4 Eylül 2026, Cuma · 09:39 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Kürt meselesinde tarihî sulh, fıtrî adalet ve yeni medeniyet ufku

Ortadoğu coğrafyası, yüzyılı aşkın bir süredir masa başında cetvelle çizilmiş yapay sınırların, etnik mühendislik projelerinin ve dış müdahalelerin ürettiği derin sarsıntılarla boğuşmaktadır. Bu sarsıntıların merkez üssü…

Cumhuriyet'in kurucu evresinde benimsenen jakoben, Batıcı ve tek tipleştirici pozitivist ulus-devlet refleksi; Anadolu'nun bin yıllık manevi harcını hırpalamış, medreselerin, kadim ilim havzalarının ve ortak hafızanın tasfiyesiyle Türk ile Kürdü birbirine kenetleyen mukaddes bağı zedelemiştir. Bugün gelinen noktada Türkiye'nin terör prangalarından bütünüyle kurtulması; geçmişin inkârcı ve güvenlikçi ezberlerini aşarak, devleti milletin fıtratıyla barıştırmak ve ortak İslam kardeşliği hukuku üzerinden sahici bir iç barış inşa etmekle mümkündür.


Çözümün tabii muhataplığı ve siyasi irade

Devlet aklı ile millet vicdanının kesiştiği bu tarihî kavşakta bilinmelidir ki, 40 yılı aşkın süredir devam eden bu büyük yangının söndürülmesi, ancak sahadaki ve masadaki gerçek aktörlerin doğrudan inisiyatifiyle mümkündür. Abdullah Öcalan'ın ve hareketin yönlendirici kadrolarının sürecin çözüm zeminine dâhil edilmesi; silahların ebediyen susması, şiddet sarmalının tasfiyesi ve ayrılıkçı çatışma zemininden ortak vatanda kardeşane bütünleşmeye geçiş için kaçınılmaz bir pratik zorunluluktur. Çatışmayı durduracak, tabanı ikna edecek ve silahların tasfiyesini nihayete erdirecek asıl irade bu muhataplıkla vücut bulacaktır.

Öcalan'ın hareket üzerindeki mutlak ve belirleyici tasfiye otoritesi ile sahadaki reel varlığı; Kürt meselesini küresel güçlerin elinde bir istikrarsızlaştırma aparatı olmaktan çıkarıp, Türkiye'nin öncülüğünde yerli ve bölgesel bir barış havzasına bağlama stratejisinde işlevsel bir eşiktir. Çözüm olacaksa; geçmişin husumet dilini bir kenara bırakan, doğrudan sahadaki aktörlerin bu pragmatik ve dönüştürücü gücünü, sorumluluk yükleme basiretiyle merkeze alan bir devlet aklıyla olacaktır.


Fıtratı inkâr çıkmazından kardeşlik hukukuna

Geleneksel Müslüman, milliyetçi ve muhafazakâr Türk idraki için meselenin esası ilahi fıtrata ve adalete teslimiyettir. Kur'an-ı Kerim'in açık beyanıyla dillerin ve renklerin çeşitliliği, Allah Teâlâ'nın azametini gösteren fıtrî ayetlerindendir (Rûm Suresi, 22). Yine Hucurât Suresi 13. Ayet-i Kerime'de buyrulduğu üzere, insanların kavimlere ve kabilelere ayrılması, birbirlerini inkâr etmeleri veya tahakküm kurmaları için değil, tanışıp kaynaşmaları (teâruf) içindir.

Bu ilahi terazi gereğince; Kürt realitesini, dilini, edebiyatını ve tarihini yok saymak fıtrata aykırıdır. Melâyê Cizîrî'nin irfanı, Feqiyê Teyran'ın hikmeti ve Ahmed-i Hânî'nin manevi mirası bu toprakların yabancısı değil; doğrudan İslam medeniyetinin öz zenginliğidir. Türk milliyetçiliği, Batı menşeli seküler ve dışlayıcı bir ulusçuluk kibrine değil; Ziya Gökalp'in "Türk'ü sevmeyen Kürt olamaz, Kürt'ü sevmeyen Türk olamaz" ikazında vücut bulan adalet ve ortak vatan mefkûresine yaslanmalıdır. Türklük bir etnik imha aracı değil; bu coğrafyayı Haçlı akınlarına karşı asırlarca koruyan ortak bir sancaktarlık kalkanıdır.


Kadim birliktelik modeli: Tuğrul Bey ve Mervânîler ittifakı

Türk ve Kürt kavimlerinin stratejik, siyasi ve itikadî kader birliği, 11'inci yüzyılın ortalarında Büyük Selçuklu Devleti'nin kurucusu Sultan Tuğrul Bey döneminde kurucu mimarisine kavuşmuştur. İbnü'l-Esîr'in el-Kâmil fi't-Târîh ve Sıbt İbnü'l-Cevzî'nin Mir'âtü'z-Zaman adlı eserlerinde tafsilatıyla nakledildiği üzere; Tuğrul Bey batıya yöneldiğinde İslam dünyası iki büyük kıskacın altındaydı: Batıdan İslam beldelerini tehdit eden Bizans yayılmacılığı ve Bağdat'taki Abbasi Hilafetini esir alarak ümmeti itikadî kaosa sürükleyen Şii Büveyhî vesayeti.

Bu dönemde Diyarbekir ve Meyyâfârikîn (Silvan) merkezli Mervânîler ile Kafkasya/Gence-Ani hattındaki Şeddadîler, Bizans ve Gürcü akınlarına karşı ilk müdafaa hattını oluşturuyordu. Tuğrul Bey bölgeye ulaştığında; yerel emirlikleri zorla ilhak eden, dillerini veya aşiret yapılarını ezen modern anlamda ulusçu bir istilacı edasıyla değil; Ehl-i Sünnet omurgayı tahkim eden, Hilafeti vesayetten kurtaran ve Bizans'a karşı ortak nizam kuran bir hami ve müttefik şuuruyla hareket etti.

1050'li yıllarda Nasrüddevle Ahmed bin Mervân ile tesis edilen bu münasebet, günümüze uzanan derin bir yönetim hukuku sunar: Tuğrul Bey, Mervânî Emirliği'nin iç işleyişine, aşiret dengelerine ve örfi idaresine müdahale etmedi; Nasrüddevle'yi tebaalaştırmak yerine Selçuklu himaye şemsiyesi altında saygın bir "uç beyi ve stratejik ortak" olarak konumlandırdı. Karşılıklı diplomatik elçiler, hutbede hilafet makamının yanında Tuğrul Bey'in adının zikredilmesi ve karşılıklı hürmetle sağlanan bu nizam; Mervânîlerin bölgesel zenginliğini ve ilim havzalarını dış tehditlere karşı koruyarak tahkim etti.

Nitekim bu zemin sayesindedir ki, Sultan Alparslan 1071'de Malazgirt Ovası'na indiğinde, Doğu'nun Müslüman emirlikleri ve halkları Selçuklu ordusuyla omuz omuza saf tutmuş, ortak bir inanç omurgasıyla Bizans ordusuna karşı kader birliği yapmıştır. Benzer şekilde Kafkasya'da Şeddadî Emiri Ebü'l-Esvar Şâvur ile kurulan sınır ortaklığı ve hanedan evlilikleri, Türk teşkilatçılığı ile bölgenin muharip gücünü aynı itikadî gaye etrafında birleştirmiştir.

Asırlar sonra Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî arasında kurulan ve Bitlisî'nin Selimşâh-nâme eserinde zikredilen adalet sözleşmesi de bu mirasın devamıdır. Doğu ve Güneydoğu beylikleri, yerel muhtariyetlerini, onurlarını ve medrese geleneklerini muhafaza eden bir kardeşlik akdiyle devlete bağlanmıştır.


Tasavvufun birleştirici mayası: Hâlidîlik, Haznevîler ve sınırın bekçisi Arvâsîler

Bu coğrafyada Türk, Kürt, Arap ve Fars unsurlarını asırlarca tek bir ruh ikliminde meczeden en muhkem kale şüphesiz tasavvuf, medrese ve tarikat geleneğidir. Özellikle 19'uncu yüzyıldan itibaren bölgeye mühür vuran Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve onun tesis ettiği Hâlidiyye ekolü; medrese ile tekkeyi, ilim ile irfanı birleştirerek etnik asabiyetleri ilahi aşk ve ümmet bilinci potasında eriten manevi bir zırh vazifesi görmüştür. Bağdat'tan Şam'a, Süleymaniye'den Bitlis'e, Cizre'den İstanbul'a uzanan Hâlidî halkaları; bölge halkları arasında fitne tohumları ekmek isteyen emperyalist tahriklere karşı daima sarsılmaz bir birlik kalkanı olmuştur. Doğu medreseleri ve buradaki ulema/seyda geleneği, tarih boyunca bölge insanının aidiyetini ve manevi zırhını korumuş; bu köklü yapıların zayıflaması veya tasfiyesi ise seküler/Marksist yıkım projelerinin zemin bulmasına yol açmıştır.

Bu mektebin Suriye ve Cezire havzasındaki en mühim kollarından biri, Şeyh Ahmed el-Haznevî ve haleflerinin temsil ettiği Hazneviyye ekolüdür. Tel Maruf merkezli Haznevî irşadı; sınırın iki yakasındaki Türkmen, Kürt ve Arap kitleleri aynı zikir halkasında ve Ehl-i Sünnet omurgasında birleştirmiş; Baas rejiminin Arap milliyetçisi tazyiklerine ve modern seküler fitnelere karşı bölge insanının manevi sığınağı olmuştur. Türkiye ile Suriye arasındaki yapay sınırlara rağmen Haznevî dergâhı, iki yakayı kalben ve zihnen birbirine bağlı tutan canlı bir kardeşlik damarı işlevi görmüştür.

İrfan zincirinin Doğu sınırımızdaki stratejik ayağını ise Arvâsîler teşkil eder. Hakkâri'den Doğubayazıt'a, Van'dan Başkale'ye uzanan sarp hat boyunca Arvâs seyyidleri, bölgenin Ehl-i Sünnet omurgasını tahkim ederek Şia kaynaklı İran yayılmacılığının Anadolu içlerine sızmasını engelleyen manevi uç kalesi vazifesi görmüştür. Onların medreseleri, sınır boylarındaki aşiretleri Safevi tazyikine ve misyonerlik faaliyetlerine karşı yekvücut tutmuştur.

Hâlidî mektebinin sadakat ufkunu gösteren en abidevi numune, Norşin Dergâhı mürşidi Şeyh Ziyâüddin Nurşînî (Hazret) mirasıdır. I. Dünya Savaşı esnasında Rus işgaline karşı talebeleriyle cepheye koşan ve bir kolunu kaybeden Şeyh Ziyâüddin'e, Çarlık Rusyası tarafından Osmanlı'dan ayrılması şartıyla bağımsız devlet ve hükümdarlık teklif edilmiştir. Şeyh Ziyâüddin Nurşînî'nin emperyalizmin yüzüne inen cevabı, bu coğrafyanın amentüsüdür:

Rus için bir yıl padişahlık yapmaktansa, Osmanlı'ya ömür boyu kul olmayı tercih ederim!

Bu köklü irfan damarını modern fikir sahasına taşıyan Seyyid Ahmet Arvasî ise dar ırkçılığı kesin bir dille reddederek birlik ufkunu şöyle formüle etmiştir:

Benim milliyetçilik anlayışımda ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna asla yer yoktur. (...) Biz Müslüman Türkler, İslamiyeti sadece bir din değil, aynı zamanda milli ve medeni bir nizam olarak kabul etmişizdir. Türk'ün İslam'dan ayrılması ve İslam'ın Türklükten tecrit edilmesi beni tedirgin ve rahatsız eder. Türkiye'de Müslüman gençliğin kamplara bölünmesini istemiyorum; bütün maksadım bunu önlemektir.


Yakın geçmişteki sıcak kavga döneminde bu çizgiden sapma gösterenlerin bir an evvel Ziyaüddin Norşin çizgisinde hizalanmaları sadece Kürtlere ve Türklere değil, tüm İslam âlemine fayda sağlayacaktır.


Sahadaki vicdan: Yeni dönem sosyolojisi ve kanaat önderliği

Meseleyi soyut teorilerden kurtarıp yaşayan bir toplumsal mutabakata dönüştürecek olan güç; bölgenin aşiret hafızasını, irfan damarını ve fikrî müktesebatını şahsında cemeden yerli aktörlerdir. Bugün geleneksel tabanda karşılığı olan yeni dönem figürlerinin varlığı, inşa edilecek barışın en sağlam dayanağıdır. Bu doğrultuda sahadaki sosyolojik ve ilmi süreklilik üç temel damar üzerinden yükselmektedir:

• Toplumsal rıza ve aşiret dengeleri: Bölgenin derin aşiret mekanizmalarını ve yerel dinamiklerini yakından bilen, ihtilafları yatıştıran ve devlet-millet bütünleşmesini yerel vicdanla tahkim eden Norşin/Ohin/Tillo geleneğini şahsında birleştiren Alameddin Kocaman gibi basiretli kanaat önderleri; taraflar arasındaki itimatsızlıkları giderici ve toplumsal rızayı kökleştirici vazgeçilmez birer köprü hüviyeti taşır.

• İlmi hafıza ve medeniyet ufku: Bir yandan Doğu'nun köklü medrese ve ulema geleneğini bihakkın temsil ederken, diğer yandan modern-Batılı araştırma ve arşiv metodolojisine hâkimiyetiyle tanınan Müfit Yüksel gibi müstesna aydınların duruşu hayati önemdedir. Kürt kimliğinden, anadilinden ve tarihî hafızasından asla taviz vermeksizin; çözümü etnik savrulmalarda değil, Türk ve Kürt unsurların ortak kurucusu olduğu İslam medeniyeti havzasında arayan bu fikrî ekol, yeni dönem maarif ve kardeşlik hukukunun omurgasını sunar.

• Tarihsel sadakat ve vatanperverlik mirası: Osmanlı'nın son döneminde ve İstiklal Harbi öncesi-sonrası çalkantılarda, devlete isyan eden tüm gruplara ve dış kışkırtmalara karşı vatan müdafaasında duran Hamidiye Alayları komutanlarından Kör Hüseyin Paşa'nın torunu Sebahaddin Yıldız gibi şahsiyetlerin temsil ettiği miras; bölgenin devlete köklü sadakatini, vatanperverliğini ve emperyalist tezgâhlara karşı tarih boyunca sergilediği tavizsiz duruşu simgeler.

Bu ve benzeri sosyolojik damarların temsil ettiği birikim; süreci yalnızca bürokratik bir müzakere olmaktan çıkarıp, bölgenin tarihî genetiğiyle uyumlu tabii bir toplumsal sözleşmeye dönüştürecek asıl dinamiktir.


Korku sarmalından kader birliğine: Karşılıklı endişeleri aşmak ve müşterek kazanım hukuku

Toplumsal barış süreçlerinin önündeki en sinsi psikolojik engel; sahadaki silahlar, bürokratik pürüzler yahut dış provokasyonlar kadar, bizzat tarafların zihin dünyasına çöreklenmiş olan "sıfır toplamlı oyun" (zero-sum game) algısıdır. "Ben kaybederken karşı taraf ne kazanıyor?" anlayışı; bir tarafın meşru hak arayışını diğer taraf için bölünme tehdidi, bir tarafın devlet refleksiyle attığı adımı ise diğer taraf için bir tasfiye ve asimilasyon tuzağı gibi gösteren zehirli bir eşiktir.

Bugün Türk ve Kürt sosyolojisinin derinliklerinde birbirini besleyen iki temel korku barınmaktadır:

1. Türk sosyolojisindeki beka ve istismar endişesi: Türk tarafındaki hâkim endişe; açılan her barış ve diyalog kapısının samimiyetle karşılanmayacağı, bilakis bu sürecin Kürt meselesini bir üst noktaya tırmandırmak üzere taktiksel bir mola olarak kullanılacağı, yarın federasyona ve nihayetinde vatanın parçalanmasına basamak yapılacağı korkusudur. "Taviz verdikçe daha fazlası istenecek, devlet zaaf içinde gösterilecek ve kazanılan mevziler Türkiye'yi bölmek için istismar edilecek" düşüncesi, milliyetçi-muhafazakâr tabanın reflekslerini daima teyakkuzda tutmaktadır.

2. Kürt sosyolojisindeki "Dava satılıyor mu?" ve tasfiye endişesi: Kürt tarafındaki baskın psikoloji ise tarihsel tecrübelerin ürettiği bir aldanma korkusudur. "Kırk yıllık mücadele, ödenen bedeller ve kazanımlar bir masa başında tasfiye mi ediliyor? Haklarımız elimizden mi kayıp gidiyor? Silahlar bırakıldığında devlet eski jakoben kodlarına döner ve haklarımızı yeniden gasp eder mi?" kuşkusu, tabanda davanın satıldığı veya Kürtlerin yeniden yalnız bırakılacağı yönünde bir iç dirence dönüşmektedir.

Bu iki korku birbirine ayna tutmakta; her iki taraf da diğerinin niyetini sorgularken "birlikte ne kazanılabileceği" gerçeğini gözden kaçırmaktadır. Bu psikolojik tıkanıklığı aşmanın yolları şu temel esaslara dayanır:

• "Sıfır toplamlı oyun"dan "ortak mülkiyet ve müşterek zafer" ufkuna geçiş: Meselenin bir pazarlık değil, fıtrî bir hak ve adalet tespiti olduğu idrak edilmelidir. Bir hakkın teslimi diğerinin kaybı değildir. Kürtler açısından silahların susması bir yenilgi değil; kimliğin, dilin ve irfanın küresel efendilerin çatışma yakıtı olmaktan çıkarılıp ortak devletin kurucu unsuru olarak tescillenmesidir. Türkler açısından ise Kürt kardeşinin fıtrî haklarının tanınması devletin zaafı değil, adaletiyle büyüyen devletin bölünme paranoyasını ebediyen gömmesidir.

• Şeffaf ve geri dönülemez hukuki güvence: Türk tarafındaki istismar endişesini gidermenin yolu, sürecin şeffaf, denetlenebilir ve net bir takvime bağlanmasıdır. Ayrılıkçı ajanda ile meşru insani/kültürel haklar arasındaki sınır kalın çizgilerle çekilmeli; federatif parçalanma hayalleri bizzat muhataplarınca reddedilirken, anayasal vatandaşlık ve kültürel haklar devletin kendi milletine borcu olarak tescil edilmelidir.

• Ahde vefa ve kardeşlik hukuku: Kürt tarafındaki aldatılma korkusunu bertaraf edecek yegâne zemin, devlete ve çoğunluğa düşen ahde vefa ilkesidir. Atılacak adımlar taktiksel bir taviz yahut geçici bir manevra değil; Kur'an'ın emrettiği adalet ve kardeşlik hukukunun bir icabı olarak anayasal ve yasal teminat altına alınmalıdır. Devlet, vatandaşına hakkını bir lütuf gibi değil, fıtratın bir gereği olarak teslim etmelidir.

• Dış kuşatmayı görmek (birlikte büyümek mi, ayrı ayrı yutulmak mı?): Türkiye'nin parçalanması Türk'e felaket getireceği gibi Kürt'e de hürriyet getirmeyecektir. Emperyalizmin masa başında biçtiği rol; bağımsızlık değil, etrafı düşmanlarla çevrili, kaynakları sömürülen harcanabilir bir garnizon esaretidir. Türk'ün teşkilatçılığı ve ordusu ile Kürt'ün irfanı, nüfusu ve bölgesel derinliği birleştiğinde; Türkiye sınırlarını aşan büyük bir refah kuşağının ve ticaret koridorlarının mutlak hâkimi olur. Ayrışma ise her iki tarafın küresel güçlere yem olması demektir.

• Yerli aydınların ve kanaat önderlerinin hakemliği: Korkuları aşmanın pratik yolu sivil köprülerdir. Müfit Yüksel, Alameddin Kocaman ve Sebahaddin Yıldız gibi isimlerin temsil ettiği yerli akıl; Türk kamuoyuna "Kürt kardeşimizin hakkını teslim etmek vatanı bölmez, tahkim eder" gerçeğini, Kürt tabanına ise "Emperyalist vaatler seraptır; asıl yurt burasıdır, silahı aradan çekmek davayı satmak değil kardeşliği diriltmektir" mesajını nakşetmelidir.


"Tuğrul Bey modeli": Geleceğe taşınan jeopolitik doktrin

Geçmişin tecrübesinden, tasavvufi irfandan ve bu yerli kanaat zemininden neşet eden Tuğrul Bey Modeli, bugün yalnızca Türkiye sınırları içindeki bir asayiş krizini çözmekle kalmayıp, Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirecek dört ana sütuna dayanır:

1. Hükümranlık-yerellik dengesi (fıtrî onur ve İslam kamu hukuku): Merkezi devlet aklı; yerel kültürel kimliği, dili ve sosyolojik gerçekliği bir güvenlik tehdidi olarak görmekten vazgeçmelidir. Yerel dinamikler, İslam hukukunun kadim "âdet muhakkemdir" kaidesi ve istimalet (gönül kazanma) hukuku uyarınca kendi fıtratı içinde özgür, dili ve edebiyatıyla saygın; fakat üst stratejik akılda ve ortak vatanda devlete tam bir sadakatle bağlı olmalıdır.

2. Ortak güvenlik ve uç savunması: Bölge halkları, küresel güçlerin vekâlet savaşlarının piyadesi olmak yerine, kendi coğrafyalarını dış işgallere ve istikrarsızlaştırma operasyonlarına karşı ortak bir savunma kalkanı altında korumalıdır.

3. Ekonomik ve lojistik bütünleşme: Sınırları aşan ticaret, enerji ve ulaşım koridorları; halkların refahını birbirine bağlamalı, yerel zenginliklerin küresel sömürüye peşkeş çekilmesini önlemelidir.

4. İtikadî ve manevi harç: Toplumu bir arada tutacak yegâne tutkal; etnik asabiyetler değil, tevhid inancı, Hâlidî, Haznevî ve Arvâsî ocaklarında mayalanan tasavvufi ahlak, medrese ve irfan geleneği ile İslam adalet mefkûresidir.


Meselenin dış boyutları: Emperyal tezgâhlar, İran, Şam ve Ankara-Erbil hattı

Kürt meselesi, Türkiye sınırlarını aşan bölgesel ve küresel bir kuşatmanın odağındadır. Bugün meselenin dört parçadaki dengeleri, küresel efendilerin projeleriyle doğrudan kesişmektedir.

Buradaki en sinsi tehdit, İsrail için bir garnizon devlet oluşturma stratejisidir. Tel Aviv'in bölgesel yalnızlığını kırma, "çevreleme doktrini" çerçevesinde Türkiye, İran ve Arap dünyasını birbirine düşürme ve "ikinci koridor" açma planı, Kürt sosyolojisini istismar ederek inşa edilmek istenmektedir. Kürtlerin geleneksel İslam omurgasından, Selahaddin Eyyubi mirasından ve Kudüs hassasiyetinden koparılarak sekülerleştirilmesi (de-İslamizasyon); onları Batı'nın ve İsrail'in bölgedeki ileri karakolu, garnizon bir toplumu haline getirme ameliyesidir.

Buna paralel olarak ABD ve Batı emperyalizmi, Basra Körfezi'nden Türkiye üzerinden Avrupa'ya uzanacak olan ve Süveyş'e en güçlü karasal alternatif teşkil eden Kalkınma Yolu Projesi'ni kendi jeopolitik denetimine almak istemektedir. Basra-Fav Limanı'ndan başlayıp Ovaköy ve Habur üzerinden Anadolu'ya açılan bu stratejik refah koridoru, Doğu ile Batı arasındaki ticaretin omurgasıdır. Küresel güçler; Fırat-Dicle havzasındaki Kürt varlığını, bu koridorun Ankara-Bağdat-Erbil hattında bağımsızca hayata geçmesini engelleyecek bir baskı aracı olarak konumlandırmaya çalışmaktadır. Bu noktada lojistik koridorun güvenliği, PKK'nın Suriye-Irak arasındaki geçiş köprüsü olan Sincar (Şingal) - Kamışlı hattının stratejik olarak kırılmasına ve Tuğrul Bey modelinin bugünkü askeri caydırıcılıkla tahkim edilmesine bağlıdır.

Bölgesel aktörler bağlamında dengeler şöyledir:

• İran hattı: Tahran yönetimi, tarihsel olarak Kürt meselesini hem kendi içindeki PJAK gerçeğini baskılamak hem de Ankara'nın bölgesel nüfuzunu dengelemek üzere araçsallaştırmıştır. İran'ın mezhebi yayılmacılık siyaseti ve Kürtleri taktik bir koz olarak kullanma refleksi, tüm bölgeyi kırılganlaştırmaktadır. Türkiye'nin Arvâsî irfanından feyzalan Ehl-i Sünnet dengeyi koruyarak sahadaki aktörlerle yürüteceği sahici bir barış, Tahran'ın bu kırılgan zemin üzerinden yürüttüğü manevraları boşa çıkaracak; İran Kürtlerini de çatışma sarmalından çekip bölgesel sulhun bir parçası yapacaktır.

• Şam ve Fırat'ın doğusu: Cezire havzasında (Kamışlı, Haseke, Ayn el-Arab) YPG/SDG unsurlarının fesih ve entegrasyon süreçlerinin sağlıklı yönetilmesi şarttır. Ancak bu tasfiye, Baas rejiminin eski jakoben ve inkârcı Arap milliyetçiliğine dönmesi anlamına gelmemelidir. Ankara, Tuğrul Bey esnekliğiyle Şam nezdinde ağırlık koyarak, Hevêrkan, Kikan, Şammar ve Akidat gibi kadim Kürt ve Arap aşiretlerinin tabii temsilini ve kültürel haklarını garanti altına almalıdır.

• Ankara-Erbil hattı: Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile geliştirilen münasebet, Tuğrul Bey Modeli'nin modern prototipidir. Erbil'in meşru varlığı bir tehdit değil, bölgenin tabii istikrar unsurudur. Peşmerge ile TSK koordinasyonunun kurumsallaşması ve Kalkınma Yolu'nun Ovaköy-Fayş Habur geçişiyle tahkim edilmesi, garnizon projelerini temelsiz bırakacaktır.


Bölgesel kırılmalar, dış sapmalar ve iç tahkimat: Eşzamanlı kriz yönetimi doktrini

Bölgesel ölçekte Kürt meselesi; Irak, Suriye, İran ve Türkiye havzalarının jeopolitik fay hatlarıyla birbirine eklemlendiği çok katmanlı ve asimetrik bir yapı arz eder. Bu girift tabiat, sahadaki tüm değişkenleri aynı anda kontrol etmeyi imkânsız kılar. Nitekim Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) geçmişteki bağımsızlık referandumu benzeri tek taraflı çıkışları, Suriye sahasındaki otonomi/kanton denemeleri veya bölgesel aktörlerin vekâlet savaşı hamleleri, her an genel iklimi zehirleme ve çözüm zeminini sabote etme potansiyeli taşır.

Bu tür bölgesel sarsıntılar ve beklenmedik dış kırılmalar karşısında izlenmesi gereken stratejik akıl şu temel sacayaklarına dayanmalıdır:


Dış dinamiklerle iç hukukun ayrıştırılması (kompartımanlaşma)

• İç barışın otonomisi: Dışarıdaki aktörlerin bağımsızlık ilanları, siyasi savrulmaları veya bölgesel hesaplaşmaları, Türkiye'nin kendi vatandaşlarıyla kuracağı adalet ve kardeşlik zeminini rehin almamalıdır. Dışarıda ne olursa olsun, Türkiye kendi içindeki Kürt vatandaşının hukukunu, fıtrî haklarını ve aidiyetini dış krizlerin bir türevi olarak görmemelidir.

• Tepkisel güvenlikçilik tuzağına düşmemek: Sınır ötesinde yaşanabilecek bir krizin veya tek taraflı bir bağımsızlık çıkışının yol açacağı öfke ve güvenlik refleksi, içeriye yansıtılıp iç barış sürecini dondurma yahut rafa kaldırma gerekçesi yapılmamalıdır. Sınır ötesindeki istikrarsızlık, içteki birleşmeyi durdurmanın değil, bilakis içerideki birlik kalkanını daha da tahkim etmenin acil gerekçesidir.


Kontrol edilemeyen çevreye karşı "iç tahkimat"

• Yerli mutabakatı çelik çekirdek kılmak: Bölgedeki tüm değişkenleri aynı anda yönetmek mümkün değildir; fakat Türkiye'nin kendi sınırları içindeki toplumsal rızayı, adaleti ve ortak gelecek iradesini tahkim etmesi bütünüyle kendi inisiyatifindedir. İçeride Türk ile Kürt arasındaki itimat ve kardeşlik zemini ne kadar muhkem olursa, dışarıdan gelebilecek jeopolitik şok dalgaları o derece etkisiz kalır.

• Garnizon projelerinin cazibesini kırmak: Sınır ötesinde emperyalist destekle parlatılmak istenen garnizon devletçiklerin ya da bağımsızlık söylemlerinin içerideki tabanda karşılık bulmasını engellemenin tek yolu; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını onurlu, fıtrî hakların güvenceye alındığı ve ortak medeniyet tasavvurunun taşıyıcısı kılan adil bir modeli sahada yaşatmaktır. Kendi devletinde hak ve adaletle kucaklanan bir sosyoloji, sınır ötesindeki belirsiz ve vekâlet savaşlarına açık maceralara prim vermez.


Sınır ötesi çıkışlara karşı rasyonel ve caydırıcı jeopolitik duruş

• Ekonomik ve lojistik gerçekçilik: Erbil veya benzeri aktörlerin bağımsızlık türü tek taraflı girişimlerinin bölgeyi ateşe atacağı, Basra Körfezi'nden Anadolu'ya uzanan Kalkınma Yolu gibi refah koridorlarını boğacağı ve nihayetinde yine Kürt halkına zarar vereceği diplomatik ve iktisadi caydırıcılık araçlarıyla hissettirilmelidir. Ancak bu caydırıcılık, düşmanlık diliyle değil; ortak coğrafyanın kader birliği ve istikrar zorunluluğu üzerinden yürütülmelidir.

• Münferit sapmaları sürece fatura etmemek: Sınırın ötesindeki yönetimlerin veya hiziplerin kendi iç iktidar kavgaları yahut küresel güçlerle girdikleri angajmanlar sonucu yapacakları fevri çıkışlar, "bütün Kürtlerin ortak niyetidir" şeklinde toptancı bir yaklaşımla okunmamalı; bu tür krizler stratejik bir soğukkanlılıkla yerinde izole edilmelidir.


Hülasa

Her şeyi aynı anda kontrol etmeye kalkışmak stratejik bir zaaf doğurur. Yapılması gereken; dışarıdaki provokasyon, bağımsızlık ilanı veya çatışma risklerine karşı askeri ve diplomatik teyakkuzu en üst düzeyde tutarken, içerideki tarihî sulh ve fıtrî adalet yürüyüşünü hiçbir şarta bağlamaksızın, kararlılıkla ve kesintisiz sürdürmektir. Dış dalgalara karşı en sarsılmaz mendirek, içeride adaletiyle tahkim edilmiş milli ve manevi bütünlüktür.


Sosyal fay hatlarının tahriki ve müesses nizam içi direnç: İç sabotaj tehdidi

Tarihî barış süreçleri yalnızca sınır ötesi operasyonlar, küresel istihbarat tezgâhları veya açık terör eylemleriyle değil; bizzat içerideki müesses nizamın tortuları, vesayet kalıntıları ve krizden beslenen çıkar odakları marifetiyle de sabote edilmeye açıktır. Amedspor–Trabzonspor karşılaşması öncesinde, esnasında ve sonrasında sahaya yansıyan provokatif atmosfer, toplumsal kutuplaşmanın ve tribün sosyolojisinin nasıl kolayca bir fitne aparatına dönüştürülebileceğini açıkça göstermiştir.

Ancak tehlike yalnızca bir futbol müsabakasındaki gerilimden ibaret değildir; bu hadise, daha derin ve yapısal bir tehdidin yüzeye vuran bir semptomudur:

• Sosyolojik fay hatlarının araçsallaştırılması: Spor karşılaşmaları, kültürel etkinlikler, yerel asayiş hadiseleri veya adli vakalar; Türk ve Kürt kitleleri duygusal olarak karşı karşıya getirmek isteyen görünmez eller tarafından her an birer kıvılcıma dönüştürülebilir. Kitlelerin hassasiyetlerini kaşıyarak sokakları hareketlendirme ve süreci tabanda çökertme girişimleri daima hesaba katılmalıdır.

• Devlet ve bürokrasi içi direnç: Geçmişin güvenlikçi refleksleriyle hareket eden, çatışmasızlık ortamında nüfuz ve rant kaybına uğrayacağını düşünen ya da süreci siyasi hesaplaşmaların malzemesi kılmak isteyen bürokratik ve idari hizipler; provokasyonlara göz yumarak veya krizleri tırmandırarak çözüm iradesini baltalayabilir.

• Öngörücü ve tavizsiz idari teyakkuz: Devlet aklı, iç sabotaj ihtimalini yalnızca "taraftar taşkınlığı" ya da "münferit bir provokasyon" olarak geçiştiremez. Mülki amirlerden emniyet teşkilatına, yargı organlarından medya organlarına kadar uzanan zincirde; fitneye zemin hazırlayan, ihmal gösteren veya süreci zedelemeye çalışan her türlü iç direnç ve sabotaj teşebbüsü önceden tespit edilmeli; devletin kurumsal iradesi bu odaklara karşı tavizsiz bir disiplin ve caydırıcılıkla işletilmelidir.


Sabotaj tehdidi ve yerli aydınların tarihî vazifesi

Bu süreç, doğası gereği son derece kırılgandır ve her an içeriden ya da dışarıdan sabote edilmeye açıktır. Küresel silah lobileri, bölgesel istihbarat şebekeleri, Tel Aviv'in garnizon kurgulayıcıları ve kandan beslenen statüko odakları; Türk ile Kürt arasındaki kardeşlik köprüsünü dinamitlemek için her türlü provokasyonu devreye sokmaya hazırdır. En küçük bir asayiş hadisesi, sınır ötesi bir tertip yahut medya manipülasyonu barış zeminini sarsmak için kullanılabilir.

Tam da bu sebeple, süreci yalnızca bürokratik ve askeri mekanizmaların inisiyatifine bırakmak yetersiz kalır. Türk ve Kürt geleneksel muhafazakâr ve milliyetçi aydınlarının ortak bir masada, kurumsal bir iradeyle bir araya gelmesi hayati bir zorunluluktur.

Aydınların ortak vazifesi; provokasyonlar karşısında ortak bir siper inşa etmek, tabandaki milliyetçi ve dindar hassasiyetleri yatıştırarak kardeşlik hukukunu savunmak ve çözüm iradesini toplumsallaştırmaktır. Türk aydını etnik kibri ve güvenlikçi önyargıları tasfiye ederken; Kürt aydını da hak arayışını emperyalizmin taşeronluğundan arındırıp Şeyh Ziyâüddin'in sadakati, Arvasî'nin basireti ve Haznevîlerin birleştirici ahlakıyla ortak vatan zemininde tahkim etmelidir.


Yeni medeniyet yürüyüşü

Geleceğin dünyası; küresel merkezlerin masa başında tasarladığı yapay garnizon devletçiklerin veya etnik kantonların değil; adalet, tevhit ve hürriyet ekseninde kenetlenmiş büyük medeniyet havzalarının dünyası olacaktır.

"Tuğrul Bey Modeli", geçmişin tozlu sayfalarında kalmış bir nostalji değil; 21'inci yüzyılda Anadolu'yu, Mezopotamya'yı ve Levant'ı emperyalizmin pençesinden kurtaracak canlı bir stratejik doktrindir. Abdullah Öcalan'ın örgüt üzerindeki bu pragmatik/tasfiye edici mutlak otoritesinin ve sahadaki reel varlığının yapıcı bir araçsallıkla yönetildiği, sahadaki gerçeklikle yüzleşen bu tarihî mutabakat; Türk'ün devlet kurucu nizamı ile Kürt'ün muharip sadakatini ve tasavvufi irfanını yeniden birleştirecektir.

Silahların gömüldüğü, fıtrî hakların teslim edildiği, karşılıklı korku bentlerinin yıkıldığı ve sabotajlara karşı yerli münevverler ile kanaat önderlerinin omuz omuza nöbet tuttuğu bu kutlu yürüyüş; yalnızca Türkiye'yi terör kıskacından kurtarmakla kalmayacak, Diyarbakır'dan Erbil'e, Tebriz'den Halep ve Kudüs'e uzanan coğrafyada yeni bir İslam medeniyetinin güneşini doğuracaktır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

Hakkında daha ayrıntılı: KÜRT MESELESİsulhADALETmedeniyetömer kayır

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Gürsel Tokmakoğlu İnsanlık onurunun jeopolitiği

TÜRKİYE'DEN SESLER

Müjgan Halis Çözüm sürecinde iletişim de müzakere kadar önemli

PODCAST

TÜRKİYE'DEN SESLER

Sare Şanlı Kongo'da M23/AFC'nin meşruiyet oyunu

TÜRKİYE'DEN SESLER

Mine Ataman COP17'de Moğolistan'da gördüklerim, işittiklerim

İlgili Haberler
Makroekonomi Emeklilikte Çifte Kazanç! İşte BES Formülü CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Hürmüz Boğazı'nda emtia gemisi 10 günlük ortalamanın çok altında! 4'te bire kadar indi CNBC-e · 9 dk önce Makroekonomi Bugün temettü ödeyen 1 hissenin fiyatında düzeltme yapıldı Ekonomist · 11 dk önce Makroekonomi ChatGPT devlet okullarında yasaklandı: Ülkede dikkat çeken karar CNBC-e · 12 dk önce Makroekonomi Alman otomotiv devine büyük darbe: Çin krizi fena vurdu Yeni Şafak Ekonomi · 15 dk önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.