Kısaca irdelersek ilk çeyrekteki %2,6’lık büyüme sonrasında 2. çeyrekte GSYH’nin %2,3 arttığı görülüyor. Ancak, her ne kadar ilk çeyreğe göre büyüme oranında görünüşte bir gerileme söz konusuysa da geçen senenin aynı döneminde büyüme oranının yüksek olmasının (%4,8) yarattığı bir baz etkisi de söz konusu. Nitekim, GSYH ilk çeyreğe göre %1,1 oranında artmış vaziyette. Ancak, Türkiye’nin potansiyel büyüme oranını %4,5 civarında düşünürsek, %2,3 oranı bunun altında ve belirgin bir çıktı açığı söz konusu. (Öte yandan, hem Türkiye’nin millî gelirinin artmış olması hem de nüfus artış hızının düşmesi nedeniyle potansiyel büyüme oranının daha düşük olduğu da iddia ediliyor.)
Sektörlere göre büyüme oranlarına baktığımızda burada pek bir sürpriz yok. Tarım sektörü %13,3 büyürken sanayi sektöründeki artış %2,4 olmuş. Toplam büyüme oranını düşürenler, eksi büyüme kaydeden inşaat sektörü (%-1,9) ile sadece %0,5 büyüyen ticaret sektörü olmuş. (Bu çeyrekte sanayi sektörü büyümüş olmasına rağmen toplam GSYH içindeki payı çok düşük seviyelerde kalmaya devam ediyor. İmalat sanayisinin son 4 çeyrek ortalamasına göre GSYH içindeki payı %15,3 ile 2010 senesinden beri en düşük seviyede. Bu durumun Türkiye’nin “erken sanayisizleşme”sine işaret edip etmediğine bir başka yazıda değinmek isterim.) Harcamalara göre de %3,5 büyüyen tüketim harcamalarına karşın devletin nihai tüketim harcamaları %1,8 daralmış. Yatırım harcamalarındaki artış ise sadece %0,6.
Bunlar sonuçta geçmiş değerler. Peki, o günden beri gelen büyümeye ilişkin veriler TCMB’nin soğumanın artarak devam edeceği iddiasını destekler nitelikte mi? İlk bakmamız gereken kapasite kullanım oranı olmalı. Evet, ilk bakışta temmuz ve ağustos aylarında KKO’da bir düşüş söz konusu. Haziranda 74,30 olan mevsim etkilerinden arındırılmış KKO, ağustosta 73,50’ye gerilemiş. Bu aynı zamanda pandeminin ilk ayları dışında bugüne kadar kaydedilmiş en düşük KKO.
Faiz indirimi tutarlı bir karar olur mu?
Diğer taraftan PMI değerleri 50 eşik değerinin altında kalmaya devam etmekle birlikte son 2 aydır artış gösteriyor. Keza ağustos ayında reel kesim ve tüketici güven endekslerinde de artışlar söz konusu. Bu durum karşısında eylül ayında faiz indirimine gitmek TCMB’nin kendi yaklaşımı çerçevesinde tutarlı bir karar olur mu, emin değilim. (Yanlış anlaşılmasın, ben faizlerin düşürülmesine kategorik olarak karşı değilim, hatta bizatihi aşırı yüksek reel faizlerin üretim maliyetleri üzerinde enflasyonist bir baskı yarattığını bile düşünüyorum. Nitekim, bunun bir ölçüde önüne geçmek için KOBİ’ler başta olmak üzere sanayi şirketlerine yönelik çeşitli kredi destek programları açıklanıyor.)
TCMB’nin eli daralıyor
Ekonomiyi (ister istemez geçici olacak bir şekilde) soğutarak kalıcı bir enflasyon düşüşü sağlanabilir mi? Her şeyi bırakalım, tüketicisinden üreticisine ekonomideki tüm aktörler “seçim döngüsü” denilen bir olgunun varlığını biliyor. Bu olgu 1946’dan beri üç aşağı beş yukarı hep yaşanmış. Seçim takvimi yaklaştıkça da beklentiler artacaktır. Kısaca, vakit geçtikçe TCMB’nin eli daralıyor. Ekonomiyi kendi öngördüğü ölçülerde soğutması bence imkânsız. Programın öngörülenin çok üzerinde uzamasıyla zaten pek çok sektörden yakınmalar şimdiden çok artmış vaziyette. Bir de işsizlik oranında meydana gelecek artış (ki ilk emarelerini temmuz ayı verilerinde gördük) siyaseten imkânsız bir duruma işaret etmekte.
Sonuçta, enflasyon bu sene %30’un hemen altında gelecek (%29,8?), seneye ise hedeflenen %15’in oldukça üstünde (%22-24 bandında) kalacak gibi gözüküyor. Ayrıca enflasyonu bu seviyelerde tutabilmek için “kuru baskılayarak TL’yi aşırı değerli kılmanın Türkiye ekonomisinde yarattığı çarpıklıklar nasıl ve ne zaman düzelecek” sorusu da giderek gündeme gelecektir.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.