İsrail yönetimi saldırıyı, Suriye’nin Türkiye ile askeri iş birliği çerçevesinde üste Türk unsurlarının konuşlandırılmasına izin vermesi ihtimaline bağladı.
Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ofisi, Şam’ın güvenlik alanındaki mevcut statükoyu ihlal etmek üzere olduğunu savundu. İsrail kaynakları da Türkiye’nin Suriye’de kalıcı bir askeri varlık oluşturmasını önlenmesini gereken bir gelişme olarak sundu.
Ankara bu gerekçeyi reddetti. Suriye yönetimi de üssün yeniden işler hale getirilmesinin kendi askeri kapasitesini toparlama amacı taşıdığını açıkladı. Saldırıda can kaybı yaşanmadı. Hedef pist ve askeri tesislerdi.
Burada asıl soruya geliyoruz: İsrail gerçekten bir tehdidi mi ortadan kaldırdı, yoksa kendi tehdit algısının geleceğe dönük varsayımlarına dayanarak mı hareket etti?
Bu ayrım Ebu Zuhur meselesinin merkezinde duruyor.
Tehdit nerede başlıyor?
Bir devletin güvenlik politikasında tehdidin ortaya çıkması için karşı tarafın bugün saldırı hazırlığında olması gerekmiyor. Sahip olduğu veya gelecekte sahip olabileceği kapasite de tehdit olarak değerlendirilebiliyor.
İsrail’in Suriye’ye bakışında bunun önemli bir örneğini görüyoruz. Esad yönetiminin devrilmesinden sonra Suriye ordusunun yeniden yapılandırılması ihtimali ortaya çıktı. İsrail ise yıllardır Suriye’deki askeri kapasiteyi kendi güvenliği açısından yakından izliyor. Esad’ın devrilmesinden sonra Suriye’nin askeri altyapısına yönelik İsrail saldırılarının artması da bu yaklaşımın devam ettiğini gösteriyor.
fazla okuBu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Peki şimdi tabloya Türkiye nasıl ekleniyor?
Türkiye, Suriye’nin yeni yönetimiyle askeri iş birliğini geliştiriyor. Üslerin, pistlerin ve savunma altyapısının yeniden işler hale getirilmesi bu ilişkinin parçalarından biri. İsrail açısından mesele Suriye’nin yeniden silahlanmasıyla sınırlı değil. Burada Türkiye’nin teknik, askeri ve siyasi desteği de hesaba katılıyor.
İsrail’in zihnindeki denklem kabaca şöyle kuruluyor olabilir: Güçlenen Suriye ordusu tek başına yeni bir risk. Türkiye’nin bu ordunun yeniden yapılandırılmasındaki rolü ise riski daha uzun vadeli ve daha kapsamlı hale getiriyor.
Fakat burada kritik bir problem var.
Suriye’nin savunma kapasitesini yeniden oluşturması, İsrail’e yönelik saldırı hazırlığı anlamına gelmez. Bir devletin hava savunması kurması ile başka bir devlete saldırı kapasitesi geliştirmesi aynı şey değildir. İsrail’in hava operasyonlarını zorlaştırabilecek bir sistem, Şam açısından kendi hava sahasını koruma aracı olabilir.
Tam da burada güvenlik ikilemi ortaya çıkıyor.
Suriye kendisini daha güvende hissetmek için savunma kapasitesini artırıyor. İsrail bu kapasite artışını kendi güvenliği açısından risk kabul ediyor. İsrail riski ortadan kaldırmak için saldırdığında ise Suriye’nin güvenlik ihtiyacı daha da büyüyor.
Bu döngünün işlemesi için taraflardan birinin mutlaka saldırgan olması gerekmiyor.
İsrail’in kaygısı Türkiye ile sınırlı mı?
Ebu Zuhur’u “İsrail Türkiye’nin Suriye’de üs kurmasını istemiyor” cümlesiyle açıklamak yeterli değil.
Çünkü Türkiye’nin Suriye’deki etkisi askeri kapasitesiyle sınırlı değil.
Ankara’nın uzun kara sınırı, ticaret bağlantıları, ulaşım ağları, enerji hatları, müteahhitlik kapasitesi ve Suriye’nin yeniden inşasında üstlenebileceği rol, Türkiye’yi Şam’ın geleceğinde etkili kılabilecek unsurlar. İsrail’in hava üstünlüğü üzerinde belirleyici olması, bu ekonomik ve siyasi etki alanını ortadan kaldırmıyor.
Peki Türkiye’nin farklı aktörlerle aynı anda ilişki kurabilmesi ne anlama geliyor?
Ankara’nın Washington, Avrupa başkentleri, Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer aktörlerle iletişim kanalları bulunuyor. Suriye’deki etkisi de doğrudan sınır komşuluğundan kaynaklanıyor.
Bu yüzden İsrail açısından mesele, Suriye’ye birkaç radar sistemi yerleştirilmesinden daha geniş olabilir. Asıl mesele, Türkiye’nin Suriye’nin yeniden yapılanmasında kalıcı bir aktöre dönüşmesi ve bunun zaman içinde siyasi nüfuza dönüşmesi ihtimalidir.
Ebu Zuhur’un seçilmesi bu açıdan anlamlıdır. Üs Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede ve uzun süredir aktif bir askeri havaalanı olarak kullanılmıyordu. Saldırı, İsrail’in mevcut bir askeri kapasiteyi hedefleyebileceğini gösterdi. Burada yeniden oluşturulmakta olan bir kapasite de hedef haline geldi.
Ancak bu yaklaşımın stratejik bir bedeli var.
Bir devlet, karşı tarafın gelecekte sahip olabileceği kapasiteyi bugünden tehdit kabul ederse, o kapasitenin oluşmasını engellemek için sürekli müdahale etmek zorunda kalabilir. Böylece güvenlik politikası mevcut tehditleri ortadan kaldırmak yerine gelecekteki ihtimalleri bastırmaya yönelir.
Peki Ebu Zuhur’un Türkiye açısından anlamı ne?
Ankara’nın Suriye’deki varlığı İsrail tarafından askeri bir tehdit olarak okunabilir. Fakat Türkiye’nin Şam ile kurduğu ilişkinin ekonomik, diplomatik ve kurumsal boyutları dikkate alındığında, bu nüfuzun yalnızca askeri araçlarla sınırlandırılması mümkün görünmüyor.
Saldırıdan sonra ortaya çıkan diplomatik tablo da bunu gösteriyor. Washington, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında yanlış anlaşılmaları önleyecek bir çatışmasızlık mekanizması oluşturulması için girişim başlattı. Bizim de dikkat çektiğimiz öncelikli alan buydu. Şam ile Tel Aviv arasında da ABD aracılığıyla yeni güvenlik görüşmeleri yapıldı. Bu görüşmelerde İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimin Suriye’ye taşmaması da gündeme geldi.
Bu gelişme önemli. Çünkü askeri güç, bölgedeki aktörlerin birbirini tamamen devre dışı bırakmasına yetmiyor. Güç arttıkça iletişim ihtiyacı da artıyor.
Ebu Zuhur bu yüzden yalnızca bir hava saldırısı değil. İsrail’in Suriye’nin geleceğine ilişkin güvenlik tasavvuruyla Türkiye’nin Suriye’nin yeniden yapılanmasındaki rolünün karşı karşıya geldiği bir örnek.
İsrail’in tehdit algısı saldırının nedenlerini açıklayabilir. Fakat bu algı, saldırının otomatik olarak meşru olduğu sonucunu doğurmaz.
Asıl sorun burada başlıyor. Suriye’nin savunma kapasitesi geliştirmesi İsrail tarafından tehdit olarak görülüyorsa, İsrail’in müdahaleleri Suriye’nin güvenlik kaygılarını daha da büyütebilir. Türkiye’nin Suriye’deki rolü de bu karşılıklı güvensizliği derinleştirebilir.
Sonuçta Ebu Zuhur’da görünen şey iki devlet arasındaki basit bir askeri rekabet değil. Bir tarafta İsrail’in mutlak hareket serbestisini korumaya dayanan güvenlik anlayışı var. Diğer tarafta Suriye’nin yeniden devlet kapasitesi kazanma arayışı ve bunu destekleyen Türkiye bulunuyor.
Bu denklemde en büyük risk, tarafların birbirlerinin savunma tedbirlerini saldırı hazırlığı olarak okumaya başlamasıdır.
Ebu Zuhur’un bize söylediği belki de tam olarak budur: Bazen savaş riski, gerçek bir saldırıdan önce, karşı tarafın gelecekte ne yapabileceğine ilişkin tehdit algısında başlar.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
DAHA FAZLA OKUHakkında daha ayrıntılı: Ebu Zuhur Askerî Hava ÜssüİsrailSuriyeTürkiye
DAHA FAZLA HABER OKU
Gürsel Tokmakoğlu Ekonomik Savaş... İran savaşının devamı olarak ekonomik "D-Day"
Prof. Dr. Levent Eraslan Sislerin, taş surların ve "akıl çağı"nın ülkesi: İskoçya gezi notları
Göktuğ Çalışkan KKTC paylaşımından Somaliland hesabına: Somali'nin Kıbrıs açıklaması ne anlatıyor?
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.