30 Ağustos 2026, Pazar · 10:33 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

The Menu: İnsan ne zaman gerçekten doyar?

Bir insanın önüne dünyanın en pahalı yemeğini koyabilirsiniz. En nadir malzemeleri bulabilir, tabağı bir sanat eseri gibi hazırlayabilir, ona hayatında hiç tatmadığı lezzetler sunabilirsiniz. Yine de masadan aç kalkabili…

Bu film üzerine yazmak istememin nedeni de biraz burada saklı. Gelin bu kez hikâyenin bize gösterdiğiyle yetinmeyip kadrajın gerisinde kalan izlere ve karakterlerin ruhunda sessizce çalışan katmanlara birlikte bakalım. Çünkü sinema ile psikoloji yan yana geldiğinde, görünenin altında duran o büyük parça, buzdağının su altında kalan kısmı yavaş yavaş görünür olmaya başlar.

Film ilk bakışta, gastronominin sınıfsal ayrıcalığa ve gösteriye dönüştüğü seçkin restoran kültürünü eleştirir. Hawthorn adlı restoran anakaradan uzakta, özel bir adada bulunur. Şef Julian Slowik'in tadım menüsü için adaya gelen konukların ortak noktası sadece zenginlikleri değil; açgözlülükleri, kibirleri, kayıtsızlıkları ve bozulmuş ilişkileriyle de seçilmişlerdir. Menü ilerledikçe her tabak yemekten çok itirafa yüzleşmeye ve cezaya dönüşür. O gece orada bulunması planlanmayan Margot, Slowik'in kusursuz düzenine hesap edilmemiş bir değişken gibi girer. Onun öngörülemez varlığı, şefin yalnızca menüsünü değil, bütün gece boyunca kurmayı planladığı hâkimiyeti de bozar.

The Menu yalnızca yemek yiyen ayrıcalıklı insanları eleştirmez. Filmin asıl meselesi, hayatını onları tatmin etmeye adayan bir şefin giderek kendi sanatına ve yaralarına hapsolmasıdır. Slowik bir zamanlar insanları doyurmaktan haz alan bir aşçıyken zamanla beğenilme ihtiyacını kusursuzluk arzusuna, kusursuzluğu saplantıya, sanatını ise cezalandırma aracına dönüştürür. Başkalarını doyurmaya çalıştıkça kendi
açlığı büyür.

Hawthorn sofrası giderek yemek yenilen bir yer olmaktan çıkıp iktidarın kurulduğu bir alana dönüşür. Slowik yemeği, herkesin aynı iradeye boyun eğdiği faşizan bir düzenin aracına çevirir. Kimin ne yiyeceğine, masadan ne zaman kalkacağına, nereye gideceğine ve sonunda kimin yaşayıp kimin öleceğine o karar verir.

Asla tatmin olamayanları doyurmak mümkün mü?

Filmin odak noktalarından biri, Slowik'in restoranına defalarca gelen Bay Leibrandt'a daha önce yediği yemeklerden birinin adını sorduğunda açığa çıkar. Çoğu insanın hayatında bir kez gidebilse kendisini şanslı sayacağı adaya Leibrandt on bir kez gelmiştir.

Slowik ondan bu ziyaretlerinden birinde yediği yemeklerden yalnızca birinin adını söylemesini ister. Adam "morina" dediğinde onu düzeltir: Yediği balık nadir bulunan benekli bir pisi balığıdır. Leibrandt'ın karısının "Bunun ne önemi var?" sorusu ise Slowik'in öfkesini daha da büyütür. Çünkü mesele balığın adı değildir. Verilen emek yalnızca tüketilmiş neredeyse hiç iz bırakmamıştır. Konuklar yemiş, bedelini ödemiş ve kayıtsızlıkla gitmişlerdir. İnsan yalnızca hazzın değil, ayrıcalığın da doyumsuzu olabilir. Bir yiyeceğin değeri tadından çok, kaç kişinin ona ulaşamadığıyla ölçülmeye başladığında yemek sınıfsal bir gösteriye dönüşür. Artık insan karnını doyurmak için değil, başkalarından farklı olduğunu hissetmek için yer.

Hawthorn'ın konukları da yemeğin kendisinden çok, orada bulunabilen az sayıdaki insandan biri olma durumunu tüketir. Yedikleri balığın adını hatırlamazlar; çünkü asıl hazları lezzetten değil, erişebildikleri ayrıcalıktan doğar.

Slowik bunun farkına vardığında kendisini sistemin dışında tutmaz. Sanatını yalnızca o odadaki insanların ulaşabileceği bir fiyat noktasına çıkardığını, restoranının da sorunun bir parçası olduğunu kabul eder. Sonra filmin en önemli cümlelerinden birini söyler:

Asla tatmin olmayacak insanları tatmin etmeye çalışarak aptallık ettim.


Ardından "En başta da onu" diyerek salonun köşesinde durmadan içki içen annesini gösterir. Tam orada Slowik'in öfkesinin altında daha eski bir hikâye görünmeye başlar.

Film, annesiyle kurduğu bu sorunlu ilişkiye daha önce de küçük işaretler bırakır. Margot'nun ilk tabaklardan itibaren önüne konan yemeklere dokunmaması Slowik'i beklenmedik ölçüde yaralar. Ona işini çok ciddiye aldığını ve yememesinin kendisini incittiğini söyler. Ardından çalışanlarını tek bir el hareketiyle yöneten, bütün geceyi milim milim planlayan bu adam annesinin yanına gider ve başını ona yaslar. Regrese olur. Bir anlığına şef Slovik geri çekilir; annesinin yanında çocuklaşan Julian belirir.

Hemen ardından gelen "Anı tabağı" bizi o çocuğun sofrasına götürür. Salı geceleri taco gecesidir. Annesi alkollüdür, babası da eve sarhoş gelir. Bir gece babası annesine saldırdığında küçük Julian onu durdurmak için babasının bacağına mutfak makası saplar. Slowik'in hafızasında yemek beslenme ve aile sıcaklığı yerine; korku, şiddet, koruma, tekinsizlik ve kontrolle yan yana gelir. Çocukken ne olacağını öngöremediği bir evden çıkan Julian'ın yıllar sonra kılı kırk yararcasına bir titizlikle kurduğu mutfağı, "Bu mutfakta hiçbir şey keyfi değil" diye tanımlaması boşuna değildir.

Melanie Klein'ın yaklaşımında çocuk, beslenme ilişkisi içinde yalnızca yiyeceği almaz; o ilişkiye eşlik eden duyguyu da içine alır. Çocuk, karnı doyurulurken sevildiğini ve güvende olduğunu hissederse yakınlığı güvenle ilişkilendirir. Yemek sofralarına korku ve öfke eşlik ediyorsa ileriki ilişkilerinde sevgiyle tehlikeyi birbirinden ayırmakta zorlanabilir.

Slowik'in yemek, onay ve kontrol arasında kurduğu bağ, çocukluk sofrasının travmatik izlerini taşır. Filmin ilerleyen bölümünde makas bir kez daha karşımıza çıkar. Yeni bir performans için restoranın dışına çıkarlar. Çalışanlarından Katherine, Slowik'in kendisine yakınlaşmak istediğini, karşılık bulamayınca onu cezalandırdığını; yüzüne bakmayarak ve doğrudan konuşmayarak aylarca yok saydığını anlatır. Ardından şefin bacağına makası saplar. Çocukken annesini korumak için babasının bacağına makas saplayan Julian, bu kez sahnenin diğer tarafındadır. Şiddet uygulayan erkeğin, yani babasının bulunduğu yere kendisi geçmiştir; karşısındaki kadın ise bu kez sessiz kalmaz. Slowik özür diler, Katherine de ardından ona sarılır. Sanki yıllar önce tamamlanamamış bir sahne yeniden kurulur; yıllar önce babadan gelmeyen özür, bu kez Julian'ın ağzından çıkar. İnsan bir zamanlar yaşadığını bu kez yaşatan kişi hâline gelebilir. Burada güçlü olanla özdeşim kurmanın izleri de vardır. Kendi zayıflığına tahammül edemeyen kişi, bir zamanlar kendisine acı vermiş olsa bile güçlü gördüğü figüre benzeyebilir. Slowik'in babasıyla kurduğu ilişki bu açıdan düşünülebilir.

Slowik'in annesini mutfağın hemen yakınına, salonun köşesine yerleştirmesi de dikkat çekicidir. Geçmişinde derin izler bırakan annesi, şimdi Slowik'in kurduğu dünyanın bir köşesinde sessizce oturur. Ancak orada oluşu gerçek bir yakınlık yerine semboliktir; alkole gömülmüş hâliyle çevresinde olup bitenlere neredeyse hiç karşılık vermez. Slowik sanki geçmişini bütünüyle geride bırakamadığı için onu yakınında tutar; çocukluğunda yaşadıklarının merkezindeki kadını, yetişkinliğinde kurduğu düzenin sonuçlarına şahit olur. Annesi hep oradadır; ama onun aradığı karşılığı verecek kadar gerçekten yanında değildir. Slowik'in başkalarını doyurma arzusu belki de bu yüzden sıradan bir meslek sevgisinin çok ötesine geçmiştir. Margot yemeğini yemediğinde reddedilen yalnızca tabak değildir. Slowik'in işiyle kendisi arasındaki sınır öylesine incelmiştir ki yemeğin reddini, kendisinin reddedilmesi gibi yaşar.

"Seni seviyorum" demek her zaman sevmek değildir

Birinin "Seni seviyorum" demesi, sevgisinin gerçek olduğuna inanmamız için çoğu zaman yeterlidir. Oysa sevgi, sözcüklerden önce bir ilişki kurma biçimidir. Sevdiğimiz kişiyi kendi arzuları, sınırları ve hayatı olan ayrı bir insan olarak görebiliyor muyuz? Yoksa sevgi dediğimiz şeyle hayranlık, sahip olma isteği, bağımlılık ve kendimizi onun hayatında var etme ihtiyacı mı taşıyoruz?

Slowik'in çalışanlarına sürekli "Hepinizi seviyorum" demesi ve onların hep bir ağızdan "Biz de sizi seviyoruz Şef" cevabını vermeleri filmin başından itibaren rahatsız edici bir ritüel gibi tekrar eder. Buradaki sevginin içinde özgürlükten çok kendinden vazgeçiş, yakınlıktan çok itaat vardır. Bunu en sert biçimde "Jeremy'nin Karmaşası" tabağında görürüz. Slowik genç yardımcısına, "İşimi ya da yeteneğimi değil, hayatımı istiyorsun" der. Jeremy'nin şefe duyduğu hayranlık mesleki sınırları çoktan aşmıştır. Kendi değerini onun bakışından almaya çalışır; görülmek, seçilmek, ona benzemek ve onun dünyasının içinde yer edinmek ister.

Saplantılı sevgide insan karşısındakine yaklaşırken kendisinden uzaklaşabilir. Sevdiği kişinin ne hissettiğinden çok onun gözünde kim olduğuyla ilgilenmeye başlar. "Beni görürse varım, beni seçerse değerliyim, ona benzeyebilirsem yeterliyim" düşüncesi, birinin diğerinin içinde eridiği bir ilişki doğurur.

Slowik onu son kez öper, Jeremy silahı ağzına götürür ve ardından bedeni beyaz bir örtüyle kaldırılırken hazırladığı yemek servis edilir. Ölüm bile sunumun parçasına dönüşür; insan hayatı büyük performansın malzemelerinden biri hâline gelir.
Tyler'da ise hayranlığın başka bir biçimini görürüz. O, şefe neredeyse tapar. Teknikleri bilir, yemeklerin ayrıntılarına hâkimdir, Slowik'in sanatını kutsal bir şey gibi görür. Yaşanan şiddeti bile uzun süre sorgulamaz. Çünkü aşırı hayranlık, insanın karşısındakini sorgulama gücünü zayıflatabilir. Hayran olduğu kişiyi kusursuzlaştırdığında, onun yanlışlarını görmek yerine her davranışına bir gerekçe bulmaya başlar; uyguladığı şiddeti bile dehasının bir parçası olarak yorumlayabilir.
Slowik onu mutfağa çağırıp yemek yapmasını istediğinde ise bildiği şeyle yapabildiği şey arasındaki mesafe açığa çıkar. Bir yemeği yemek, onun hakkında konuşmak ve ona hayran olmak o yemeği yapabilmekle aynı şey değildir. Üstelik Tyler, şefin bütün planını bildiği ve o gece herkesin öleceğini önceden öğrendiği hâlde bunu Margot'dan saklayarak onu adaya getirmiştir. Hayran olduğu kişinin dünyasına dâhil olma arzusu, onu karşısındaki insanın hayatını bile görmez hâle getirir. Sonunda Slowik'in gözünde düzeni bozanlardan biri olur ve bunun bedelini canıyla öder.

Margot, Slowik'e hayran olmaz, ona teslim olmaz ve şefin kendisi için biçtiği role girmeyi reddeder. Yıkıcı emirlerini sorgular, sınırlarını korur ve karşısındaki otorite ne kadar güçlü görünürse görünsün kendi yargısından vazgeçmez. Bu
sayede yalnızca aklını ve iradesini değil, sonunda hayatını da korur.

Bir şeyi sürekli aşmak bizi nereye götürür?

Slowik'in yemekleri menü ilerledikçe yemek olmaktan uzaklaşır. İyi olması yetmez; özgün olmalı, daha önce yapılmamışı denemeli, şaşırtmalıdır. İnsanın kendisini geliştirmesi, daha iyi bir şey üretmesi ve yeni olanı araması kuşkusuz hayatın ve sanatın doğal parçalarıdır. Ancak aşmanın kendisi amaç hâline geldiğinde başka bir soru belirir:

Neyi aşmaya çalışıyoruz ve bütün bunları neye kavuşmak için yapıyoruz?

Çünkü "daha iyi" bir süre sonra yetmez, daha farklı olan aranır; farklı olan da kısa sürede sıradanlaşır ve yeniden aşılması gereken yeni bir sınıra dönüşür. Önce iyi yemek, sonra yaratıcı yemek, ardından sanatın yetmezliği... Yemek giderek beslemekten, haz vermekten ve bir insanla ilişki kurmaktan çıkar; şefin zihninin, öfkesinin ve saplantısının gösterisine dönüşür. Böylece Slowik, bir şef için en önemli şeyi kaybeder: Yemek yaptığı insanı görebilmeyi. Artık karşısında doyurmak istediği biri değil; hayran bırakacağı, eğiteceği, suçlayacağı ve gerektiğinde cezalandıracağı insanlar vardır. Müşteri yemeğin muhatabı olmaktan çıkıp eserin malzemesine dönüşür.

Verenlerle mi, alanlarla mı?

Slowik'in Margot'ya "Verenlerle mi ölmek istersin, alanlarla mı?" diye sorması, onun dünyayı nasıl gördüğünü açık eder. İnsanları üretenler ve tüketenler, hizmet edenler ve hizmet edilenler, verenler ve alanlar olarak ikiye ayırmıştır. Oysa hiçbir sağlıklı ilişki bu kadar keskin bir ayrımla kurulamaz. İnsan verirken alır, ihtiyaç duyarken karşılık verir; doyurur ama kendisi de doyurulmak ister. Slowik'in çıkmazı biraz da bu karşılıklılığı kaybetmesidir. Konukları önlerine konan yemeği ve ardındaki emeği görmeden tüketirken Slowik de aslında karşılıksız veren biri değildir. Yaptığı her şeyin karşılığında takdir, hayranlık, bağlılık ve sonunda neredeyse koşulsuz bir teslimiyet bekler. İnsan sürekli verdiğini düşündüğünde kendisini ilişkinin mağdur tarafında görmeye başlayabilir; oysa verdiğinin içinde alınması beklenen sevgi, onay ya da bağlılık varsa görünmeyen bir hesap da tutuluyordur. Slowik'in mutfağında bu hesap artık kara kaplı bir borç defterine dönüşmüş gibidir. Alamadığı her karşılığı biriktirmiş, sonunda müşterilerine hesabı kendi yöntemleriyle ödetmeye karar vermiştir.

Yemeğin filmin merkezine yerleşmesi bu yüzden tesadüf değildir. Yemek, almakla vermek, kabul etmekle reddetmek, hazla denetim arasında gidip gelen en eski ilişki alanlarımızdan biridir. Birine yemek hazırlamak sevginin dili olabilir; fakat onun ne yiyeceğine karar vermek kontrolün dili de olabilir. Slowik başlangıçta insanların önüne ne koyacağını belirlerken giderek onların ne zaman kalkacağına, nereye gideceğine ve sonunda yaşayıp yaşamayacağına da karar vermeye başlar. Yemekle başlayan hâkimiyet hayatın kendisine uzanır; besleyen kişi hükmeden kişiye dönüşür.

Sevgiyle değil, saplantıyla

Margot'nun filmin sonunda yaptığı şey, bütün gece boyunca kurulan bu düzeni şefin kendi diliyle bozmaktır. Slowik gibi ellerini birbirine vurur ve yemeğini beğenmediğini, geri göndermek istediğini söyler. Şef şaşırıp neyini beğenmediğini sorduğunda Margot, bütün gece önüne getirilen tabakların oturup keyifle yiyeceği yemeklerden çok entelektüel çalışmalara dönüştüğünü söyler. Yemek yeme keyfi yok olmuştur. Çünkü eksik olan teknik, yaratıcılık ya da ustalık değildir. Eksik olan sevgidir. Slowik buna itiraz eder. Elbette sevgiyle yemek yapmaktadırlar ve sevginin en önemli malzeme olduğunu herkes bilir. Margot ise onun tam da burada kendisini kandırdığını söyler:

Sen saplantıyla yemek yapıyorsun, sevgiyle değil.


Belki filmin bütün meselesi bu itirazın içinde toplanır. Slowik yaptığı şeyi o kadar çok aşmaya, farklılaştırmaya ve kusursuzlaştırmaya çalışmıştır ki başlangıçta onunla kurduğu bağı kaybetmiştir. Yemek artık insanları doyurmak için değil; etkilemek, kendisini kanıtlamak, öfkesini göstermek ve cezalandırmak için vardır. Margot bütün bu entelektüel gösteriyi çok basit bir yere indirir: Beni etkilemeye çalışma, beni doyur!

Ardından saatlerdir yemek servis eden bir şefin duyabileceği en zorlayıcı cümleyi söyler:

Hâlâ açım!


Slowik ne kadar aç olduğunu sorar. Margot, "Ölecek kadar" der. Şef neye aç olduğunu sorduğunda ise Margot onun elinde ne olduğunu öğrenmek ister. Cevap "Her şey"dir. Dünyanın en seçkin restoranının şefi elinde her şey olduğunu söylerken Margot bütün o imkânların arasından olabilecek en sıradan şeyi seçer:

Bir çizburger.

İnsanın ihtiyacı olan çoğu kez şey daha yenisi değildir! Bildiğidir.

Margot süslenmiş, parçalarına ayrılmış, yeniden yorumlanmış ya da "yenilikçi" bir çizburger istemez. Bildiğimiz çizburgeri ister. Çünkü daha önce Slowik'in gizlice girdiği evindeki özel odasında gördüğü bir fotoğrafta genç Julian, bir fastfood mutfağında elinde çizburgerle gülümsemektedir. Film boyunca onun yüzünde gördüğümüz belki de en sahici mutluluk o fotoğraftadır. Margot böylece şefin unuttuğu bir şeyi bulur!

Slowik yeniden ocağın başına geçtiğinde bunu yüzünden de anlarız. Margot'nun nasıl istediğini sorar, eti pişirir, peyniri koyar, ayrıntılarıyla ilgilenir ve bu kez servisi bir çalışanına bırakmayıp kendisi yapar. Margot ilk lokmayı aldığında gözlerini onun yüzünden ayırmaz. Bütün gece insanlara yemek yapan adam, uzun zaman sonra yeniden yaptığı yemeğin bir insanda nasıl karşılık bulduğunu merak eder. Performans sanatçısı, yargıç ve cellat birkaç dakikalığına çekilir; ortada bir aşçı kalır.

Margot da bu kez gerçek bir müşteri gibi davranır. Ne istediğini açıkça söyler, yer, beğenir ve hesabını öder. Karnının doyduğunu ama gözünün hâlâ aç olduğunu söyleyip kalanını paket yaptırmak ister. Bu küçük alışveriş, bütün gece boyunca bozulan veren–alan ilişkisinin belki de tek sağlıklı anıdır. Biri yemek yapmış, diğeri yemiş ve bundan haz almış; emek görülmüş, karşılığı verilmiş ve iki taraf da birbirinin sınırını ihlal etmeden muradına kavuşmuştur.

Margot'nun Slowik'in saygısını kazanmasının nedeni de burada aranabilir. Onun sanatına tapmaz, önünde eğilmez, korkusuna teslim olmaz; buna karşılık sanatın arkasındaki insanı görür. Slowik'i yenerek değil, ona unuttuğu kişiyi hatırlatarak kurtulur. Bu yüzden şefin onun gitmesine izin vermesini yalnızca Margot'nun zekice hazırladığı bir kaçış planı olarak okumak eksik kalır. Margot artık Slowik'in büyük menüsünün malzemesi değildir; yeniden müşterisi olmuştur. Hesabını ödemiş, paketini almış ve hizmet ilişkisini tamamlamıştır. Slowik ona çıkışı verirken Margot da ona kısa bir an için uzun zamandır kaybettiği şeyi, yemek yapmanın hazzını geri vermiştir.

Adanın geri kalanında ise büyük gösteri kaldığı yerden devam eder. Konukların üzerine marşmelovdan pelerinler geçirilir, başlarına çikolatadan şapkalar yerleştirilir ve insanlar dev bir tatlının parçalarına dönüştürülür. Slowik ateşten, arınmaktan ve yeniden yaratılmaktan söz ettikten sonra son kez "Hepinizi seviyorum" der. Bu kez yalnızca çalışanları değil, konuklar da ona "Biz de sizi seviyoruz Şef" diye karşılık verir. Filmin başından beri itaatin içinde tekrarlanan sevgi sözü böylece ölümün eşiğinde son kez duyulur ve herkes Slowik'in şaheserine dönüştürmek istediği büyük gösterinin içinde yanar.
Margot ise denizin üzerinde adadan uzaklaşırken elinde dünyanın en seçkin restoranından kalan şey bir sanat eseri değil, kâğıda sarılmış yarım çizburgerdir.

The Menu, bütün o kusursuz tabaklardan, pahalı malzemelerden, gösteriden, hayranlıktan ve ölümden sonra başladığı soruya geri döner: İnsan ne zaman gerçekten doyar? İnsan hayatı boyunca kendisini aşabilir, daha başarılı olabilir, daha çok kazanabilir ve daha önce kimsenin yapmadığı şeyleri yapabilir. Bunların hiçbirinde başlı başına bir sorun yoktur. Ancak sevilmeye açken başarıyla, görülmeye ihtiyaç duyarken ayrıcalıkla, yakınlık ararken hayranlıkla kendisini doyurmaya çalışırsa hiçbirinin sonu gelmez. Çünkü yanlış şeyi çoğaltmak, doğru eksikliği doldurmaz.

Belki doymak, her şeye sahip olmak değil; neye ihtiyaç duyduğunu bilmek ve yeterli olanı fark edebilmektir. Film sona ererken geriye şu düşünce kalır:

İnsan neye aç olduğunu bilmiyorsa, önüne konan hiçbir şey onu doyuramaz.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

Hakkında daha ayrıntılı: The MenuinsanyaşampsikolojifilmHatice Keltek

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Gürsel Tokmakoğlu ABD-Venezuela petrol anlaşması

TÜRKİYE'DEN SESLER

Selçuk Ramazanoğlu Diplomasi bazen çatal bıçakla yapılır

TÜRKİYE'DEN SESLER

Gürbüz Evren KKTC'yi 2030'da ortadan kaldıracaklarmış

röportaj

TÜRKİYE'DEN SESLER

Zeynep Karaca Enis Akın: Nesnesiyle ilgilenen, şiirler okumak istiyoruz

İlgili Haberler
Borsa Akaryakıtta yeni zam: Motorinin litresi 82 lirayı aşacak Dünya Gazetesi · 11 dk önce Makroekonomi Akaryakıt fiyatını uçuracak karar! İlk zam 1 Eylül’de Sözcü Ekonomi · 17 dk önce Borsa AK Parti Sözcüsü Çelik: Netanyahu soykırım örgütü' insanlığa karşı suç işleyen bir yapıdır Ekonomim · 20 dk önce Borsa Motorinde yeni zam: Tabela değişiyor! 30 Ağustos İstanbul, Ankara, İzmir akaryakıt fiyatları Mynet Finans · 35 dk önce Makroekonomi Akaryakıtta ÖTV Düzenlemesi Hayata Geçiyor! Motorin Kritik Eşiği Aşacak Gerçek Gündem Ekonomi · 52 dk önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.