan bir arabulucuya siz olsanız ne kadar güvenir diniz? Sanıyorum, konuya Türkiye’nin iyi ilişkiler içinde olmasından ziyade bu gözlüklerle bakmak gerekiyor. İsterseniz örneklere geçelim.
Örneğin, Mekke Savunma Paktı’na bakalım. Türk Dış İşleri Bakanı’na göre bu NATO’nun Orta Doğu’ya uzanmasıymış. Henüz şekillenmekte olan bu paktla işbirliği yapma konusunun NATO mahfillerinde ele alındığından dahi fazlasıyla kuşku duyarım. Herkesçe malum olduğu üzere, NATO İkinci Dünya Savaşı ardından Sovyet yayılmacılığını engellemek amacıyla Birleşik Devletler önderliğinde kurulmuş ve Batı Avrupa’yı savunmayı amaçlayan bir örgüttür. Kısa bir süre önce Amerikan Başkanı Donald Trump artık Avrupa’nın kendisini savunma zamanının geldiğini ilan etmiş, ülkesinin Kıta savunmasından tedricen çekileceğini ilan etmiştir. Bu jesti Amerika’ya duyulan güveni zayıflatmak yanında Avrupa’nın kendisini Rus yayılmacılığına karşı savunmasını adeta tahrik etmiştir. Şu sıralarda Avrupa NATO’yu Avrupalılaştırarak Rus yayılmacılığına nasıl karşı koyulacağını kararlaştırmanın arayışına girmiştir. Göstergelere bakılacak olursa, Türkiye bu konuda Avrupa ile birlikte hareket etmeyi arzulamaktadır. Aksi takdirde, şu anda Baltıkları savunmak için Türk F-16 uçaklarının Letonya’da bulunmasını açıklamak imkânsızlaşmaktadır.
Kime karşı kurulduğu açıklığa kavuşmamışsa da, Mekke Savunma Paktı’nın bölgeye Rus müdahalelerine karşı kurulmadığı, böyle konuyla ilgisi dahi olmadığı anlayışı yaygın olarak paylaşılmaktadır. NATO da Orta Doğu’da bir çatışma çıkmasını istemeyebilir. Ancak, böyle bir isteğe sahip olmakla NATO’yu yeni kurulan (daha doğrusu kurulmakta olan) bir düzene ortak etmek arasında çok büyük fark olduğu da aşikârdır. Türk Dış İşleri Bakanı’nın itinasız beyanatı bir ihtimal Başkan Trump’ı memnun etmek için sarf edilmiş sözlerden ibarettir çünkü anlaşma İsrail’in varlığını ortadan kaldırmayı amaçlamamakta, bilakis teminat altına almaktadır ki, bu da Birleşik Devletler’in dış politikasının başlıca hedefleri arasındadır. Bununla birlikte, NATO yetkililerinin kendi teşkilatlarının adını Mekke Antlaşması ile bir arada anılmasını memnuniyetle karşılamadıklarından eminim.
Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma isteğini ise bu örgüt üyelerinin ciddiye almaları, ülkemiz NATO’ya üye kalmakta devam ettiği sürece biraz zordur çünkü bu örgüt bir oranda da kendisini NATO’ya karşı kurulmuş bir yapı olarak görmektedir. Türkiye’yi Diyalog Ortağı yapmaları, ülkemize üye olamazsın demenin kibar bir yolu olabilir. Böylece Türkiye’ye hayır denmeyecek, ülkemiz mahcup bir duruma düşürülmeyecek ama üye de yapılmayacaktır. Buna karşılık olaya NATO gözlükleriyle bakılacak olduğu zaman, her şeyin değiştiğini görmek de zor değildir. Üyelerinin çoğunluk itibariyle NATO ülkeleriyle iyi geçinemediği, onları rakip olarak gördüğü bir örgüte girme merakı ülkemizi güvenilir bir ortak olmaktan uzaklaştırmaktadır. Bilindiği gibi, NATO’nun bir ülkeyi üyelikten çıkarmaya elverişli bir hukuki yapısı yoktur. Buna karşılık, üye ülkelerin kendi aralarında işbirliğine yönelmeleri, bu işbirliğini yaparken de kurallara uymayan ülkeleri dışlamaları her zaman mümkündür. Ülkemizin rakiplerle iyi iletişimi olması, ülkemize duyulan güveni tek başına arttırmak için yeterli olmamaktadır.
Bazı gözlemcilere göre, muhtelif olumsuz gelişmeler bir yana, Donald Trump ülkemizin izlediği dış siyasetten memnundur. Tabii, böyle bir gözlemde bulunmak, hatta şu an için geçerli olduğunu dahi söylemek mümkündür. Sayın Erdoğan da Trump’ın kendisini dost telakki ettiğini bilmekte ve bunun devam etmesini arzulamakta, dolayısıyla onu üzecek yollara başvurmamayı tercih etmektedir. Ancak Amerikan dış siyasetini belirleyen tek aktörün Amerikan Başkanı olmadığını hatırlamakta yarar vardır. Eğer, beklendiği gibi, Trump Senato ve Temsilciler Meclisinde ya da bunlarda birinde çoğunluğu yitirecek olursa, kendisini zor zamanlar bekleyecektir. Bu durumda karşımıza yetkileri budanmış ve davranışları da ona göre şekillenmiş bambaşka bir Amerikan Başkanı Trump çıkabilir.
Türkçede “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” diye bir deyim var. Belki okuyucularımız bilmeyebilir, burada adı geçen Dimyat, Nil nehrinin Akdeniz’e yaklaştığı bölgede pirinç yetiştirilen bir yerdir. Mısır’ın Osmanlı’ya karşı bağımsızlığını ilan ettiği döneme kadar Osmanlı toprakları içinde yer alırdı. Deyim o zamanlardan kalma ama şimdi hatırlamamızın nedeni, dış politikamızla ilgili. Biz herkesle iyi geçiniyoruz diye övünüyoruz. Herkes bizi idare etmeye çalışıyor ama kimse bize güvenmiyor. Böyle olunca da uluslararası politikada yalnız kalma olasılığımız sandığımızdan daha yüksek diye endişe ederim. Aman dikkat, Dimyat’a pirince gidelim darken, evdeki bulgurdan olmayalım.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.