YAYINLAMA 01 Eylül 2026 00:00
GÜNCELLEME 01 Eylül 2026 00:35
FERZAN ÇAKIR
COP31’e az bir zaman kala iklim finansmanı, iklim gündeminin en tartışmalı başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. 2024’te düzenlenen COP29’da, gelişmiş ülkelerin öncülüğünde gelişmekte olan ülkelere sağlanacak iklim finansmanının 2035’e kadar yıllık en az 300 milyar dolara ulaşması kararlaştırılmıştı. Kamu ve özel tüm kaynakları kapsayan daha geniş hedef ise yıllık 1,3 trilyon dolar olarak belirlenmişti.
Ancak Oxfam’ın Temmuz 2026’da yayımladığı analiz önemli bir soruna dikkat çekiyor. 2024 yılında gelişmekte olan ülkelere yaklaşık 137 milyar dolarlık iklim finansmanı sağlandı. Bunun 106 milyar doları kamu kaynaklarından geldi. Kamu finansmanının 69 milyar doları, yani yüzde 65’i ise kredi olarak verildi. Bu tablo ise başka bir soruna işaret ediyor: İklim krizindeki payı daha düşük gelişmekte olan ülkeler, bu kez yeşil dönüşümü finanse etmek için borçlanıyor. Bu durum da yeni bir iklim adaletsizliğine yol açıyor. İklim finansmanındaki bu açmazı, mevcut sistemin sorunlarını ve COP31’e giderken atılması gereken adımları Kadir Has Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. A. Erinç Yeldan ile değerlendirdik.
Yeşil dönüşüm ve finans piyasalarının zaman uyumsuzluğu
İklim finansmanındaki sorunun yalnızca kredilerin yarattığı borç yüküyle sınırlı olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Erinç Yeldan, yeşil dönüşümün giderek finans piyasalarının kısa vadeli mantığına çekilmesine dikkat çekiyor: “Küresel finans dünyası doğası gereği çok kısa bir zaman içinde çalışıyor. Hatta ‘tıklama kapitalizmi’ dediğimiz, milisaniyelik süreler içerisinde işleyen bir yapıdan söz ediyoruz. Yeşil dönüşüm nedeniyle ortaya çıkan büyük meblağlar da finans dünyasının kısa vadeli, spekülatif anlayış zincirine çekilmeye başladı. Sürdürülebilir büyüme, yenilenebilir enerjinin finansmanı, mitigasyon giderek alınır satılır finansal ürünler haline dönüştürüldü.”
Bu işleyişin somut örneklerinden biri olarak karbon piyasalarını gösteren Yeldan, Avrupa ETS’nin sonuçlarını vurguluyor: “Avrupa Emisyon Ticaret Sistemi’nde toplam emisyonlarda bir daralma var fakat bu neredeyse tamamen elektrik ve enerji sektöründen geliyor. Havayolu şirketlerinin emisyonları artarken sanayi ise 2013 düzeyine yakın seyrediyor. Yani sistem çok yavaş çalışıyor; istisnalar, denkleştirmeler, ertelemeler ve verifikasyon problemleri var. Karbonsuzlaşma uzun vadeli bir dönüşüm gerektiriyor. Finans piyasası ise ‘Ben nereden, ne kadar, hangi piyasada, hangi üründen kazanç elde ederim?’ mantığıyla çalışıyor ve uzun vadeli hedef gözden kaçıyor. Buna iktisat literatüründe ‘zaman uyumsuzluğu’ diyoruz.”
Krediye en çok ihtiyaç duyan dışarıda kalıyor
Kredi ağırlıklı iklim finansmanının da mevcut eşitsizliklere yeni bir katman eklediğini belirten Prof. Dr. Yeldan, krediye en fazla ihtiyaç duyan ülkelerin ve işletmelerin finansmana erişimde daha fazla zorlanabildiğine işaret ediyor:
“Gelişmekte olan piyasaların, küçük ve orta boy işletmelerin, en çok krediye ihtiyacı olan şirketlerin finansmana erişimde giderek dışarıda kalması söz konusu. Finans piyasasının kâr, çıkar ve uluslararası normlara dayalı kıstaslarına tabi tutulması, zaten çok sağlam olmayan kredi tahsis mekanizmasına bir de eşitsizlik boyutu ekledi. O bakımdan sürdürülebilir finansmanın mutlaka uluslararası denetime tabi ve kamu kaynakları üzerinden yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde yetersiz finansallaşmanın karbon adaletsizliğini kalıcı hale getireceğini düşünüyorum.”
Hibe de tek başına yeterli değil
Gelişmekte olan ülkelere sağlanan iklim finansmanında kredi yerine hibe ve borç yaratmayan kaynakların artırılması yönünde çağrılar yapılırken Prof. Dr. Yeldan, bu noktada da önemli bir riske dikkat çekiyor: “Karşılıksız hibeler kulağa çok hoş geliyor fakat tehlikeli bir yönü var. Temiz dönüşüm için yalnızca kaynak değil, yenilenebilir enerji altyapısı, teknoloji ve nitelikli iş gücü de gerekiyor. Aksi halde bu kaynak yeşil badanaya dönüşebilir; mevcut üretim ve tüketim kalıpları devam eder. Gelişmiş ülkeler de ‘Biz elimizden geleni yaptık’ diyerek vicdan temizliği yapabilir.”
Eşitsizliğin yeşil hali: “Karbon kolonyalizmi”
Prof. Dr. Yeldan karbon denkleştirmeleri konusunu ise şöyle ifade ediyor: “Hindistan’da, Amazonlar’da yeni orman tahsisleri üzerinden karbon salımı denkleştiriliyor. Çevresel fayda yaratıldığı söylenirken, aynı tüketim alışkanlıkları, teknolojiler, fiyatlama davranışları ve fosil yakıta dayalı karbon salımı devam ediyor. COVID döneminde aşı sömürgeciliğini gördük; bugün benzer bir eşitsizlik karbon alanında karşımıza çıkıyor. Birçok siyaset bilimci bunu ‘karbon kolonyalizmi’ olarak adlandırıyor.”
Türkiye ETS’sinde gevşek kota riski
Türkiye’de ise tartışma Emisyon Ticaret Sistemi’nde (ETS) iklim hedefini hesaplama biçiminden başlıyor. Türkiye, emisyonlarını bugünkü seviyeden mutlak olarak azaltmayı değil, gelecekte ulaşacağı varsayılan daha yüksek bir seviyeden düşürmeyi hedefliyor. Buna “artıştan azaltım” deniliyor. Türkiye’nin güncellenmiş ilk Ulusal Katkı Beyanı’nda (NDC), herhangi bir önlem alınmadığı senaryoda 2030 emisyonlarının 1 milyar 175 milyon tona ulaşacağı varsayılıyor. Yüzde 41’lik azaltım hedefi de bu yüksek referans üzerinden hesaplanıyor. Yeldan’ın itirazı tam da burada başlıyor: “Çok abartılı bir projeksiyon yapıldı. Sonra da o projeksiyondan artıştan azaltım hedefi kondu. Yani mutlak azaltım hedefi hiç koyulmadı.”
Bu hesaplama ETS açısından da önem taşıyor. Çünkü ETS’de kota sıkılaştıkça şirketlere tanınan emisyon hakkı azalıyor. Bu da karbon fiyatı üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak şirketleri emisyonlarını azaltmaya ve daha temiz teknolojilere yönelmeye teşvik ediyor. Referans emisyonun yüksek tutulması ve buna paralel gevşek bir kota belirlenmesi ise şirketlerin dönüşüm üzerindeki baskısını azaltabiliyor. Yeldan, Türkiye açısından asıl riski de burada görüyor: “Emisyon Ticaret Sistemi’nin çalışabilmesi için karbon kotasının gerçekçi, biraz da sert bir boyutta olması ve zaman içinde azaltılıp Türkiye özelinde 2053’te net sıfırlanması gerekiyor. Türkiye’nin yerli Emisyon Ticaret Sistemi’ndeki en büyük tehlike, AB'nin 2005-2012 arasında yaşadığı gerçek dışı, çok aşırı gevşek karbon kotası uygulamasının tekrarlanması. Böyle bir durumda caydırıcı bir karbon fiyatı oluşmayacak, karbonsuzlaşma da gecikecek.”
Sihirli bir reçete yok
Prof. Dr. Yeldan’a göre çözüm, üretim ve tüketim biçimlerini değiştirecek dönüşümün sağlanması ve bunun için gerekli finansmanın yaratılmasından geçiyor: “Herkes mutlu olsun, herkes kâr etsin, tüketim alışkanlıklarımız değişmesin ama çevre de temizlensin... Çekmecede böyle sihirli bir reçete yok. Servet vergisi, karbon vergisi ve tüketim vergisiyle hem karbonsuzlaştırmanın hem hibelerin finansmanı sağlanabilir, hem de tüketim kalıplarını dizginleyecek adımlar atılabilir. Üst gelir grupları ve çok büyük şirketler çok daha yüksek oranlarda vergilendirilebilir. Bunun uluslararası düzeyde yapılması gerekir çünkü söz konusu şirketler dünya şirketi. Uluslararası düzeyde vergilendirmeyi sağlayacak yeni bir Bretton Woods sistemi kurgulanması çok önemli bir adım olacaktır. Bahsettiğim Bretton Woods’u geri getirmek değil; küresel eşitsizlikleri ve hiper tüketim alışkanlıklarını azaltacak, teknolojileri değiştirecek, yoksul uluslara kaynak sağlayacak yeşil bir Bretton Woods, bir Robin Hood Bretton Woods’u... Bu da benim ütopyam olsun.”
Bretton Woods nedir?
Bretton Woods sistemi, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından küresel ekonomiye istikrar kazandırmak amacıyla 1944'te kurulan uluslararası para ve finans düzeniydi. Bu sistem kapsamında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'nın temelleri atıldı. Kavram bugün hâlâ kapsamlı uluslararası iş birliklerini tanımlamak için kullanılıyor.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.