Hürriyet, adalet, müsavat, uhuvvet.
Yani: Özgürlük, adalet, eşitlik ve kardeşlik.
İttihat ve Terakki bu prensipleri sadece Müslümanlar için değil, tüm Osmanlı vatandaşları için öngörüyordu. Öyle ki, Jön Türkler'in 27-29 Aralık 1907'de Paris'te "Osmanlı Muhalefet Kongresi" adıyla topladıkları kongreye Ermeni Taşnaksutyun Komitesi'ni (Ermeni Devrimci Federasyonu) de davet etmişlerdi.
Aynı İttihat ve Terakki Partisi, 31 Mart Olayı'nı bahane etmiş ve aynı zamanda fırsata çevirerek kendi diktasını kurmuştu. Sultan Abdülhamid'in istibdadına karşı çıkarak iktidar olan bu beyler, bu sefer tedhişe dayalı başka bir istibdat kurmuşlardı.
Mustafa Kemal, Millî Mücadele'ye başlarken din adamlarının çok önemli bir kısmının desteğini almış, yazışma ve hitaplarında değme hocalara taş çıkarttıracak bir dinî terminoloji kullanmıştır.
23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi'ni açış konuşmasının sonunda ağdalı bir Osmanlıca ile şu duayı yapmıştır:
En son olarak niyazım şudur ki, Cenâb-ı Vacibü'l-Amal Hazretleri, Habib-i Ekrem'i hürmetine bu mübarek vatanın sahip ve müdafi ve diyaneti celile-i Ahmediye'nin ilayevmilkıyame haris-i asdakı olan millet-i necibemizi ve makam-ı saltanat ve hilâfet-i kübrâyı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak buyursun.
Günümüz Türkçesi ile duası şuydu:
Son olarak duam şudur ki, buyruğuna mutlaka uymamız gereken Allah'a, Sevgili Peygamberinin hürmetine, bu vatanın sahibi ve savunucusu, Hz. Peygamberin yüce dininin kıyamete kadar en sadık bekçisi olan seçkin milletimizi, saltanat makamını, dokunulmaz yüce hilafeti ve kutsallarımızı düşünmekle yükümlü olan heyetimizi başarılı kılsın.
Aynı Mustafa Kemal, TBMM'nin açılışı dolayısıyla bütün vilayetlere gönderdiği genelgede Kemalistlerin hiç de hazzetmeyecekleri şu hususlar yer yer alıyordu:
Aslı Genelkurmay Arşivi'nde bulunan 21 Nisan 336 (1920) tarihli bu genelgenin günümüz Türkçesi ile sadeleştirilmiş hâli şu şekildedir:
1- Allah'ın cömert ihsanı ile Nisan'ın 23'ünde, Cuma namazından sonra Ankara'da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.
2- Vatanın istiklali, yüce hilafet makamının ve saltanatın kurtarılması gibi en mühim ve hayatî görevleri yerine getirecek Büyük Millet Meclisi'nin açılışını Cuma gününe denk getirerek, Cuma gününün kutsallığından yararlanılacak, açılıştan önce bütün Sayın Milletvekilleriyle birlikte Hacı Bayram-ı Veli Cami-i Şerifi'nde Cuma namazı kılınacak, Kur'an'ın nurlarından ve salavat-ı şeriflerden feyz alınacaktır. Namazdan sonra sakal-ı şerif (Hz. Peygamber'in sakalından bir bölüm) ve Kutsal Sancak taşınarak Meclis'e gidilecektir. Özel Daire'ye varmadan önce dualar eşliğinde kurbanlar kesilecektir. Özel Daire (Birinci Meclis Binası)'ye gidilirken Kolordu Komutanlığı'na bağlı birlikler tarafından özel güvenlik önlemleri alınacaktır.
3- Bu kutlu günü ebedileştirmek için bütün vilayetlerde bugünden itibaren Sayın Valilerin organize etmesiyle hatimler indirilecek, Buharî-i Şerifler okunacak, okunan hatimlerin tevdi duaları Meclis'in açılışında yapılacaktır.
4- Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde aynı şekilde Buharî-i Şerif (altı kabul edilmiş hadis kitabından biri) okunacak ve hatimler indirilecektir. Cuma günü, namazdan önce minarelerden salavatlar okunacaktır. Cuma hutbesinde yüce padişahımız efendimizin yüce ismi zikredilirken, başta Padişahımız, onun ülkesi ve vatandaşlarının bir an önce kurtuluşa ve saadete ermeleri için dua edilecektir. Cuma namazından sonra hatimler tamamlanacak, yüce hilafet ve saltanat makamları ile vatanın her parçasının kurtarılması için yapılan millî faaliyetlerin, milletin her ferdi ve onların temsilcilerinin üzerlerine düşeni yapmalarının önemi, kutsallığı ve herkesin buna mecbur olduğu konularında vaazlar verilecektir. Ardından halife ve padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, istiklali ve mutluluğu için dua edilecektir. Bu dinî ve millî merasimler yerine getirilip camilerden çıkıldıktan sonra ahali Valilik makamlarına giderek Meclis'in açılışı dolayısıyla tebriklerini sunacaktır. Yine cuma namazından önce, her yerde, usulüne uygun şekilde Mevlid-i Şerifler okunacaktır.
5- Bu tebliğin derhâl yayımlanması ve bir genelge olarak her tarafa ulaştırılması için her vasıtaya başvurulacak ve seri bir şekilde en ücra köylere, en küçük askerî birliklere ve ülkedeki tüm kurum ve kuruluşlara ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca bu genelge, büyük afişler hâlinde her tarafa asılacak, mümkün olan her yerde basılıp çoğaltılacak, ücretsiz olarak herkese bedava olarak dağıtılacaktır.
6- Allah'tan bizi tam başarıya ulaştırması için dua ediyoruz.
Temsilciler Heyeti Adına Mustafa Kemal
Çok değil, iki yıl sonra cepheden dönen Mustafa Kemal'i Müftü Efendi, Meclis'in önünde beklemektedir. İstiklâl Mücadelesi'nin zaferle sonuçlanmasından sonra bir şükran ifadesi olarak dua etmek ister. Gerisini Kemalist militan yargının babası, dönemin ünlü Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un Atatürk İhtilâli isimli kitabından okuyalım:
Dikkate değer ki, Kurtuluş Savaşı zaferle taçlandıktan sonra Atatürk Ankara'ya döndü. Meclis kapısı önünde resmî üniformasıyla bekleyen imam efendi, Atatürk'ü durdurdu, ellerini kaldırdı; fakat dinî duaya başlar başlamaz, Atatürk hiddetle: ‘Burada böyle şeylere lüzum yoktur.' Bunları camide yapabilirsiniz! Biz savaşı dua ile değil, Mehmetçiğin kanı ile kazandık!' dedi ve imamı kovdu (s. 146-147).
Meclis açıldı, Millî Mücadele bitti, Lozan imzalandı, Cumhuriyet kuruldu, 24 Anayasası yürürlüğe girdi. Şeyh Said İsyanı, ardından çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, İzmir Suikastı ve tüm bunlar bahane edilerek ve aynı zamanda fırsata dönüştürülerek ülkenin demir yumrukla ve tek adam rejimi ile yönetilmeye başlanması, dualı ağızları, Allah, Peygamber, hilafet, din, iman kavramlarını bir anda kenara attırdı.
Cumhuriyet ilan edilince beklenen oydu ki cumhurun iradesi yönetime yansıyacak, ifade edildiği gibi "hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir" ilkesi hayata geçecekti. Ama öyle olmadı. 1921'de çıkarılan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'na göre yasama, yürütme ve yargının üçü de TBMM'nin yetkisinde ve dolayısıyla onun reisinin elindeydi. Kurucu Meclis, olağanüstü şartlar, küllerinden doğan yeni bir devlet; belki geçici olarak bunu gerektiriyordu, ama 1924 Anayasası'nda da "Güçler Birliği" prensibi idarenin olmazsa olmazı olarak kabul edildi.
Birinci Meclis'in çoksesli, çoğulcu ve tartışabilen yapısı, İkinci Meclis'le birlikte kayıtsız, şartsız itaat ve biate dayalı bir yapıya dönüştü. Hâl böyle olunca hâkimiyet kayıtsız şartsız tek adamın oldu.
Hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu sloganı Meclis'in duvarında hep asılı kaldı, ama gerçekten orta yerde millete ait bir irade yoktu.
Kurulan cumhuriyet, demokratik bir Cumhuriyet değil, otokratik ve totaliter bir cumhuriyetti. Böyle olunca hürriyet, hak, hukuk, adalet, çoğulculuk, farklılıklara tahammül, ötekine saygı gibi kavramlar bu cumhuriyetin çatısı altında kendisine yer bulamıyordu.
Laiklik prensibi, Anayasa'ya 1937'de girmekle beraber, Cumhuriyet'ten hemen sonra dine ve dindarlara karşı topyekûn savaş anlamına gelen laikçilik hayata geçirilmişti. Her ne kadar bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuşsa da din, devlet tarafından istenildiği gibi kontrol edilen sadece seremonik bir unsur hâline getirilmişti.
Harf devrimi bahane edilerek zaten resmen var olmayan ancak sivil toplum tarafından verilen din eğitimine karşı savaş açılmıştı. Elifba cüzü bulundurmak bile suç hâline gelmişti.
Doğu ve Güneydoğu'da geleneksel Kürt medreseleri jandarma ile saklambaç oynanarak kaçak göçek bir vaziyette varlığını sürdürüyordu. Medreseler, Kur'an kursları, tekkeler, zaviyeler, dergâhlar kapatılmış, ancak bunların yerine insanların dinî eğitim ve terbiye ihtiyacını karşılayacak yeni bir şey de konmamıştı.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun 4. maddesine göre, uzmanlık düzeyinde din âlimleri yetiştirecek ilahiyat fakülteleri, imam ve hatip yetiştirmek üzere de imam ve hatip okulları açılacaktı. Nitekim İstanbul Darülfünunu'na bağlı bir ilahiyat fakültesi ve 29 imam hatip okulu açıldı. İlahiyat Fakültesi 1933'teki Üniversite Reformu esnasında kapatıldı. 29 imam ve hatip okulu da tedrici olarak kapatıldı. 1927'de biri İstanbul'da, diğeri Kütahya'da olmak üzere 2 imam ve hatip okulu kalmıştı. Onlar da 1930'da kapatıldı. Aslında başlangıçta bu okulların açılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Şer'iye ve Evkâf Vekâleti'nin kaldırılmasına karşı baş gösterebilecek tepkileri yatıştırmaya yönelik göz boyama niteliğinde bir hamle idi. Esas amaç dini tüm toplumsal yapıdan temizleyerek vicdanlara hapsetmekti.
İstanbul'un fethinden beri cami olan Ayasofya müzeye dönüştürülmüş, bütün Müslümanlar arasında ortak payda olan ezan Türkçeleştirilmiş, hacı hoca kelimeleri bile kanunla yasaklanmıştı. Asırlarca sadece Hz. Peygamber için okunan Mevlüt, Behçet Kemal Çağlar tarafından Atatürk için uyarlanmış "Bizim Mevlüt" adıyla yayımlanmıştır.
Doğu'da Kürt medreseleri geleneksel yapılarını bütün baskılara rağmen, zayıflayarak da olsa, korumuştu. Çünkü hepsi gayriresmî olarak faaliyet gösteriyordu ve devletten hiçbir zaman maddi yardım almıyorlardı. Tamamen vatandaşın maddi desteği ile ayakta kalan söz konusu medreselerden yetişen imamlar yarım yamalak da olsa halkın dinî ihtiyaçlarına rehberlik ediyorlardı.
Merhum babam da bu medreselerden birinden icazetli idi. Daha sonra imamet göreviyle gittiği her köyde kendi medresesini kurmuş, yüzlerce öğrenci mezun etmişti.
Ben, zaman zaman, sadece din eğitimi alıp fen bilimlerden habersiz olan ve bunun için önemli bir kısmı koyu bir taassup içinde olan bizim mollaları eleştiriyordum. Bir gün merhum babam beni karşısına alarak şunları söyledi:
- Oğlum, sen imamların aleyhinde konuşuyorsun ama bence haksızlık ediyorsun. Sana bir sorum var: Yüz yıl tıp fakültelerini kapatırsan ne olur?
Ben,
- Bütün doktorlar öleceği için hiç doktor kalmaz, dedim.
Babam,
- Peki bu durumda insanlar tıp ihtiyaçlarını nereden karşılayacak?
Ben,
- Sanırım kocakarı ilaçlarına geri dönülür.
Babam,
- İşte mesele bu… Sen din adamı yetiştirecek bütün dinî müesseseleri yok etmişsin, yerine yenilerini de koymamışsın. Vatandaş ne yapacak bu durumda? Oğlum, ben dâhil, senin gördüğün bu imamların neredeyse hepsi "samanlık fakültesi" mezunudur. Bizim nasıl eğitim gördüğümüzü, hocalarımızın nasıl bin bir türlü takip ve hakarete maruz kaldığını anlatsam destan olur.
Sonra düşündüm, merhum babam gerçekten çok haklı idi.
Siz insanlara meşruiyet içinde dinlerini öğrenip yaşamalarına müsaade etmezseniz, iki ihtimal var: Ya yeraltına inerler ya da yurt dışına çıkarlar. Türkiye'deki başta tarikatlar olmak üzere tüm cemaat yapıları aslında gayriresmî ve fiilî durum yaratılarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Hem Türkiye'deki baskıcı ve sağlıksız yapıdan dolayı hem de başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki insanımızın dinî ihtiyaçlarına cevap verebilmek amacıyla hemen hepsinin yurt dışında da uzantıları mevcuttur.
Nur talebeleri, yıllar yılı, evlerde toplanarak Bediüzzaman Said Nursi'nin iman hakikatlerini öğreten Risale-i Nur Külliyatı'nı okuyup dinledikleri için haklarında binlerce dava açıldı, tutuklandılar, işkence gördüler. Bizzat Bediüzzaman, ömrünün yarısından fazlasını sürgünlerde, tecrit altında ya da cezaevlerinde geçirdi. Defalarca kendisini zehirleyip öldürmek istediler. Nihayet vefatından sonra defnedildiği Şanlıurfa'daki Halil'ür-Rahman Dergâhı'ndaki mezarında sadece üç ay kalabildi. 1960 Darbesi'ni yapan askerî cunta, mezarını parçalatarak naaşını bir meçhule götürdü. Sağlığında varlığına tahammül edemeyenler, vefatından sonra cesedine bile tahammül edemediler.
1929'da bütün okullardaki din eğitimi kaldırılmış ve tüm Kur'an kursları kapatılmıştır.
Bugün Süleymancılar olarak bilinen cemaatin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan, işte tam da böyle bir atmosferde İstanbul Kısıklı'daki evinde el altından Kur'an dersleri vererek tek adam rejimine karşı mücadelesine başlamıştır.
Toplumun yapısı ve ihtiyacından dolayı bazı yasakların uygulaması mümkün olmaz ve nitekim olmamıştır.
Mesela bazı lakap ve unvanların kaldırılması hakkındaki 2590 sayılı kanun hâlâ yürürlüktedir, ancak Kemalistler dâhil kimse bu yasaklara uymuyor. Kanunun 1. maddesine göre:
Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lâkap ve unvanlar kaldırılmıştır.
671 sayılı Şapka İktisası (Giyilmesi) Kanunu'na göre başta memur ve işçiler olmak üzere tüm erkeklerin şapka giymek gibi bir mecburiyeti vardır. Artık şapka giyen erkek sayısı toplumun yüzde beşini bile oluşturmazken, bu saçma kanun da hâlâ yürürlüktedir. Üstelik bu kanun da tıpkı 2590 sayılı bazı unvan ve lakapların kullanılamayacağına dair kanun gibi "İnkılap Kanunları" kapsamında Anayasa'nın 174. maddesi ile koruma altına alınmıştır.
Sözde, tüm tarikatlar ve dinî cemaat yapılanmaları da yasaklanmıştır. Ancak her tür baskı, cezalandırma ve zulme rağmen bu yapılar varlıklarını sürdüregelmişlerdir.
İskilipli Atıf Hoca, Erbilli Şeyh Esat Efendi gibi bazı din büyükleri canlarından olmuşlar ama davalarından vazgeçmemişlerdir.
Tek parti iktidarında olanlar malum, 1946'da çok partili hayatın başlamasıyla CHP oy kaygısıyla dinî eğitim konusunda 1949'dan itibaren bazı olumlu adımlar atmış, ancak imam ve hatip okulları ile ilahiyat fakültelerinin açılması ve yaygınlaşması Demokrat Parti iktidarında mümkün olabilmiştir.
Ne var ki, Demokrat Parti iktidarında da devlete hâkim olan zihniyet Kemalizm olduğu için dinî yapılanmalar ve cemaatler bu dönemde de devletten dayak yemeğe devam etmişlerdir. Başta asker ve yargı tamamen Kemalist bir ruh ve zihniyetle şekillendiği için Demokrat Parti, hatta Adalet Partisi dönemlerinde de dinî müessese ve yapılanmalar çok eziyet çekmişlerdir.
Demokrat Parti, başta ezanın aslî şekliyle okunması olmak üzere dinî hayatta bazı rahatlatmalar getirmiştir. Ancak güç zehirlenmesi ve iktidar sarhoşluğuyla onlar da muhaliflerine karşı çok haşin bir tutum sergileyerek, geçmişte kendilerine yapıldığı için şikâyet ettikleri ne varsa bu sefer onlar karşı tarafa yapmışlardır.
12 Eylül 1980 Darbesi'ni yapan Kenan Evren ve cuntanın diğer üyesi olan askerler, daha çok silahlı grupları hedef aldıkları için dinî grupların üstüne nispeten daha az gittiler. Bunda, bazı cemaat önderlerinin darbeye ve cuntaya yaptıkları güzellemelerin de önemli bir payı vardır.
Hüseyin Hilmi Işık'ın talebeleri olan ve kamuoyunda Işıkçılar olarak bilinen, İhlas Holding'le holdingleşen grupla, Süleymancılar, oldum olası devletle ve rejimle iyi geçinme yolunu seçtikleri için şimdiye kadar onlarla ilgili kayda değer bir operasyon yapılmamıştı.
Merhum Turgut Özal'ın solcu aydınların tepesinde Demokles'in kılıcı gibi sallanan TCK'nın 141 ve 142. maddelerini, dindarların korkulu rüyası olan yine TCK'nın 163. maddesini kaldırması ülkede bu anlamda nisbî bir rahatlamayı sağladı.
Dünyanın en özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik programlarından birine sahip olan AK Parti, Gezi olaylarından başlamak üzere tedrici olarak özgürlük ve güvenlik dengesini kaybetmeye başladı. Partinin devletleşmesi ve devletin partileşmesi sonucu "insanı yaşat ki devlet yaşasın" vecizesi anlamını ne yazık ki kaybetti. Bugün bireyin hakkını devlete feda eden sağlıksız bir yönetim anlayışı ile karşı karşıyayız.
Elbette dindar ile dinci kavramları çok farklıdır. Dindar insan, kendi dini için gerekirse dünyasını feda eder; dinci ise kendi dünyası için gözünü kırpmadan dinini feda eder. Dinci siyasetçi ise kutsal dinî değerleri günlük siyasetinin retoriği hâline getirir. Bürokratsa, dinini yükselmenin bir basamağı olarak kullanır. Tüccarsa, dinini günlük ticaretinin metaı hâline getirir.
Yeryüzünde, Allah dâhil, insanların istismar etmediği hiçbir şey yoktur. Ne var ki, telefon sapıkları vardır diye kimsenin aklından telefonu yasaklamak geçmez; geçmemeli.
İnsanları, mensubiyetlerinden hareket ederek topyekûn suçlamak ve cezalandırmak aklen ve vicdanen korkunç bir yanlıştır.
Bir Müslüman bir suç işlediği zaman bunu bütün Müslümanlar için bir suçlama vesilesi yapmak ne kadar akıl dışı ise, bir Sünnî'nin veya Alevi'nin, bir Nakşibendi'nin, bir Mevlevi'nin hatasını veya suçunu onun bütün camiasına mal etmek, beşer hukukundaki suçların kişiselliği prensibine aykırı olduğu gibi, Kur'an-ı Kerim'de defalarca tekrarlanan, kimsenin başka birinin hatasını yüklenemeyeceğini ifade eden "Ve lâ teziru vâziratün vizra uhrâ" şeklindeki ayete de kesinlikle aykırıdır.
İnsanlar bir hocaefendiyi veya diğerini sevebilir, onun ders halkasında bulunabilir, onun dinî telkin ve yorumlarını önemseyebilir ve dolayısıyla kendisini o gruba ait hissedebilir. Böyle bir durumda şeyh, hoca veya onların etrafındaki bazı insanlar suç işlediği zaman, bu durum bütün cemaati suçlu kılmaz.
Tarikat veya cemaat mensubiyetinin tek başına suç sayılmaması, bu yapıların hukuk denetiminin dışında kalacağı anlamına da gelmez. Çocukların korunması, mali şeffaflık, vergi yükümlülükleri, suç gelirlerinin önlenmesi ve kamu kaynaklarının yerinde kullanılması bakımından bu yapıların elbette bir ayrıcalığı olamaz. Tüm bu alanlarda herkese uygulanan usul ve esaslar ne ise dinî yapılara da aynı ölçüler uygulanmalıdır. Sorun denetim değil, denetimin seçici ve siyasi saiklerle uygulanması ihtimalidir.
Son günlerde Süleymancılar'ın başındaki Alihan Kuriş ve Furkan Vakfı'nın başkanı Alpaslan Kuytul ile arkadaşlarına yapılan operasyonlar, Türkiye'deki tarikat ve cemaatleri yeniden ciddi tartışmaların konusu hâline getirmiştir. CHP zihniyeti, her zamanki refleksiyle mal bulmuş mağribi gibi bütün cemaat ve dinî yapıların topyekûn imha edilmesinden dem vurmaya başladı. AK Parti camiası ise operasyona muhatap olanlar siyaseten AK Parti'ye muhalif oldukları için onlara yapılan toptancı suçlamalara karşı susmayı tercih ediyor. AK Parti'ye yakın basın mensupları ise, tıpkı solcu ve Kemalist medya gibi, bu insanları mahkeme ve hâkimlerden önce mahkûm etme işgüzarlığına başvurmuşlardır.
Tarikatlar ve cemaatlerin varlığı ve işleyişi sadece bu ülkenin değil, aynı zamanda dünyanın da gerçeğidir. Bir şeyi yok saydığınız zaman o şey yok olmaz. Gündüz ortasında gözünü kapayan sadece kendine gece yapar. Sol ve Kemalist zihniyet, kendi diktacı yönetimlerinin, engizisyon mahkemeleri gibi çalışan İstiklâl Mahkemeleri'nin bitiremediği dinî grupların AK Parti iktidarı tarafından bitirilmesini istiyor. Doğu Perinçek ve onun gibiler bir şeyden hoşnutlarsa, bilin ki orada yanlış yoldasınız.
Din, devlet tarafından dâhil, tekel altına alınamaz. Laik ülke, her türlü dinî inanç, kanaat ve yapılanmaya saygı duyan, hatta devletin işlerine doğrudan müdahale ile burunlarını sokmadıkları sürece onları koruyan devlettir. Elbette dinî gruplar, devletin işleyişiyle ilgili kanaat beyan edebilirler, kamuoyu oluşturmak için faaliyet gösterebilirler ama kendilerini devlet yerine koyamazlar.
Bugün iktidarın omurgasını oluşturan Millî Görüş Hareketi, dinî bir yapılanma idi. Sağır sultan bile oradaki "millî" kelimesinin dinî anlamda kullanıldığını biliyor. En çok devlet mağduru olan gruplardan biri de Millî Görüşçüler'di. Dün kendilerine yapılanların yanlış olduğuna inanıyorlarsa, bugün güç ve iktidar kendilerindedir diye o yanlışları başkalarına yapmamalıdırlar.
Mağlupken zelil olmamak; galipken zalim olmamak, aynı zamanda İslamî bir prensiptir.
Bir kez daha ifade ediyorum, insanların bir gruba mensup olması, bir derneğe, bir vakfa veya sosyal ilişki grubuna üye veya yakın olması veya bir düşünce grubuna sempati duyması onları suçlu yapmaz. Ortak bir inanç ve düşünce etrafında toplanan insanlar, birbirlerinin günahlarından veya sevaplarından sorumlu olmazlar. Hukuk bireyi muhatap alır. Elbette kim kanunların suç saydığı bir fiili işlemişse cezasını çekmelidir. Ülkemizdeki tüm popüler davalarda masumiyet karinesi ayaklar altına alınmaktadır. Ancak suçluluğu kesinleşmeden insanların mallarına el konması, şirketlerine kayyım atanması son yıllarda çokça başvurulan uygulamalardır ve bence telafisi mümkün olmayan hatalara ve zulümlere yol açmaktadır. Hukukta istisnaî olarak çok özel durumlarda başvurulması gereken tutukluluk, kayyım atama ve çoğu zaman mala el koyma uygulamaları, istisna olmaktan çıkarılarak genel uygulamalar hâline getirilmiştir.
Tanzimat Fermanı 1839'da ilan edildi. Müsadere, yani mala el koyma ile can, mal ve ırz güvenliği devletin hukuk sisteminin garantisi altına alındı. 187 yıl sonra binlerce insan, yargılanmadan, somut delile ihtiyaç duyulmadan işlerinden atılabiliyorsa, henüz insanların suçluluğu mahkemelerce tescil edilmeden şirketlerine kayyım atanıyorsa ve çoğu zaman kayyımlar o şirketlerde babalarının malı gibi tasarruflarda bulunuyorsa, yazık bize, vah bize!
Hükümet yetkilileri ısrarlı bir biçimde operasyonların cemaatlere değil, orada suç işlediğine inanılan kişilere yönelik olduğunu ifade etseler de, olgu bu olsa da, ne yazık ki algı böyle değildir.
Operasyona muhatap olan belediyelerin ve cemaatlerin neredeyse hepsinin aynı zamanda siyaseten muhalif olması bu operasyonların üzerine çok ciddi gölge düşürmektedir. Herkesin aklına gelen soru şudur:
Şayet Süleymancılar'ın başında Alihan Kuriş değil de AK Parti'nin kurucularından ve milletvekili Mehmet Bayezid Denizolgun veya onun daha sonra AK Parti'den milletvekili olan oğlu Fatih Süleyman Denizolgun bulunsaydı, yine bu operasyon yapılır mıydı? Veya Alpaslan Kuytul sırılsıklam bir AK Parti müdafi olsaydı, aynı muameleye maruz kalır mıydı?
Ya da soruyu şöyle soralım: Türkiye'deki onlarca tarikat veya cemaatin hangisi Vergi Usul Kanunu'na göre incelemeye tâbi tutulursa sınıfı geçebilir?
Eskiden beri söylenen bir şey vardır: "Trafik polisi ceza yazmak isterse ille de bir kusur bulur."
AK Parti, mütedeyyin insanların oldum olası muzdarip olduğu ve 28 Şubat'tan sonra adeta cadı avına dönen başörtüsü yasağını hem eğitim alanında hem de kamuda ortadan kaldırdı. Ayasofya'yı yeniden camiye çevirdi ve dinî hayatla ilgili daha birçok konuda çok olumlu adımlar attı. Ancak ülkeyi kanun devletinden hukuk devletine ne yazık ki terfi ettiremediği gibi, hep tekrar edegeldiğimiz üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü konusunda da sınıfta kaldık.
"Hukuk devleti" olmak, lafla değil uygulamayla olur. Bir ülkede adalet terazisi şaşmışsa, şaşmayan şey kalmamıştır demektir.
Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde Türkiye, 143 ülke arasında 118. sırada bulunuyor.
Doğu Avrupa ve Orta Asya bölgesinde endekse dâhil olan 15 ülke arasında ise Türkiye 14. sırada bulunuyor. Bizden daha kötü olan sadece Rusya var. Belarus bile Türkiye'nin bir sıra üstünde. Bu grupta; Arnavutluk, Belarus, Bosna-Hersek, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Karadağ, Rusya, Sırbistan, Türkiye, Ukrayna, Özbekistan, Moldova var.
Değerlendirme elbette kamuoyunundur.
Anayasa Mahkemesi kararlarının birinci derece mahkemeleri tarafından uygulanmadığı, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı Yargıtay'ın suç duyurusunda bulunduğu, AİHM kararlarının hiçe sayıldığı ve hâliyle bilerek ve bilinçli şekilde Anayasa'nın ve tarafı olduğumuz uluslararası hukukun hiçe sayıldığı bir Türkiye manzarası bize hiç mi hiç yakışmıyor.
Bu manzara karşısında şapkasını önüne alıp "Bu ne hâl ve bu durum neyin nesi?" diyerek gereğini yapacak olan ise elbette yargı camiası, siyaset kurumu ve özellikle de iktidardır.
Mevlâna der ki,
İyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.
Dost yüzünüze ayna tutandır. Aynadaki görüntünüz sempatik değilse, saçınız başınız dağınıksa, aynaya ve aynayı tutana kızmak yerine empati yaparak sempati kazanın, özetle saçınızı başınızı düzeltin.
Vesselam…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
DAHA FAZLA HABER OKU
Zeki Sarıhan Önyargı
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.